[Miraz Bezar] - Ya dağa çıkacak ya hırsızlığa devam edecek. Kimse kucak açmıyor bu çocuklara...
Nuriye Akman
Miraz Bezar, Ağrılı bir Kürt. Uzun yıllardır Almanya'da yaşıyor. Berlin Film Akade-misi'nde yönetmenlik eğitimi aldı. Yönetmenliğini yaptığı Kürtçe çekilen ilk film olan "Min Dit" (Ben Gördüm), uluslararası pek çok festivalde ödüller kazandı.
Filmi seyretmemin üzerinden birkaç hafta geçti. Bezar'la yaptığım söyleşiyi geç de olsa sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü "Min Dit" son derece etkileyici bir çalışma. Diyarbakır'da annesi, babası ve teyzesi JİTEM tarafından öldürülen üç çocuğun hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Filmin sonunda hırsızlık çetesine dahil olup İstanbul'a gelen o çocuklar bu vatanın evlatları, faili meçhul cinayetlerle hesaplaşması gereken bizleriz. Bu filmi, videosunu bulup bir görevi yerine getirir gibi herkesin izlemesini ve o dönemi sorgulamasını diliyorum.
Filminizde olanca yakıcılığına rağmen konuyu serinkanlılıkla ele almanıza bayıldım. Bu mesafeli duruşu Almanya'da yaşıyor olmanızla açıklayabilir miyiz?
Mesafe hem var, hem yok. JİTEM'i belki burada yaşayan bir Kürt yönetmen belirli korkulardan ötürü direkt anlatmazdı. Ben faili meçhulleri doğru dille, açıklıkla, direkt anlatmak zorundaydım. Yani Kürt milliyetçiliği yapmak değil, yaşanan vahşetin adını koymaktı önemli olan.
Filmde ailesi JİTEM tarafından infaz edilen üç çocuğun Diyarbakır'da hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor. Filmi izlerken neden çocuklara kimse yardımcı olmuyor, Kürtler kendi çocuklarına bu kadar mı duyarsız diye soruyoruz.
Bizim anlattığımız dönemin tanığı olanlar inanılmaz korkular içinde yaşadı. Bunu anlamaya çalışmamız lazım. Nasıl bir dönemdi? İnsanlar bilhassa kışın, saat dört olduğu anda dışarıya çıkamıyordu. 90'larda Diyarbakır, Batman, Nusaybin nereye giderseniz gidin sokağa çıktığınızda ensenizden birisi sizi vurabilirdi. Birisi vurulduğunda akrabaları onu gelip alamıyordu. Asıl orası kurtlar vadisiydi. Kurtlar sizi yiyordu.
O yüzden de filmde bir kurt masalı üzerinden anlattınız hikâyeyi. Yine de o kimsesiz kalan çocuklara yardım eli gelmemesi, Kürtlere yönelik bir eleştiri mi?
Ben öyle bir şey yapmak istemedim. Çocukların annesi babası yok ediliyor. Teyzesi onlarla ilgilenirken, hatta onlarla yurtdışına kaçmak isterken o da yok ediliyor. Dedeleri Stockholm'de. Demek ki bu aile zaten darmadağın. Ve bölgede bir sürü aile parçalanmış. Çünkü bu savaş sadece dağda yaşanmadı. Psikolojik bir savaş da yürütüldü.
Yani bir korku imparatorluğu yaratılınca herkes kendi acısıyla hemhal oluyor, başkasının acısını göremez duruma geliyor mu demek istiyorsunuz?
Evet yani. Mağdur edilen bir halk, her gün beni de bulabilir diye ölüm korkusuyla yaşadığı için yanındakileri göremez hale geliyor. Bunu yapan Kürt olması mı? Yoksa bu sistemin ona dayattığı bir durum mu? Köyü yakılanlar göçe zorlanıyor. Geliyor kentin varoşunda yaşıyor. Belki günde iki milyon kazanamıyor. Ve ondan sonra siz ona diyorsunuz ki sen duyarsız olmuşsun artık. Bu olmuyor işte. Bu hikâye, şu ana kadar anlatılmamış, daha iki-üç senedir doğru dürüst bilinen bir hikâye.
Çünkü bu utançla yüzleşecek cesareti yoktu toplumun.
Zaten sistem bunun doğru olmadığını söylüyor. Cumartesi Anneleri, İstanbul'un göbeğinde benim oğlum kayıp dediğinde, polisler onları copladı. Birçok insan bunun yalan olduğunu varsaydı. Çünkü sistem topyekûn o düşünceyi destekledi. Şimdi sistem artık öyle çalışmadığı için yavaş yavaş başka sesler, cızırtılar çıkmaya başladı. Bu film de o cızırtılardan biri.
Kürtler de "Amma da hafif anlatmışsın. Biz daha beterlerini yaşadık" mı diyor?
Aynen öyle. Mesela bizim filmde oynayan Şenay'ın ailesi Lice'den geliyor. Lice yerle bir edildi. Kim etti? Askerler etti. Milletvekilleri giremedi. Bu aile bunu yaşadı. Aslında film çok hafif kalıyor onun yanında. Ama birileri de sizin dediğiniz gibi diyor ki, biz o çocuklara, bilhassa doğruları anlatmaya çalışan bir gazetecinin çocuklarına sahip çıkardık.
Siz ne diyorsunuz? Hayır, sahip çıkmadınız mı diyorsunuz?
Hayır, ben sahip çıkacak herkes yok edildi diyorum. Film onu anlatmaya çalışıyor. Yani toplumsal yozlaşmaya yol açan bir sistem var. Hepimiz bu sistemin içindeyiz, sadece Kürtler değil. En ağırını biz Kürtler yaşıyoruz. Ama Türkiye'de bütün sınıflar bastırılıyor. Kimse haklarına sahip çıkmıyor.
Filmin sonundaki rap parçasının altına Türkçe altyazı neden yazmadınız?
Onu hiçbir yerde yazmadık, yani İngilizcede de yok, Almancada da yok. Nedeni de şu: Ben oradaki görüntülere önem veriyorum. Seyircinin çocukların yüzlerine, ellerindeki silahlara, sigaralara bakmasını istiyorum. Çok çabuk akıyor çünkü o görüntüler. Altında da altyazı olursa onu kesin kaçıracak.
Ne diyordu özetle?
"Göremiyorum artık" diyor, "Göremiyorum açlık çekeni, göremiyorum. O kadar çok baskı gördük ki, artık göremiyorum. Kör oldum. Aç gözünü artık. Aç gözünü ki gör. O yaşadıklarımız o kadar acı şeyler var ki, artık ben sadece kendimi görüyorum. Ve yanımdakini göremez hale geldim." Bu sadece Kürtler değil, hepimiz için geçerli. Onu anlatan bir parça.
Filmin hikâyesini birlikte yazdığınız rahmetli Evrim Alataş'ın son yazılarından birinden öğrendik, film çekim sürecinde Diyarbakır'da arabanıza arkadan birisi vuruyor. JİTEM'ci çıkıyor adam.
Diyarbakır sivil polislerle, ajanlarla, JİTEM'in elemanlarıyla dolu bir kent. O ironik bir durumdu. Diyarbakır'daki insan, onu mağdur edenini görüyor, biliyor. Ama bir şey yapamıyor. Mağdur olanla, mağduriyeti yaratanın iç içe yaşadığı bir kentten bahsediyoruz. Mesela siz biliyorsunuz ki bu adam benim kocamı götürdü akşamleyin. Mahkemeye gidiyorsunuz, diyorsunuz ki buydu. Ve kim ceza yiyor? Siz ceza yiyorsunuz.
Niye, iftira atıyorsunuz diye!
İftira atıyorsunuz diye. Devlet size dava açıyor bu sefer. Böyle sahipsiz bir halktan bahsediyoruz.
Anadolu'da, özellikle Kürtlerde sözlü kültür önemlidir. Filminizdeki sokak çocukları masal bilmiyor. Ve annenin ölmeden evvel doldurduğu kasetten masal dinliyorlar. Bu, sözlü kültürün artık kaybolduğuna dair bir işaret mi?
Belki sert ifade ama bir halk öldürülüyor. Öldürülmesi, sadece silahla olmaz. Asimilasyonla olur, onun dilini yasaklamayla olur. Yarın öbür gün dili yoksa kültürü yoksa o zaman o halk da yoktur. Küçük ve ince de olsa bunu o masal üzerinden anlatıyorsunuz. Çünkü anne öldü. Anne o kasete masalı almasaydı, o masal da kaybolmuş olacaktı. O çocuklar onu yaşamayacaktı. Tespitiniz çok doğru. İnce de olsa, bunu anlatmak istedim.
Her çocuğun masala ihtiyacı olduğunu...
Aynen. Çocuk bunlar. Ve çocuk yaşta ne kadar olgunlar. Diyarbakır'daki çocukların olgunluğuna baktığınız zaman dehşete düşüyorsunuz. Tabii sadece Diyarbakır'da değil. Bu acıları yaşayan çocuklar zorunlu olarak erken büyürler.
O masal filmde bir politik mesaj olarak kullanılmış. Gülistan'a ve Fırat'a anne ve babasının katilini nasıl yakalayacağını da açık bir şekilde öğretiyor. O masalı nasıl ürettiniz?
Ben ve Evrim oturup paslaşıyorduk. Benim Almanya'da seyrettiğim bir belgesel vardı. Arjantin'de de sivil itaatsizlik eylemlerinde bulunan bir grup vardı. Eski darbecileri, eski işkencecilerin yerlerini, yurtlarını tespit ediyorlar, aynı bu filmdeki çocukların yaptığı gibi bildirilerle onları deşifre ediyorlardı.
Oradan esinlendiniz.
Evet. Filmin mesajında şiddetle cevap vermeleri olmazdı çocukların. Daha sonra Evrim'in aklına Yaşar Kemal'in bir makalesi geldi. Yaşar Kemal bir komünist olarak Adana'da çalışırken fişlenmişti. Kendisini zilli kurt gibi hissediyordu. Orada da 'zilli kurt' masalını anlatmıştı. Evrim o masalı hatırladı. Böyle paslaşırken belleğinizde bir şey kalmışsa birdenbire fışkırıyor ve senaryonun bir parçası oluyor. Şiddete maruz kalan insanlar genelde şiddetle cevap veriyorlar. Hatta bazen sinemadan çıkan insanlar 'ya keşke vursaydı çocuk o JİTEM'ci adamı' diyor. Vursun da içindeki kini dindirsin. Ben bir yönetmen olarak bunu yapamam. Çünkü benim anlatmak istediğim, bu şiddet ortamından nasıl çıkabiliriz? Şiddete maruz kalmış bir insanın "hayır, ben şiddet kullanarak kendimi savunmayacağım. Ben daha akıllıca bir yöntemle bunu yapacağım" demesi lazım.
Hırsız çocukların o ateşin etrafında söyledikleri "Kürdistan'a" özlemi dile getiren Kürtçe türkü... Çocuklarda böyle politik bir bilinç var mı? Sanki o çocuklar o türküyü söyleyemezlermiş gibi geldi bana.
Söyleyemezdi diyorsunuz ama benim senaryomda o parça yoktu. Ben çocuklarla bir araya geldim. "Hangi parçayı istiyorsunuz?" dedim. Onlar seçti bu türküyü. İçinde Kürdistan geçiyor ama o parça neyi anlatıyor? Yani diyor ki "benim dünyam solmuş. Ben haykırıyorum, bağırıyorum, kimse bana yardım etmiyor. Nerede benim memleketim Kürdistan? Memleketim benim cennetim, artık rahatımı, geleceğimi görebileceğim bir yer". Bunun ismi onun kafasında Kürdistan'dır. Çünkü şu anda yaşadığı ülke ona onu vermiyor. Yani politize olmaması mümkün değil. Her ne kadar kapkaççı, sokak çocuğu da olsa, Kürt olduğundan ötürü o durumda olduğunu çok iyi biliyor.
Filmin sonunda çocuklar hırsızlar çetesiyle İstanbul'a geldi. Hiç umut yok mu onlar için?
O nesil için umut yok. Çünkü o nesil kaybedildi. Onları nasıl rehabilite edebilirsiniz ki? Ya dağa çıkıp içinde kin besleyecek, ya hırsızlığa devam edecek. Onlara kimse kucak açmıyor. Buna sahip çıkacak aslında devlettir. Köylerinden göç ettirilmiş insanlar bugün bizzat devlet eliyle köylerine geri yerleştirilmek zorunda. Çünkü o onu oradan göç ettirmiştir. O toprakları korucular aldı ve bir daha geri vermiyorlar. O boşaltılan köyler artık korucuların ellerinde. O insanları devlet istese bile götüremiyor şu an.
PKK şiddet üreten bir mekanizma. Tamam devlet de şiddet üretti ama şiddete karşıysanız PKK'nın da eleştirildiği bir film isterim sizden bundan sonra.
Acaba devlet şiddet üretmeseydi bugün PKK olur muydu?
Artık hakları elde etmenin yolunun şiddetten geçmediğini daha gür haykırmak lazım derken hata mı ediyorum?
Şu yönden hata değil. Hepimizin umudu silahların susması, ondan sonra demokrasinin gelişmesi. Dünyamızın bu yöne doğru gitmesi bir filmde anlatılabilir. O yüzden ilk önce politik ortamı tartışmamız lazım. Bundan altı-yedi ay evvel yaşanan olaya baktığımız zaman ben şahsen şoke oldum. Birileri diyor ki, ben silahı bırakıyorum, memleketime dönüyorum. Ve birileri de bunu kutluyor. Bu kutlama olayı bir şov olarak algılandı. Zaten tek yönlü oluyor silah bırakma eylemleri. Devletin, tamam biz de üç aylığına operasyon yapmıyoruz, dediğini duymadım bugüne kadar. Hep bunu PKK yaptı.
Yaptı da sonra kendisi bozmadı mı?
Doğru. Ama operasyonlar hiç bitmedi ki. Ben yaptığım filmde inanılmaz derecede barışçıl mesaj veriyorum.
Ama yine de gerillalar dağda ellerinde silahla bu mücadeleye devam etsin istiyorsunuz.
Hayır, ben diyorum ki, bırakmamasının nedeni güvensizlik hissetmesi. Ben onu anlamaya çalışıyorum. Türkiye'de niye bırakmıyor diyen herkes onun pozisyonunu anlasın. Demokratik bir açılım yapılırken, demokratik açılım için gerekli olan ılımlı, barışçı politikalar üreten insanlar patır patır toparlanıp hapse atıldı. Sen kiminle oturacaksın o zamana masaya?