Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Üzeyir Garih’in ruhu, Aya İrini’de Müslümanlarla Musevîlerin nikâhını kıydı

Ne ölüm biçiminin vahşetinden söz edildi, ne de cevaplarıyla buluşamamış sorular dillendirildi. Duyulan acının derinliği ancak bu kadar asilce ifade edilebilirdi. Aya İrini, adına yaraşır bir “tanrısal barışa” sahne oldu o gece.

Müslümanlarla Museviler nikah tazelediler. Nikahı, bedenini bir yıl önce Eyüp Mezarlığı’nda bırakan Üzeyir Garih’in ruhu kıydı. Bin beş yüz yıllık kilisenin kubbesinde, özgün yapıdan bugüne kalan tek mozaik bezeme olan büyük haç figürü tanıklık etti o ana. Tanıklık makamının öteki tarafında dinleyiciler vardı.

Onların arasındaydım. Maftirim korosu, klasik Türk müziği usullerine göre bestelenmiş İbranice tasavvuf ilahilerini söylüyor, Galata Mevlevileri Sema ve Tasavvuf Topluluğu’ndan dört Mevlevi bu yakarışı sema ile selamlıyordu. Tarihi geçmişi 16. yüzyıl Edirne’sine dayanan Yahudi korosunun, o dönemde Mevlevilerle yürüttükleri çalışmalarını günümüze taşıyan Lari Dilmen, koroya bendiriyle eşlik ediyordu.

Koronun şefi Aaron Kohen solistliği Hakan Uluğ’la paylaştı. Uluğ’un haftalarca İbranice çalışıp koroyla bütünleştiğini sonradan öğrendim. Orada hissettiğim şu oldu: Garih, kendisini anmak için gelen bizlere diyordu ki sanki, “Geçmişte haham ve Yahudi bestekarlar, Müslüman dervişlerle sinagog ve Mevlevihanelerde birlikte çalıştılar. Sonra ayrılık girdi araya, vurdumduymazlık, duyarsızlık girdi. Yüzyıllar oldu ki birlikte bir şey üretmediniz. Hadi yeniden tutun birbirinizin ellerini. Siz Osmanlı’nın mirasçılarısınız. Kucaklaşın tekrar.”

Koro “Ağzımdan Dökülür Tanrının Kudsiyeti”, “Rab Bizi Himaye Eden Kutsal Kalemizdir”, “Allah’ın Adaleti”, “Şabat Gününe Kutsal Şarkı”, “Kabirdeki Nurlar”, “Günlerden Beri Sana Kalbimle İlahiler Meşk Ederim” adlı ilahileri söylerken, hiç yabancılamadım, Müslüman ilahilerden farksızdı. Ardından Hakan Uluğ, Mevlevi ayinlerin sonunda seslendirilen Niyaz İlahisi’ni söylemeye başladı. İlahinin “Sema sefa/ Cana şifa/ Ruha gıdadır” nakaratına koro da eşlik etti. Gözyaşı dökmemek mümkün değildi.

Sonra müzik sustu, müzisyenler sahneyi Garih’in iki sevgili varlığı, İshak Alaton ve kızı Dalia’ya bıraktı. Işıkların yönü, yoğunluğu ve rengi değişti. Kubbeden aşağı doğru, üzerimize güçlü bir ışık sağanağı oldu. Düğünün asıl ve asil sahibi Garih’in sesi taş duvarlarda yankılandı. Bilgiyi, deneyimi paylaşmanın önemini bir kez daha anlattı.

İshak Alaton o sırada tavana bakıyordu. Bunun ne anlama geldiğini geçen yılki cenaze törenine dair duygularını anlatan şu satırlarda yakaladım: “20 yıl önce ona ‘Senden önce giderim. İbadethaneye geldiğinde konuşma yapmadan önce tavana bak. Sana oradan el sallayacağım, göreceksin.’ demiştim. Üzeyir, ‘Belli olmaz ben gidersem sen ne yapacaksın?’ diye sormuştu. Ben de aynısını yapacağımı söyledim. Konuşmam öncesinde bir süre tavana baktım. Bana el sallıyordu.”

İshak Alaton arkadaşını anlattıkça, Garih’in ruhunun bu törenden ne kadar mutlu olduğunu hissettim: “Üzeyir her üç semavi dinin aynı ve tek Allah’ın mesajlarını ve felsefesini içerdiğini bilir, müşterek yanlarını araştırırdı. Tevrat’ın ve Kur’an’ın birçok ayetini ezberlemişti. Yol gösterici olarak yeri geldiğinde konuşmalarında bu ayetleri zikrederdi.”

Tören başlamadan önce, bizlere hediye edilen anma kitabını karıştırırken Garih’in bir röportajda sarf ettiği şu sözler geldi aklıma: “Ben müminim, iman eden bir kişiyim. Ama her gün sinagoğa gidip de dua etmem. Kendime göre bir inancım vardır, dua eder, yakarırım... Musevi olarak doğmuşum. Şimdi din değiştirsem ve İslam dinine inandığımı açıklasam, herkes benim riya yaptığımı sanır. Halbuki Müslüman olsam, bunu kimseye açıklama gereğini duymam. Nüfus kağıdındaki Musevi ibaresini de sildirmem. Kaldı ki nüfus kağıtlarında dinin belirtilmesini çağdışı buluyorum. Türkiye’de birlik ve dirlik içinde yaşamak, insanlar arasında bütünleşmeyi sağlamak istiyorsak, her insanın kendi ırkını, dinini açıkça söylemekten gurur duymasını temin edecek bir ortam yaratmalıyız.”

Alaton’un konuşmasından da anladım ki Garih ölüm bilincinden uzak yaşamamış. “Üzeyir’le ben bu hayat süremizi noktalama olayına çok doğal ve gerçekçi baktık, hayatın ayrılmaz bir parçası olarak kabullendik. Birlikte kurduğumuz şirket büyüdükçe bizlere inanan ve destek veren şirketimiz mensuplarına karşı sorumluluk duygumuz bizi hazırlıklı davranmaya yöneltti. İkimizden birinin ömrü noktalandığında hayatta kalan diğerinin alması gereken bütün tedbirleri en ince detayına kadar planladık. Yaşlandıkça, olgunlaştıkça, sonsuzluğa yolculuk hazırlığına daha çok önem verdik. Çünkü birlikte yarattığımız eserin bizlerden sonra devamını ölümsüzlük olarak gördük.”

Müziği kültürün en önemli ögesi sayan, ulusal müziği “Bir milletin tarihinin nağmelere yansımasından başka bir şey değildir.” diye tanımlayan Garih’i ne güzel yansıtan bir tören diye düşünürken, Dalia Garih Herzikowitz babasının “Ben gittikten sonra beni gözyaşı ile değil, coşkuyla anmalarını isterim. Bir insanın ölmesi değil yaşamış olması, bazı izler bırakması, hayırla yad edilmesi önemli. Ben böyle anılmak ve bu şekilde düşüncelerinizde yaşamaya devam etmek isterim. Ölümsüzlük budur.” şeklindeki sözlerini aktardı.

Törendeki sözel malzeme o kadar güzel hazırlanmış ki, ne bir laf fazla, ne bir laf eksik. İnsan arınmış hissediyor kendini. Garih’in düşüncelerini çok basit bir şekilde anlattığını herkes bilir. Onu anma töreni bu ruha çok uygundu. Konuşmaların yalınlığı, törenin etkisini koyultuyordu. Yaratıcı ekibini merak etmeye başlamıştım ki, Max Bruch’un Kol Nidrei (Tanrıya Söz Veriş) adlı parçası seslendirilmeye başlandı. Tevrat’tan alınan bir duaydı bu. İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde Garih’in yakın dostu olduğunu sonradan öğrendiğim Alexander Rudin şef ve solistti. Programda “Viyolonsel ve orkestra için çeşitlemeler” yazıyordu ve bana “Neden viyolonsel?” sorusunu ilham ediyordu. Her şeyin ince ince hesaplandığı belliydi ve mutlaka bunun da bir anlamı vardı.

Sorumun cevabını bir gün sonra bu organizasyonun arkasındaki gizli kahramandan, Alarko Reklam ve Halkla İlişkiler Müdürü Reşit Mehmet Erol’dan öğrendim. Aya İrini’nin akustiği de bunu gerektiriyormuş biraz; ama asıl neden viyolonselin insan sesine en yakın alet olmasıymış.

Garih kitabını karıştırırken, bu seçimin uygunluğunu Üzeyir Bey’in Erkan Kumcu’ya söylediği şu sözler de sanırım doğruluyordu: “Ben piyanoyu değil kemanı severim. Piyano kesintili sesler çıkarır. Halbuki kemanın sesinde devamlılık vardır.” Garih, keman ile her türlü sesin çıkarılabilmesini avantaj olarak görüyordu. Çünkü toplum içinde her türlü sesin çıkabilmesi ve o sesleri dinlenebilmesi lazımdı. Tören, Garih’in her din, mezhep, inanç, ırk, mevki, rütbe, düzey ve şöhretten insanın gönlünde taht kurabilmesinin altyapısını bir kez daha müziğin yol göstericiliğinde hatırlatıyordu.

Orkestra bu kez Franz Schubert’in Bitmemiş Senfonisi’ni icra etmeye başladı. Çok yoğun, koyu, insanı böyle derinlere götüren bir eser. Bestecinin iki bölüm yazıp, üçüncü bölümü yarım bıraktığı, niye bitirmediği belli olmayan bu eserin seçim nedenini; Erol “Ölünce her şeyin bitmediği mesajını vermek istedim” deyince anladım. Bunun hem İshak Bey’in konuşmasında altını çizdiği “bayrağı dik tutacağız” fikrini simgelediğini hem de semavi dinlerdeki o sonsuzluk temasına hoş bir vurgu olduğunu fark ettim. Üzeyir Bey’in bıraktığı maddi ve manevi mirasın yaşayacağını ne zarif bir biçimde anlattıklarını ve bu törenin profesyonel anlamda başka törenlere örnek olması gerektiğini düşündüm.

Reşit Erol, çocukluğundan beri Alarko camiasında olan biri. Dikkat çekici müzik ve sinema kariyerine rağmen ön plana çıkmak istemiyor, ekip çalışmasının önemine vurgu yapıyor. Hem müzik hem ekonomi öğrenimi gören Erol, yıllar önce müzik icracılığını bırakmış, müzik tarihi araştırmacılığına ve orkestra yönetimine geçmiş. Tarihin derinliklerinde dolaşıp enfes şeyler bulup çıkarmış.

Üzeyir Garih, vefatından üç gün önce kendisinden klasik müzikle ilgili bir çalışma yapmasını istemiş. “İnsanlara hatıra verelim. Bu bir konser olur, CD olur, başka bir şey olur, bu konuyu bir araştır.” demiş. Üzeyir Bey’e yakışır bir anma yapma fikri Erol’un zihnine Garih’in cenazesinde düşmüş. Bu projeyi kafasında canlandırdıktan sonra, yurtdışındaki etkin müzik çevrelerini dolaşmış ve rejisörlerle istişarelerde bulunmuş... Oluşturduğu konseptin özünde, törene katılan insanlara bir şey empoze etmemek ama hayatın bütününe dair bazı duyguları hissettirmek varmış.

Reşit Erol, “Üzeyir Bey, dinleyen ve kültürlerin sentezini yapan bir insandı. Onu anlatmaya çalıştım” dedi ve ekledi: “Üzeyir Bey’in sesini verirken, dikkat ettiniz mi, ışıklar kubbeden aşağı indi. O Üzeyir Bey’in ışığıydı. İnsanların gözüne biraz girdi ama, mahsus yaptık. Çünkü Üzeyir Bey ışık saçan bir insandı, konuştuğunuz zaman ondan bir şey öğrenirdiniz” deyince töreni doğru hissettiğimi anladım. Erol, ezan sesini de kullanmak istemiş bu performansta. Ancak konserin başlama saati tam tutturulamayınca akşam ezanı içeride fazla duyulamadı, diye yakındı. Ancak balkonda oturanlar dinleyebilmiş.

Törenin bitiminde, kiliseden müthiş bir duygu yoğunluğuyla dışarı çıktım, Ankara uçağına yetişmek için acelem vardı. Törenin etkisini artıran bir şey oldu. Minik çanakların içindeki mum ışıklarıyla aydınlatılmış yolda yürürken yatsı ezanı okunduğunu fark ettim. O anda Reşit Erol’dan bihaber olduğum halde, benliğim ezan sesini bu anma programının bir parçası olarak kabul etti. Dolu dolu ağladım. Baktım, İshak Alaton da dışarı çıkmış, Tv kameralarına o geceyi anlatıyordu. Bitmemiş Senfoni devam ediyor, diye düşündüm. Reşit Erol’dan bir gün sonra öğrendim ki, insanlar dağılırken, ağaçların arasına yerleştirilen hoparlörlerden kulaklarına Bitmemiş Senfoni akmaya devam etmiş. Dinleye dinleye ayrılmışlar mekandan. Ezan sesi daha baskın geldiği için ben onu duyamamışım.

Mükemmelliğin arkasında yoğun bir emek vardır. Törenin ışığını Devlet Opera ve Balesi’nin baş ışıkçısı Ahmet Defne yapmış. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı lojistik konusunda yardımcı olmuş. Çalışmalar ocak ayında başlamış. Reşit Bey son bir ayını tamamen bu işe vermiş. Neredeyse Aya İrini’de yatıp kalkmış. Bin beş yüz yıllık mekana mümkün olduğunca teknolojiyi sokmamaya çalışmış. Barkovizyon yerine Garih’in resimlerinin kullanılması bundanmış. Bu projeye başladığı günden itibaren uyku uyuyamamış Erol.

Ona konser sırasında ağlayıp ağlamadığını sordum. “Profesyonel bir ekip var, orada ağlarsam, ışıklar birbirine karışır. Ben elimde telsiz, önümde notalar, bir akış planı, yanımda elemanlar, ışıkçı ile konuşuyorum, sesçi ile konuşuyorum. Tüm ekipler itibarıyla 250 kişi çalıştı. Hani bir opera sahneye koysanız kolaydır. Yazılmıştır, bestelenmiştir, bilinir. Bu ilk defa yapılacak bir şeydi. Ama her şey bittikten sonra içimden ağlamak geldi” dedi.

Tabii o geceye ait benim gönlümdeki en çarpıcı fotoğraf, İbrani Tasavvuf Müziği’nin Mevlevilerle birlikte sunulmasıydı. Projenin Maftirim kısmının tasarımcısı, prodüktörü Lari Dilmen’le konuşunca, bunun Garih’in çok yönlü kişiliğini anlatma başarısının ötesindeki önemini de anladım. Dilmen, o 20 dakikalık Maftirim dinletisinin gerisindeki üç senelik çalışma temposunu, yüzyıllardan gelen bilginin damıtılması sürecini anlattı bana.

Tarihte Maftirim’in oluşmasına neden olan etkenlerin bugün zayıfladığını, sufilerle Yahudi cemaatinin gündelik hayatla bezenen o sıcaklığının soğuduğunu, gençleri yetiştirme metotlarının bu tür sanatların yaşaması için çok elverişli olmadığını, bu nedenle yaptıkları işin tam anlamıyla bir canlandırma çalışması olduğunu, bunu daha geniş kitlelerle paylaşabilirse çok mutlu olacağını, yüz elli senedir yeni eser üretilmediğini, yeni bestelerin yapıldığı, yeni münacaatların yazıldığı bir dönemin başlamasını istediğini söyledikten sonra beni asıl etkileyen şu anekdotu aktardı:

“Korodoki genç arkadaşlar ki gördünüz 12–15 yaşlarındalar, semazenlerin kıyafetleriyle, yaptıkları işle çok ilgilendiler ve onları kuliste soru yağmuruna tuttular. Niye dönüyorsunuz, kavuğun anlamı ne gibi. Semazenler de 18–19 yaşlarındalar. Çok güzel bir kaynaşma oldu. Büyük bir samimiyetle meraklarını karşılıklı dile getirip sohbet ettiler. Ben bundan duygulandım. Bu çocuklar her türlü zorluğu aşabilmek için umuttu.”

Bugün ortaya çıkan eserin mükemmelliği herkesi şaşırtıyor ama, Lari Dilmen, Maftirim CD’sini Kalan Müzik’le hazırlarken sponsor bulamamış. Her kesimden insan, “Acaba ben bu işe destek verirsem siyonist mi sayılırım, tepki mi çekerim?” diye korkmuş. Hatta ona da “Sen de bu işlere girme” tavsiyesinde bulunulmuş. Dışişleri Bakanlığı’nca dış temsilciliklere dağıtılan, yurtdışında güzel kritikler alan çalışmanın, bu korkuları silip süpüren başarısı, Reşit Erol’un dikkatini çekmiş, Alarko ile buluşma süreci böyle başlamış.

Tarih: 31 Ağustos 2002

Get Adobe Flash player