Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

“Üvey Anne Efsanesi”nin perde arkası

Bu hafta Sulhi Aksüt röportajının Sibel Can versiyonunu bekliyordunuz biliyorum. Ne yazık, beklentinizi karşılayamıyorum. Çünkü Sibel Can verdiği sözde durmadı. Canım hep popüler kişilerle ilgilenecek değiliz ya, ara sıra hayatın başka yüzleriyle de selamlaşmak lazım. Bugün sizlerle tanıştıracağım iki insan, Türkiye’de bir ilke imza attılar. Benim daha önce üzerinde hiç kafa yormadığım bir konuyu araştırdılar: Üvey anne gerçeği. Anlattıklarını sizlerle paylaşacağım.

Psikiyatr Dr. Bahadır Bakım, İstanbul Sağlık Müdürlüğü’ne bağlı Avcılar Ruhsal Danışma Merkezi’nde çalışıyor. PEDAM’da da (Psikiyatrik Eğitim Danışma ve Araştırma Merkezi 0212 296 85 08) hizmet veriyor. Çoğul kişilik bozukluğu üzerine bilimsel makaleleri bulunuyor.

Pınar Çekirge, Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri bölümü mezunu. Eşcinsellikten intihara kadar pek çok “marjinal” konuda kitaplar yazdı. 1984’ten bugüne onlarca Tv ve radyo programına katıldı. Hakkında yüzlerce yazı çıktı.

Alanındaki ilk çalışma

Fikir, Çekirge’den çıktı. Kendi geçmişinde derin izler bırakmış bir üvey anne hatırasının da etkisiyle, daha önce yapılmamış olan bir işe girişti. Önce edebiyatta ve sinemada üvey anne olgusunu taradı. Ardından 70 kişiyle görüştü. Daha sonra Dr. Bakım, bu bulgular üzerine mitolojiden de yararlanarak psikiyatrik yorumlar yaptı. Bilimsel denemeyecek; ama bundan sonra yapılabilecek bilimsel çalışmalarda yönlendirici olabilecek çalışma yakında “Psiko–sosyal Açıdan Üvey Anne Efsanesi” adıyla kitap olarak piyasaya çıkacak. Bugün yazdığım her satırı, zihnimde oluşan her soruyu onlara borçluyum:

Sevgili okurlar, bir kere üvey anne olgusu bilinçaltımıza zorla itilen bir şey. Üvey annesi olmamış, çevresinde de gözlemlememiş kişilere ‘Üvey anne nedir?’ diye sorduğunuz zaman, hain, kıskanç, cadı, riyakâr gibi kelimeler gelir. Hiç düşündünüz mü, üvey anne figürü, roman ve hikayelerimizde, filmlerimizde, masallarımızda neden “kötü”nün bütün karşılıklarıyla birlikte çizilir? Neden üvey anneler çocukları evden atmanın hesabını yaparlar? Neden hep bir yardakçıları vardır. Bu bazen bir avcı, bazen bir jigolo, bazen de Hansel ve Gratel’de olduğu gibi çocukların öz babası olur. Neden üvey çocuklar da hep çok güzel, çok masum, son derece kolay kandırılabilen tipler olarak verilir?

Peki neden toplumun üvey anneye bakışındaki önyargıları, üvey annenin içinde bulunduğu zorlukları, üvey çocuğun ve babanın hissedişlerini, akıl ve kalp gözümüzle anlamaya çalışmadık, durumu olduğu gibi kabul ettik, sorgulamadık?

İşte Çekirge ve Bakım’ın amaçları, kolektif bilinçaltına şırınga edilen “Üvey anne kötüdür” şablonunu tartışmak. Bakın içimizden birinin, bir üvey annenin başından ne geçmiş:

Bu kadın yakınlarının bütün karşı propagandasına rağmen 6–7 yaşlarındaki çocukla iyi bir diyalog yakalıyor. Bir sabah televizyon seyreden çocuğa üzerinde yağ–bal sürdüğü ekmeği uzatıyor. Ekranda Pamuk Prenses’e üvey annesinin elma uzattığını gören çocuk, bir anda kadının eline vurarak ekmeği masaya düşürüyor.

Görüyor musunuz, bilinçaltının gücü kadını nasıl ezmiş? Demek ki anne olarak son derece yüceltilen kadın üvey anne konumuna geçtiği anda, şüpheler üzerinde toplanmaya başlıyor.

“Evlilik mutsuz gidiyor. Kadını biraz baba, biraz koca, biraz kayınvalide eziyor. Kadın sürekli tehdit altında. İntihar eğilimi, hayatın anlamsızlığı düşüncesi var; ama tek başına mücadele edemiyor. Yanına kimi çekebilir? Çocuklarını. Onlara bu depresif düşünceleri aktarıyor: “Bak ben ölürsem, yerime başkası gelir, seni çok ezer’ gibi laflarla aba altından sopa gösteriyor, çocuğu yanına çekmeye ve bu mesajı dolaylı olarak karşı tarafa vermeye çalışıyor.”

Bu, üvey anne gerçeğinin öz anneyle ilgili olan bölümü.

Açı değiştirelim: Kadın neden kötü bir üvey anne oluyor?

“Yüklendiği rol çok ağır. Bir taraftan geldiği yeni eve uyum sağlaması lazım. Kendine ait olmayan bir çocuk var. Kadın, birlikte yaşadıkları, hiç huyunu suyunu bilmediği bu çocuğu sevmek zorunda. Bu, çocuğa da görev olarak veriliyor. O da hiç tanımadığı bir kadını sevecek! Bu arada babanın da anıları var, o da uyum sürecinde. Herkes birbirine yabancı ve bir eve kapatılmışlar.”

Çekirge ve Bakım uyarıyor: Aman çocukları anne demeye zorlamayın. Bu, zaman içinde aralarında bir alışveriş olursa kendiliğinden doğabilir. Taşların yerine oturması için en az dört–beş yıl gerekiyor.

Durumu ağırlaştıran başka faktörler de var: Üvey anne de çocukluğunda üvey olmuşsa ve bir travma yaşamışsa onu ileriki yıllarda kendi çocuğuna yansıtıyor. Her şeyde ön plana çıkmak istemek, paylaşma alışkanlığı bulunmamak gibi bir kişilik yapısı da durumu zorluyor tabii.

Peki babanın durumu ne?

“Bazen korkunç hatalar oluyor. Adam, ikinci eşini ön plana çıkartıyor. Her zaman onun haklı olduğunu söylüyor. Çocuğun yanındayken kadın yoksa, öz babayı oynuyor. Kadın varken hemen rol değişiyor ve adeta üvey baba kişiliğine bürünüyor. O yüzden çocuk travmatize oluyor. Çatışmalar başlıyor.”

Herkes birbirine zaman tanımalı

Sevgili okurlarım, insan olmak, kendini ve başkalarını anlamak ne kadar zor değil mi? Adam–kadın ve çocuk... Hiçbiri daha önce bu rolü deneyimlemediler ki. Neden toplumsal bir eğitim verilmiyor? Tek çare taşların yerine oturması için herkesin birbirine zaman tanıması. Kimse kimseyi sevmek, kimse kimseyi kendi çocuğu veya öz annesi saymak zorunda değil. Herkes karşılıklı olarak birbirini dinleyecek. Kendilerini birbirlerinin yerine koyacak. Uzmanlarımızın uyarısı bu kadarla kalmıyor. Onlar özellikle çocuklara şöyle sesleniyor:

“Üvey anne ile iyi ilişki kurmanız, öz annenize ihanet değildir. Babanızın sevgisi azalmayacaktır. Anneniz ölmüş olsa bile seni seviyorlar. Sonuçta eve yeni gelen kadın da farklı bir insandır. Onun da olumlu özellikleri olabilir.”

Babanın psikolojik durumuna biraz daha yakından girersek, manzara şöyle:

Baba, çocuğa karşı anneyi kollamak zorunda hissediyor kendisini. Çünkü; erkeğin cinsel açıdan kadına daha fazla muhtaç, dolayısıyla daha zayıf bir yapısı var. Eğer eşinden ayrılmış veya kaybetmişse, o açlığı da kadın ve çocuk arasında bir tercihe yol açar. Zaten eski eşe karşı kendisini suçlu hissediyor. “Geçen sefer hanımımı yıprattım, böyle oldu. Eski hatalarımı şimdiki eşimde yapmayacağım.” diye yeni eşe karşı farklı bir tavır geliştirir. Erkek, çocuğunu her görüşünde eski eşini hatırlıyor. Bu yüzden onunla daha az konuşmaya, daha az karşılaşmaya çalışıyor. Ve hayatını farklı bir düzleme çekmeye çalışıyor. Bunun getirdiği bir iletişimsizlik, sorunları tetikliyor.

Görüldüğü gibi ilişkiler ağı çok karmaşık. Demek ki herkes herkesi anlamaya çalışacak, ilişkiye emek verecek.

Uzmanlarımızın üvey annelere seslenişi de şöyle:

“Üvey anne konumuna geçtiğiniz an büyük bir sorumluluk altına giriyorsunuz. En basitinden kendi çocuğunuza bağırsanız bu çok önemli olmuyor; ama üvey çocuğunuza bağırdığınız zaman şiddetli tepki oluyor. Kadınların, kendilerinden çok büyük bir beklenti ile çok güçlü hissetmeye çalışarak geliştirdikleri şişirilmiş davranışları ileride patlamaya mahkumdur. Eğer bu sorunun altından hemen kalkarım, çok iyi bir anne olurum, gibi çok fazla bir beklenti içine girerseniz, mutlaka ezileceksiniz. Kendinizi işin doğal akışına bıraksanız, siz ve aileniz derin hayal kırıklıklarına uğramaz.”

Çekirge ve Bakım’ın söyleyecekleri bu kadarla da bitmiyor. Televizyonda reyting rekorları kıran bazı dizilerdeki yanlış üvey baba–üvey anne örneklerine de dikkat çekiyorlar. Mesela Star’da gösterilen Üvey Baba adlı dizi. Son derece olumsuz, alkolik, her türlü kötülüğü yapabilecek, sadist bir üvey baba figürü, tersine çok sevgi yüklü bir üvey anne figürünün ekran başındaki çocukları travmatize edebileceğini söylüyorlar.

“Konuşmama”nın önemli kıldığı söyleşi

Geçen hafta Sulhi Aksüt röportajı beklentimin üstünde bir sarsıntıya sebep oldu. Bu söyleşiden alıntı yapmayan gazete ve Tv kanalı kalmadı. Okurlarımın “şaşkınlığı” beni çok keyiflendirdi. Soru ve cevap kılığına girmiş kelimeler yığınının, değdiği her zihinde nasıl farklı bir algı yarattığını izlemek, bir gazeteci için en büyük dünya nimeti. Aynı sözler kimince samimiyet, kimince samimiyetsizlik olarak değerlendirildi. Bu iki ucun ortak noktası “Olayı bir de Sibel Can’dan dinleyelim” cümlesi oldu. Kendimi de o cümleye dahil ettim. Ancak gerek Sulhi Aksüt, gerek Sibel Can, bana defalarca bu söyleşinin devamının da gerçekleşeceğini söylemelerine rağmen karar değiştirdiler. Yarınki konuğuma gelince, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz. İlk kez, bir konuğum, konuştuğu için değil, konuşmadığı için söyleşiyi önemli kıldı. Başkanın “konuşmaması” o kadar önemliydi ki, onun kelimelerinin sizlerle buluşması üç hafta sürdü....

Tarih: 30 Mart 2002

Get Adobe Flash player