Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

NEFES ROMANI ÜZERİNE BİR TAHLİL DENEMESİ

(Nuriye Akman (2004). Nefes. Doğan Kitapçılık A.Ş.
2. Baskı. İstanbul ISBN: 975-293-265-7)

Selim UZUNOĞLU (AYDIN)
selimuz@ttnet.net.tr

Nuriye Akman tarafından kaleme alınan Nefes isimli roman, klasik roman anlayışlarının dışında kendine has üslub ve kurgusuyla gizemli ve çok katmanlı anlam örgüsü olan bir eser. Modern insanın maddi konfor adına unuttuğu manevi konforun nasıl ve nerede (doğum ve ölümün senfonilerinin tefekküründe ve tabiatın sonsuz çeşitlilik dillerinde) bulunacağını anlatan bir roman. Romandaki kategorizasyonlar, tipik üçlemelere, üçün katlarına ve sırlı rakam yedi gibi çözümlemelere dayanıyor.

Roman en az üç bakış açısıyla, üç farklı gözle, üç tür okuyucu tarafından okunabilecek özelliklere sahiptir. Konusu yaşamın başlangıcı olan doğumla, bitişi olan ölüm arasında geçen sürecin, başlangıç ve bitiş noktalarının ve tabiattaki varlıkların detaylı, canlı tasvirinin yapıldığı bu eseri, birinci bakış açısıyla, salt edebi bir eser olarak okumak, doğum ve ölüm anlarına eşlik eden olaylar zincirini, tabiattaki varlıkların dillerini edebi bir dil ve uslubla keşfetmek isteyenler için (sh 80-82; 240) romanda merak edilecek çok şey var. Mesela romanın başında ve sonunda kurguya giren Sebuha'nın yasak aşkının ne olduğu, tevbe etmiş Sebuha'nın evlenmek istediği Gaffar ile romanın ana karakteri gassal Gaffar'ın aynı kişiler mi yoksa baba-oğul mu oldukları, Tabende ile Gaffar arasındaki platonik aşkın evliliğe dönüşümün serencamesi, Amerikalı dilbilimci Jon'un ve eşinin Anadolu köyündeki tasavvufi hayat kültürüyle tanışmasındaki süreçleri ve Müslüman olup olmadıkları romanı yeterince sürükleyici kılıyor. Roman, edebiyat fakültelerinde edebi sanatlar ve üslublar açısından okunup tahlil edilebilecek bir eser olmasının yanında, sıradan normal bir okuyucunun bile yaşamında karşılaştığı ve karşılaşacağı doğum ve ölüm sahneleri ve tabiatın zengin çeşitliliği hakkında bilgi sahibi olabileceği değerli bir çalışma.

Nefesi okurken kullanılabilecek ikinci bakış açısı, romandaki karakterler üzerinden, hayatın çeşitliliğini ve bütünlüğünü algılama ve anlamlandırma, hayatı farklı pencerelerden sorgulama, günlük hayatın arka planını deşifre etme, tasavvuf kültüründe ve semavi dinlerde doğum ve ölümün kutsallığını ve anlamlarını besleyen dünya görüşü ve felsefenin ne olduğunu öğrenme odaklıdır. Postmodern popüler kültürün sığlığının tesiriyle, hayatı ortaya çıkaran ve noktalayan doğum ve ölümün anlamının yitirildiği bir zaman diliminde, tekrar günümüz insanına doğum ve ölüm olgusu üzerinden bu yitirilen yaşam bilgeliğini ve anlamını öğreten bir eser. Bu açıdan yaşamın anlamını, bilgeliğini kaybeden ve bunu aramaya çıkmış, belli bir sosyokültürel ve ekonomik sınıftan olan insanlar için doğum ve ölümün dillerinin çözümüyle birlikte verilen yaşamın anlamını roman diliyle öğrenebileceğimiz ve bu toplumun modernleşirken neyi kaybettiğini gösteren bir çalışma.

Felsefi derinlikli okuma türü olan üçüncü bakış açısı, " işaret parmağıma değil, parmağımın gösterdiği veya dikkati çektiği şeye bak." Özdeyişini hatırlatıyor. Romanda geçen karakterlere söyletilen sözlerin çağrıştırdığı anlamlar, tefekkür dünyasında açtığı yeni ufuklar ve ilişkiler, Anadolu coğrafyasında asırlardır örgülenegelen ötekini " yaratılanı severiz, yaratandan ötürü" bilgeliğinde bizleştiren hayat felsefesinin ipuçlarının verilmesi, vahyi bilginin son kutsal kitabı Kur'ân-ı Kerim'in hayatı anlama ve çözümleme anahtarlarının romanda dağıtık şekilde parça parça deşifre edilmesi, gelenekle hesaplaşma, yitirdiklerimizin ve kazandıklarımızın bilançosunu yapma, akıl ve ruh sağlığı noktasında maneviyat krizi yaşayan insanlara Anadolu'nun tasavvuf geleneğindeki anlam dünyasıyla barışmaya çağıran bilgelikler, bu derin okumanın kazandıracağı şeylerden sadece bir kaçıdır. Bu tür okumayı ise ancak belli bir felsefi, dini ve kültürel birikimi olan seçkin okuyucuların yapabileceğini söylemek gerekir.

Romandaki karakterler ve kurgu birinci bakış açısından okunduğunda çok ciddi edebi tasvirler ve orijinal kelime ve ibarelerle insanı tanıştırmaktadır. Ancak nasıl soğanın katmanları varsa, bu romanda kullanılan karakterler ve kurgunun da anlam katmanları var. Her karakter ve bölüm, birer temsili metafor olup, çok katmanlı hakikatlere işaret etmektedir. Okuyucu, entelektüel birikimlerinin ve idrak kabının genişliği ölçüsünde bu karakter ve kurgulardan çeşitli hakikatlere geçiş yapabilir. Mesela sırrı, varoluşun anlamını, hikmetini Kur'ân-ı Kerim'deki ayetlerle, Allah'ın insanda ve varlıkta tecelli eden güzel isimleriyle veya Kur'ân kültürüyle ortaya çıkan tasavvufun terminolojisiyle öğreten kendisine hususi bir ilim verilmiş bir kişi, bir elçi veya Hızır (a.s.) çağrıştıran, bir karakter izlenimi veriyor. Ayrıca yer yer Sırrı'nın Musa (a.s.), Yusuf(a.s.) misyonunu temsil eden bir karakter olduğu da hissediliyor. Nefes kelimesinin sözlük anlamı, hayat üflemek ve can vermek iken, işaret ettiği veya gösterdiği anlam ise Hayy ve Kayyum olan Allah'dır. Sırrı'nın sürekli "Ya Hu,ya Hu, Hu Allah" deyişi ise kitabın isminin niçin nefes olduğuna dair önemli bir ip ucu. Çünkü Nefes alıp verme "Hu" sesini çıkarır. Hu Allah anlamına gelir. İnsan her nefesinde farkında olmadan Allah der, veya Hu çeker. Hu aynı zamanda nefes anlamını da içinde barındırdığından, nefes alıp vermenin başlaması doğum, kesilmesi ölüm fenomenine yol açar. Kitabın konusu da doğum ve ölüm fenomeni üzerinde kurgulandığından her açıdan kitabın ismi çok anlamlıdır.

Romandaki Temel Kurgu ve Karakterler

Romanın temel kurgusu, doğum ve ölüm arasında geçen yaşam çizgisinin noktalarını oluşturan kelimelerin anlamları, hem seküler bir dille hem de semavi dinlerin kitablarındaki kelimelerle, metafiziki ruhsal öğretilerin mistik kavramlarıyla çözümlemeye dayalıdır. Bu felsefi çözümlemenin sindirimi, doğum-ölüm fenomenlerininin ve tabiatın çeşitliliğinin dağıtık ilişkisel veritabanı formatında edebi tasvirleriyle kolaylaştırılıyor. Yazar insanları misal(hayal) alemlerinde gezdirerek, romandaki karakterlere rüya içinde rüyalar gördürterek varlığın değişik katmanları ve boyutları arasında dolaştırıyor. Maddi alemler ile ruhani(melekuti) alemler arasında yer alan misal alemlerinin salonları olan rüyalar ve sezgiler üzerinden bağlantılar kurarak insanı varoluş düzeyleri arasında fikri ve hayali seyahate çıkarıyor.

Romanda üç temel karakter seçilmiştir. Doğum fenomeninin hem gözlemleyicisi hem de kolaylaştırıcısı olan ve yaşama yeni merhaba diyen bebeklere hoş geldin mesajı sunan ebe Tabende' birinci karakterdir.Tabende, insanın başlangıcına dikkati çeken ve enfüsi(iç uzayın) tefekkürü çağrıştıran bir karakter. Sırrının annesi Sebuha'ya doğum yaptıran Tabende, sırrının ebesi. Sırrının annesi Sebuha ise Sırrı'ya yasak bir aşk ve ilişki ile hamile kalmış günahkar bir kadın olduğu izlenimini veriyor. Ama doğan çocuk, İslam fıtratı üzerine doğmuş tertemiz ve bâtın ilmiyle ödüllendirilmiş. Sırrı ismiyle bilinen bu çocuk, Tabende ve Gaffar tarafından korunmaya alınmış. Ölüm fenomeninin seromonisini gerçekleştiren, insanlara bu dünyadan güle güle diyen ölü yıkayıcısı gassal Gaffar bey ikinci karakterdir. Gaffar, doğu ve batının bilgeliğini tasavvuf veya derviş kültürü içinde yoğurmuş,hayata bir yolculuk, bir durak olarak bakan, ölümle barışık bir hayat felsefesini temsil eden, geçmişin bilgeliğini günümüzde yaşatmaya çalışan, zâhir ilmiyle donatılan bir karakter olduğu gibi, Anadolu Müslümanlığının da artı ve eksilerini hayatında temsil eden kişi. Ayrıca dedesinden miras aldığı gassallık mesleği ile de bir geleneğin ve tasavvufi irfanın yaşatıcısı. Dünyada hiçbir ağaç, hiçbir insan, hiçbir doğum ve ölüm, hiçbir hastalık birbirine benzemediği ve her birinin kendi özgünlüğü ve farklılığıyla var olduğu etkileyici tasvirlerle Tabende ve Gaffar'ın dilinden anlatılıyor. Üçüncü karakter ise, doğum ve ölüm arasında geçen ömür çizgisinin anlam noktalarını oluşturan kelimeleri öğreten ve hayatı bütüncül perspektiften, anlam odaklı yaşamak için gerekli sırları açıcı, deşifre edici Sırrı' isimli çocuktur. Ölmüş diller mezarlığında gömülü dilleri tekrar hayata kazandırmaya çalışan Sırrı, özünü kaybetmiş, sığ popüler kültürde yaşayan post modern insana, tasavvufun derin bilgeliğinin kayıp sözcüklerini tekrar tanıtan bir rol de üstleniyor. Ayrıca çokluğu ve çeşitliliği, parçalanmışlığı temsil eden insan ve diğer varlıklar arasında varolan bütünlüğü, birliği yeniden oluşturacak ve her şeyi her şeyle bağlantılı hale getirecek ve her şeyin O'ndan gelip O'na döneceğini gösterecek sırları deşifre eden Sırrı, varlığı anlamı noktasından, işaret ettiği şeyler açısından okumamızı öğreten veya hatırlatan bir karakter. Doğum ve ölüm anında karşılaşılan nefeslerin, seslerin ve kelimelerin renklerinin anlamını ve sırlarını öğreten ve onları Allah'ın güzel isimlerinin tecellileri olarak görüp adlandıran ve kendisine ledün (İlmi bâtın) ilmi verilen Sırrı, hayatın sırlarını deşifre eden bir anahtar konumunda yer alıyor. O Kur'ân-ı Kerim'den aldığı ders ve ilhamlarla varlığın anlamını Tabende'ye, Gaffara, Jon'a öğreten karakterdir. Sahife 267'de ifade edilen " Görünmeyenin anahtarları Allah'ın katındadır. Onları O'ndan başkası bilemez. O karada ve denizde olanı bilir. O'nun bilgisi dışında bir yaprak düşmez. Yerin karanlıklarından olan tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, bunlar apaçık bir kitapta olmasın.(6/59)" ayetlerle Sırrı'nın sırrı çözülüyor ve onun Kur'ân-ı Kerim'den ilham alarak konuştuğu ve Kur'ân ayetleriyle hayatı anlamlandırdığı açıkça ifade ediliyor.

Sahife 86'da deşifre edilen bilgiye göre de, "Sırrı, hem aynaya bakan, hem ayna olan hem de aynanın içindeki kişiydi." ifadesi Sırrı'nın insandaki "ene-ego-benlik" olduğunu ve benliğin sırlarını, benliğe takılan esma anahtarlarıyla açan karakter olduğu da dolaylı olarak anlaşılıyor. Çünkü benlik yapısı Mevlana'ya göre Yaratıcı'yı gösteren bir aynadır. Benlik aynası üç katmanlıdır. Durumsal benlik, kurgulanmış(inşa edilmiş benlik) ve özbenlik(öz-aşkınlık) şeklindeki üç parçalı benliğin sırlarına yolculuk, Nakşibendilik ekolünde, "dokuz nokta bilgisi vasıtasıyla nakış içindeki nakşı nakşetme süreci" olarak ifade edilir.

Bu üç karakter üzerine kurgulanmış romanda daha sonra Gaffar-Tabende ve Sırrının yaşadığı sosyokültürel sistemin dışından gelen Amerikalı dilbilimci Jon ve eşi Denise'nin farklı bir dille ve anlam örgüsüyle karşılaşmalarının hikayesi kurguya katılıyor. Bunların üzerinden, hem doğu ve batı kültürlerinin artı ve eksileri analiz ediliyor, hemde Jon'un tasavvuf kültürüyle tanışmasında yaşadığı iç yolculuk enfes şekilde tasvir ediliyor. Romanın sonuna doğru 23 yıl aradan sonra Sırrı'nın annesi Sebuha'nın Tabende'nin rüyasına girmesi ve rüyasında Sebuha'nın temizlenmiş ve bağışlanmış bir kişi olarak Sırrı'nın babası, (Gassal Gaffar'ın kendisi veya aynı ismi taşıyan torunu Gaffar) ile evlenmek istemesi, kurguya dahil edilerek, hataların bağışlanabileceği ve afv yolunun her zaman açık olduğuna dikkat çekiliyor. Tabende dünyayı doğum, Gaffar ölüm, Sırrı ise varoluşun hikmeti ve anlamı, isimlerin tecellisi penceresinden seyrediyor. Benzer şekilde insanlar da dünyayı kendi zihin ve gönül pencerelerinde inşa ettikleri şemalar, algı, idrak filtreleri üzerinden seyretmektedirler. Ego, mizaç, karakter, kişilik, zihin fonksiyonları, iç istekler, güdüler, tutkular insanın dünyayı algılama ve anlamlandırmada kullandığı çeşitli dillerdir. Hikayelerden oluşan kat kat idrak elbiseleri insanlara, içinde yaşadıkları toplum tarafından giydiriliyor. İnsanlar o rol ve imajlarla, hakikati algılıyorlar. Sırrı'nın doğurduğu kelimeleri çözümlemeye çalışan dilbilimci Jon ile derviş Gaffar arasında geçen aşağıdaki diyalog, buna güzel bir örnektir (sh 282).

Jon- Kalbimin anladığını aklım ret ediyor dostum..

Gaffar- Onları barıştırmaya bak. Yoksa ya kafanı ya kalbini atacaksın.

Jon- Sizin bunu anlatan bir atasözünüz vardı. Ne yârdan ne serden vazgeçiyorum ben. ....... Mevlana bence biliyordu bütün bu soruların cevabını.

Gaffar- Her yemeğin bir pişme süresi var dostum. Yüzünü kalbine dön ve bekle.

Jon- Kusura bakma dostum, aklımı kolayca feda edemem ben.

Gaffar- Sevin ya da üzül. Ama giden kadar, gelen olur. Gelenleri gör, yeter dostum. Terkib et, kaybettiklerinle kazandıklarını....... Her isim Hakk'ın özel bir suretidir.

Jon- Nasıl

Gaffar- Hiçbir şeye benzemeyenle, her şeye benzeyeni koy tencereye, kaynasın. Buharı uçsun, dibinde kalan senindir.

Jon- O kadar azla yetineyim öyle mi?

Gaffar- "Eğer yemeğin pişmesi için sabredersen az bulacağını düşündüğün şey, belki ziyadesiyle fazla olacak. Yekpare görünecek ama çok parçalı olacak. Ye ye bitmeyecek, sevinçten deliye döneceksin. Tek nedir çok nedir, yeniden tarif edeceksin. Tarif edişine mi, tarifin bizzat kendisine mi daha fazla hayret edeceğini bilemeyeceksin".

Jon- İlla bütün zıtlıkları tasdik ettireceksin bana! Hiç açık kapın yok.

Gaffar- "Ancak bütün kapılar kapandığında yeni bir kapı açılır Jon. Hayrete duçar olan döner, durmadan döner. Öyle döner ki, artık başı dönmez olur, dönmenin kendisi olur. O zaman da hayret ortadan kalkar. .........İçinde döndüğün dairenin merkezine, hep aynı mesafede kalırsın. Nokta olursun........Güçlü olan genişler, yükselir, yayılır. Yani merkezinden uzaklaşır. O vakit de geriye dönmek, inmek, büzülmek ister. Bu böyle sonsuza kadar bir çember gibi devam eder gider. Sen çemberin neresindesin şimdi evlat?

Jon- işte burasındayım Gaffar, tam ortasında.

Gaffar- "İnsanda her türlü tanımın ötesinde yapılar var. Sadece akıp geçtiğini hisset. Onları kelimelere dökerek dondurma. Kendini geliştirmekten vazgeçip kendini aşmaya bakmalısın. Kendinden kurtulamazsan alim değil bilgin olursun. Dış dünyayı bilene dâhi, iç dünyayı bilene derviş derler. Derviş olmak için ölmeden önce ölüp yeniden doğmak gerekir. Bir şeye sahip olmayı dilememe zirvesine çıkmak gerekir."

Kitabın farklı bölümlerinde geçen ifadeler bir araya getirilip bütünleştirildiğinde ortaya çıkan bilgelik ve irfan, bizi hayata yepyeni bir gözle bakmaya ve sürekli akış içinde olmaya davet ediyor. İnsan bu alemde kendisinin bir nokta ve sıfır olduğunu idrak ettiği anda veya farkı fark etmediği bir kıvama gelip, bütün canlıları bir kaynaktan akan tecelliler olarak gördüğünde, ölmeden ölüp yeniden doğmuş oluyor. Yunus'un ulaştığı zirveden bakıldığında ise " yaratılanı severiz Yaratan'dan ötürü" hakikati tecelli ediyor.

Nasıl Tabende bebeklerin dünyaya gelmesinde annelere yardımcı oluyorsa, Sırrı'da varlığın anlamını çözmede yardımcı olacak anahtar kelimelerin, hayaline ve gönlüne düştüğü anda yara almadan aslına uygun şekilde doğmasına ebelik ediyor. Nefes romanının yazarı Nuriye Akman, bir yandan Tabende ile varlıkların doğum ebeliğine, Sırrı ile, düşünce üretiminin ebeliğine ışık tutarken, diğer yandan da kaleme aldığı eserle de postmodern çağın anlam krizine tutulmuş insanına, yeni düşünceleri ve geleneğin derin bilgeliğini tanıtan bir bilgelik ebesi olduğunu anlıyorsunuz.

Nefes romanında üç temel karakter üzerinden modern insanın unuttuğu bir dil ve anlam dünyası, tekrar gün ışığına çıkarılıyor. Romandaki karakterlerin her birinin kişisel bir hikayesi, bilinçaltı ve ortak kolektif bir öyküsü olduğu gibi, günümüzdeki her insanın da bir hikayesi, bilinçaltı ve kolektif arketipleri vardır. Nefes romanında farklı dil ve kültürlerde yaşayan ortak arketipler (dil, kelime ve ritüel) üzerinden insanlığın hallerine veçeşitliliği içindeki birliğine dikkat çekiliyor.

Kitabın içinde saklı bir başka mesaj ise, hak ve hakikatin tek ve aynı olduğunun vurgulanmasıdır. Çeşitlilik ve farklılığın, nefeslerin, seslerin renklerinin kelimelere farklı coğrafya ve kültürlerde, farklı şekillerde dökülmesinden, her yemeğin pişme süresinde, tohumların çatlama zamanında görüldüğü gibi insanların olgunlaşma zamanlarının farklı olmasından, insanların bu kelimeleri ve sesleri algılama ve idrak filtrelerinin çeşitliliğinden, içinde yaşadıkları sosyokültürel ve coğrafyanın çeşitliliğinden kaynaklandığı nefes roman ile merkezini ve huzurunu kaybetmiş postmodern insana yeniden ifade edilmektedir.

Her bireyin kullandığı diller farklı olduğundan, herkesin kemal noktası da farklı farklı olduğu, herkes kendisine verilen donanımlar ve kendinde tecelli eden esmalar üzerinden hakikate yolculuk yaptığı romandan alınacak önemli bir mesajdır(sh.248). Bu romanda ele alınan arketiplerin, ancak Jung psikolojisinin temel kavramları olan kolektif şuuraltı, arketipler, kompleksler kullanılarak çözümlenmesi gerekir. Bu da roman üzerinde en az bir doktora tezi çalışmasını mecburi kılar.

TAHLİL YAPILMASI GEREKEN BAZI KAVRAM VE CÜMLELER.

Kitabın değişik yerlerine serpiştirilen bilgelik sözlerinin her birisi ise, üzerinde saatlerce tartışılacak anlam derinliklerine sahip olmasına rağmen, romanın kurgusu içinde karakterlere söyletilip geçiliyor. İnsanın idrak kabları, idrak kabının genişliği, idrak noktaları, soru kupası, sırlı kapılar, sırlar yokuşu, üç delikten çıkan nefesin renkleri, Doğum Senfonisi, Ölüm senfonisi, külli heyula, Lübbül -Lüb, esrar, necva, samed gibi bir batında üç kelimenin doğması, Jon'un ölmeden evvel ölmesi, hafıza kapıları, Hüzün dili, kavuşmanın dili, aşkın aklın ve aksiyonun dili, maddenin dili. Ateşle yıkanmak.

Bunlar üzerinde düşünmek bir noktada okuyucunun kendisine ve farkındalık düzeyine bırakılmış. Örnek verirsek,

-Aydınlanma eş zamanlı olarak karanlığa düşmektir.

-Her şey ötekini ihtiva eder.

-Kelimeler ve kullandığımız dil, ruhumuza ait yansımaların göstergesidir.

-Ahirin perdesi, evveli örter, zahirin perdesi de, batını örter.

-Düşünceler sözcüklerde somutlaştığı anda ölür.

-Kelimeler, düşünceyi dile getirirken doğduğu anda ölmeye başlar.

- Öfkenin altında saklı merhamet(sh.172).

- Varolmadan önce varolmuş olana ne mutlu(sahife 61)."

-Ölmeden önce ölmek,

-Önemli olan yaşarken sahibine teslim olman (Bu ifade, dünyayı kesben değil, kalben terk et, dünyada ol ama dünyalı olma gibi derin bilgelik sözlerini zihne çağrıştırmaktadır.)

- Başlangıç neredeyse, sonda orada olacaktır. (kaos teorisindeki "başlangıç şartları, sonucu etkiler." kuralı.

-Allah'ın huzurunda gassalın elindeki meyyit gibi olmak;

-Kapılar açık olsa bile aramazsan bulamıyorsun açık kapıyı(sh.95).

gibi sözler, farklı kainat ve varlık modellerine dayalı olduğundan üzerinde master ve doktora tezleri yapılması gereken çok derin anlamlı vecizelerdir.

ROMANIN ARKA PLANINDA VAR OLAN EVREN ALGISI VE VARLIK OLUŞUM MODELİ

İslami kozmolojide varoluş hiyerarşisi ve varlık düzeyleri, birlikten çokluğa ve çokluktan birliğe doğrudur. İslami kozmoloji iki temel metafor olan ağaç ve kitap üzerine oturtulmuştur.

Ağaç mikro ve makro evrendeki varlıklar dünyasını temsil ederken, ağacın çekirdeği ve meyvesi de normo evren olan insanı temsil eder. İnsan, makroalemin küçültülmüş bir çekirdeği, tohumu iken evren, büyültülmüş insandır. İnsan ve kainat okunması gereken bir kitaptır. Kainat, dış uzayı (âfakı), insan ise iç uzayı(enfüsi) temsil eder. Toprak insanın beşeri yönünü, Allah'dan bir emir ve şuur sahibi bir kanun olan ruh ise,onun ilâhi olan aşkın-ölümsüz yönünü temsil eder. Her insan ruhu, özbenliğinde Allah'ın sıfat ve isimlerinin özel bir tecelli kombinasyonudur. İnsanın bu iki yönlü mahiyeti, nefsi ve vicdan mekanizmaları, çekirdek, anahtar benzeri, kıyas ölçeği olan ene (ego) isimli yapıda paketlenmiştir. Ene (ego) isimli çekirdeğin hangi toprak,su ve hava ile beslendiğine bağlı olarak kendisinden Tuba ve Zakkum ağaçları filizlenir. Egonun toprak ve nârı temsil eden yönü olan nefis filizlenir ve kişiye hakim olursa, oradan zakkum ağacı çıkar. Nuru temsil eden kalb ve vicdan boyutu inkişaf ettirilirse, Tuba ağacı çıkar. Zakkum ve Tuba ağaçları da cehennem ve cennetin meyvelerini taşırlar. Romandaki Nurnâr dede, Allah'ın celali ve cemali isimlerinin tecellilerinin birlikteliğini temsil ettiği gibi, ağaçla temsil edilen insanların iki çeşidini de zihinlerde çağrıştırır. Böyle üçlü alemden oluşan kozmolojide üç temel kitap vardır. Birincisi her şeyin takdir edilerek ilim diliyle yazıldığı kader veya lehvi mahfuz denilen İmam-ı Mübin kitabıdır. İkincisi, her şeyin irade, kudret ve hikmetle yaratıldığı ve harici varlık seviyesine çıkarıldığı kainatı ifade eden Kitab-ı Mübindir. Üçüncüsü ise, bu her iki kitabın bir neticesi olarak varlık sahnesine çıkan insanın, hayatı çözümleyebilmesi ve anlamlandırabilmesi, varoluşun sırlarını çözebilmesi için ona rehber, pusula ve yol haritası olarak gönderilen ve her iki kitabın ve insanın tefsiri olan Kur'ân-ı Kerim'dir. Büyük insanlık olan İslamiyet, insanileşmenin bütüncül ve dengeli yol haritasıdır. Tefekkür içden dışa, merkezden çevreye, yakından uzağa doğru yapılması gerekir. Nefes romanı, bu tefekkürü doğum ve ölüm üzerinden yaptırıyor. Kainatın küçük fihristi olan insanda da üç kitap vardır. Birincisi onun beşeri yönünü tanımlayan genetik (mizaç ve yaratılış) kitabı, ikincisi, onun şuuraltı kazanımlarıyla şekillenen benlik (ego) veya kişilik kitabı, üçüncüsü ise, içinde yaşadığı toplumun sosyo-ekonomik ve kültür yapısıyla şekillenen zihniyet kitabı. İnsan bu üç kitabın sınırları içinde kendini geliştirdiği ve iradesini kullanabildiğinden bu üç kitabın bilgisini de tahsil etmeye mecburdur.

Varlıklar varolma olasılıkları açısından romandaki üçlemelere uygun şekilde üç farklı kategoriye ayrılır. Birincisi, Allah'ın zâti sıfatlarından olan Vacib-ul Vücud, ikincisi bizlerin ve gördüğümüz, göremediğimiz yaratılan varlıkların kategorisi olan Mümkün-il Vücud, üçüncüsü ise olması imkansız ve muhal olan vücuddur. Varoluşu imkansız ve muhal olan varlıklar kategorisinde ise, Allah'ın ortağı, benzeri, zıddı gibi varlıklar yer alır. İnsan dahil yaratılan bütün alemler, mümkün olan varlıklar kategorisinde yer alırlar. Mümkün varlıklar, varlık ve yokluk alemlerinden, Varlığı Zorunlu ve Mutlak olan Yaratıcı tarafından "kün(ol)" emriyle sürekli yaratılırlar.Yaratılan, yaratılmakta olan bütün varlıklar, Tek, Zorunlu ve Mutlak varlık olan Allah'ın sıfat ve isimlerinin tecellileri olarak vardırlar. Yaratılacak olan mümkün varlıkların hepsinin ilmi seviyedeki varoluş kalıpları, motifleri, arketipleri, proğramları ilmi vücud olarak Lehvi mahfuz, İmam-ı Mübin denilen kader kitabında yazılıdır. Bu manada olmuş ve olacak her şey kader planında ilmi seviyede takdir edilmiştir. Kaderi programda takdir edilen şeylerin varlık düzeyleri, maddi varlık düzeyinde yaratılmadan önce, heyula veya misali (hayali varlık elbisesi, sureti) varoluş düzeyi olan misal (hayal) alemine düşerler. İnsanın zihin ve gönül dünyasına düşen ilhamlar, sezgiler, altıncı his, hayal dünyası, rüyalar, misal aleminin temas noktalarıdır. İnsan zihnine, hayaline, rüyasına, gönlüne düşen imgeler, semboller, manalar, ilişkiler, zihinde kelimeler ve cümleler şeklinde tesbit edilir. İnsanın hayaline ve gönlüne düşen bu manaları tesbit etme işlemine zihnin tasavvur (imgeleme ve sözcüğe dökebilme işlemi) gücü denir. Bu aşamadaki her şeyin varlık düzeyi misali suretler giymiş imgelerdir. Bundan sonra gelen aşama ise, harici,(somut, maddi)suret giymiş var oluş düzeyidir. Bu maddi yaratılış, ya insanın cüz-i iradesine bağlı veya ondan bağımsız olarak Allah'ın irade ve kudretiyle yaratılır. İnsan cüz-i iradesine bağlı olarak yaratılan fiillereden sorumludur. "İnsan iradesiyle tedbir alır, kader takdir eder. Kul ister, Allah yaratır. Takdir, tedbiri bozar. Allah isterse, kazayı iptal eder, kaderi tashih eder." Vecizeleri, böyle bir varlık ve varoluş felsefesine dayalıdır. İlmi ve misali seviyede varolan varlıkların maddi, cismani, harici varoluş düzeyine çıkışları, doğum olarak bilinir. Varlıkların ömür olarak tanımlanan belli bir süre maddi varoluş seviyesinde yaşadıktan veya tecelli ettikten sonra, misali ve ilmi varlık düzeylerine geri dönüşü ise ölüm olarak tanımlanır. Dolayısıyla varlıkların varoluşları, ve üçlü varoluş kategorilerindeki seyahatleri, tecelliler sürekli akış halinde olduğundan dairevidir.

İslami kozmolojideki bir başka önemli nokta ise, bu üç varoluş düzeyi yanında, üç tür mümkün kategorisinde varlıkların bulunmasıdır. Bunlar maddi (cismani, fiziki), misali ve ruhani, (melekuti, metafiziki) varlıklardır. Yaşadığımız alemde bu üç varlık kategorisi birlikte iç içe yaşarlar. Her varlığın da cismani, misali ve ruhani gibi çeşitli boyutlarıolabilir. Üç varoluş kategorisi ve varoluş algoritması, bu alemde ve insanda sürekli cereyan eder. Mesela genetik yapımızı depolayan döllenmiş yumurtanın içinde ilmi seviyede insanın biyolojik yapısı şifrelenmiştir. Her varlık, kendi genetik yapısının içinde var olan bilgiyle sınırlıdır. İkinci olarak insan da genetik yapıyla inşa edilen beden kalıbı içinde ruh dediğimiz, melekuti bir varlık misafir olarak yaşar. Zihin oluştuğunda, insan misal alemlerini zihninde gönlünde, hayalinde, rüyasında yakalayabilecek, görebilecek tesbit edebilecek donanımlara sahip olur. Doğum veya yaratılış dediğimiz olgu, imam-ı Mübin veya kader defterinde kalıpları ve proğramları, âyânı sabiteleri bulunan yapıların zaman şeridine takılmasıyla ilmi ve misali varlık düzeyinden, maddi(harici) varlık düzeylerine geçişidir. Bu geçişe nefes dediğimiz hayat verici iksir eşlik eder. Ölüm ise, harici varlık düzeyine çıkmış, maddi elbise giymiş insandaki ölümsüz ruhun, tekrar misali ve melekuti alemlere geri dönmesidir. Bu noktadan ölüm, yokluk değil, bir alemden diğer bir aleme geçiş kapısıdır. İlim denilen şey de ruhânî, melekuti, maddi, görünen varlıkların anlamlarının veya ilmi suretlerinin zihinde canlandırılması, tesbit edilmesi ve ilişkilendirilerek, dış alemin zihin aleminde yeniden inşa edilmesidir. Kainattaki bütün doğumlar, ölümler, varoluş ve yok oluşlar, Allah'ın binbir isminin her an yenilenen sonsuz tecellilerinden başka bir şey değildir. Romandaki Sırrı ve NurNar dede karakterleri, bu esmaların tecellilerini ve anlamlarını Tabende'ye, Gaffara, Jon'a öğreten kişilerdir. İnsanlar da var oluşlarının anlamını ya maddi varlıklar, yada ruh ve gönül düzeyinde arayabilirler. İnsan ya madde merkezli ya da vicdan-gönül merkezli bir hayat sürebilir. Romanda bu iki tür hayat arasındaki dengenin nasıl kurulabileceği ve bu dengedeki sapmalar Jon ve Gaffarın, mezarlıkların bakımı, köyün temizliği ve Gaffarın yaşadığı evde duş sisteminin yokluğu gibi diyaloglarında deşifre edilmektedir.

Nefes isimli romanda kitap ve ağaç metaforları üstüne inşa edilen İslami kozmoloji ekseninde oluşturulan kurgu ve karakterler, hayatın ve varoluşun farklı seviyelerini temsil etmektedir. Bu varoluş seviyeleri arasındaki ilişkiler, bağlantılar, esma tecellileri olarak tanımlanmakta ve romanın ana temasını oluşturmaktadır. Bu açıdan roman okunduğunda çok daha anlamlı hale gelmektedir. Zira romanda pek çok şey rüyalar üzerinden anlatılmakta ve karakterlere yaşatılmaktadır. Rüyalar ise, maddi alem ile melekuti alemler arasında bir geçiş köprüsü olan misal(hayal) alemlerinin önemli bir salonudur. Romanın yazarı Nuriye Akman zihninde, hayalinde ve gönlünde açtığı kapılardan görüntüde maddi birer fenomen olan doğum ve ölüm olgusunun, gerçekte, varlıkların melekuti, misali ve harici varlık düzeyleri arasındaki geçiş ve akışı sağlayan bağlantılar olduğunu ve bu bağlantının bir nefes alma ve vermeyle derinden ilişkili olduğunu, roman diliyle bizlere sunmaktadır.

NEFES ROMANININ ÜÇÜNCÜ BAKIŞ AÇISIYLA TAHLİLİ

Roman içinde kullanılan üçlemeler, varoluşun önemli kanunlarına çağrışım yaptıracak ölçüde çok yoğun kullanılmış. Romanda kullanılan rakamlar ya üç ya yedi yada dokuz olarak seçilmiştir. Bunun anlamı ise, varoluşun ağırlıklı olarak üçlü yapılar üzerinden inşa edildiği, her varoluş düzeyinde de, üçlü, yedili ve dokuzlu evre veya basamakların olduğuna dikkat çekiliyor. Her varoluşun tamamlanması için bu üçlü, yedili ve dokuzlu süreçlerin her birinin sırasıyla dairevi olarak tamamlanması gerekir. Kainatın üçlü, yedili, dokuzlu kategoriler üzerinden dairevi yapılar üzerinden çözümlenmesi, doğu ve batı bilgeliğinde olduğu kadar tasavvuf kültüründe de çok yaygın olup, farkları fark etmede kullanılan sistematik tarzıdır. İnsanın doğumuna kadar geçen dokuz aylık süre 3x3 şeklinde ifade edilen 3lü trimester olduğu gibi, insan embriyosundaki organlar, üç embriyonik tabakadan(ektoderm, mezoderm ve endoderm) meydana getirilir. İnsan egosu da bebekde üç yaşına geldiğinde kendini özne olarak belirgin şekilde hissettirir. İnsan kefenlenirken kullanılan bez de insanın üçlü yapısına uygun şekilde üç parçalıdır (sh.82). Doğum senfonisine eşlik eden sesler, yedi nota kullanılarak musikiye dönüştürülür. İnsanın biyolojik bedeni, baş, göğüs ve karın bölgesi olarak üçe ayrıldığı gibi, insanın yapısında da üç kuvve (şehevi, gadabi,akli) üç merkez (akıl,kalb ve nefis), üç bilgi edinme laboratuarı (Akıl(zihin), kalb-vicdan (gönül) ve nefis (aksiyon-eylem) vardır.

Tabende'nin ağzından anlatılan doğum senfonisi ve anları, modern bilimin yeni fark edip gündeme taşıdığı bebek sağlığının bebek doğmadan önce başladığı ve hamilelik süresince annenin yaşadığı deneyimlerin çocuğun benlik gelişimine etkileriyle zenginleştirilmiş ve çok güzel şekilde özetlenmişdir.

Eserin 58. sayfasında, dilsel çeşitliliğin ortadan kalkmasının zihnin ve kültürün gelişmesini sekteye uğratacağına dikkat çekilerek, küreselleşme rüzgarının yaşandığı günümüzde, yerel dillerin, ağızların ve kültürlerin korunmasının hayati önemine dikkat çekiliyor ve her kültürün her medeniyetin anlaşılmasının ancak dille ve o dilin kelime zenginliğiyle mümkün olabileceğine yer yer göndermeler yapılıyor. En önemlisi de, yeni bir medeniyet, yeni bir hayat tarzı için yeni bir dil ve kavramlar seti üretmenin gerekliliğine vurgu yapılmasıdır.

Sahife 63 de " kulların kalblerine minik idrak parçaları koyan Allah" ifadesi insan idrakinin çeşitliliğine vurgu yaparak, kalben idrak etmek, aklen-zihnen idrak etmek, bedenen tecrübi olarak idrak etmek gibi idrak boyutlarını zihne akıtıyor. Dolayısıyla eğitim ve öğretimde insanın üç idrak vasıtasını birlikte kullanmak gerekiyor ki, dengeli ve bütüncül bir öğrenme gerçekleşsin. Ayrıca sahife 63'deki "...hayatın muhteşem kaosunu kavramanın yolu, bu karmaşadan minik bir anlam parçası çıkarmaya, hiç değilse tek bir soruyu cevaplamaya uğraşırken çekilen acıdan geçiyordu...." ifadeleri ise, işe yarar çözümlerin, faydaların ve anlamların, çözümlemelerin ancak yaşanacak ekonomik, sosyal ve entelektüel krizlerle, çekilen fikir çilesiyle mümkün olabileceği hakikatine vurgu yapılıyordu.

Kapı içindeki kapılardan oluşan bir saraya benzetilen insanoğlunun eşyaya müdahalesi, şekil vermesi ya sözle-beyanla, ya keşifle-sezgiyle ya da halle-tecrübeyle gerçekleşiyordu.(sh. 85-86) Sözle eşyaya hükmetme ilmi ifadesi, insanı bilgi epistemiyolojisinin üçlü sacayağı olduğu hakikatine götürüyordu. İnsanın elde ettiği bilgiler ya beyani(sözel-tevatüre-tecrübeye) ya bürhani(akli ve delile dayalı) ya da keşfi(sezgisel ve irfani) bilgi modellerine dayalı olarak, nefis, akıl ve kalp laboratuarlarında üretiliyordu. Sahife 102 ve 103'de anlatıldığı üzere nefes bir Tın sesiydi. Tın ise hayatın kaynağı olan topraktı, candı, ruhdu. Yaratılış bir tınla başlamıştı. Tın aynı zamanda bir titreşimdi. Yokluk aleminden varlık alemlerine çıkarken duyulan bir nefes tınısıydı. Hu veya Kün sesiydi.

Sahife 105'de " sadece gözler kör olmaz, göğüslerdeki kalblerde kör olur."ifadesi insanda var olan ve köreltilmemesi gereken üç gözün varlığına da işaretler gönderiyor. İnsan tabiatına yerleştirilmiş biyolojik göz, akıl gözü ve kalb gözü, insandaki üç merkezi latifenin, organın kullandığı yapılardır. Nefis biyolojik gözü, zihin, akıl gözünü, his ise gönül gözünü kullanır. Bu üç gözün bakımı, kullanımı farklı gıdalarla olur. Sırrının dönüş yolunda üç kişiye rastlaması(sh. 107) ve alnında yanan üç kandil, insandaki üç kuvveden ve üç merkezden çıkan üç erdeme işaret eder. Bunlar duygu merkezinden çıkan iffet, fizik merkezinden çıkan cesaret ve zihin merkezinden çıkan hikmet olabileceği gibi, feraset, basiret ve siyaset veya aklı selim, kalbi selim, zevki selim olabilir. İnsanda bu üç kandil yandığında o insan kamil insan olma sürecine girer.

Ayrıca romanda aynaya bakan, hem ayna, hem de aynanın içindeki kişi olan Sırrı'nın ağaçlara düşkünlüğü, onun su, hava ve topraktan yapılmış bir ayna olmasına bağlanıyor. Toprak,su,hava karışımı tınlı topraktan (balçıktan) yaratılan insanın aynalık görevini yerine getirebilmesi için bir ocakta pişmesi gerekiyor. Mevlana'nın dediği gibi" hamdım. piştim.yandım, Elhamdülillah" deyişi, insanın insanlaşma süreçlerindeki üçlü süreci anlatıyor. Zira kömürden elmas haline gelmek, topraktan işe yarar bir kaba dönüşmek için ocakda pişmek ve yanmak gerekir. İnsanda pişmesi, yanması gereken üç parçadan biri akıl olup, bilim ocaklarında tefekkür kabiliyetinin inkişaf ettirilmesiyle, hikmet üreten kıvama gelmesiyle olgunlaşır. İkincisi kalb (gönül) olup, aşk (muhabbet) ocaklarında pişirilir. Üçüncüsü, beden(nefis) olup, o da aksiyon ve insanlığa hizmet ocaklarında, hizmette önde ücrette geri durma kıvamına gelinceye kadar pişirilir. İnsan bu ocakların her birinde pişerse, her birinden bir sır çıkar. İslam ahlakında bu sırlar, iffet-edep (gönül ocağında pişmekten), cesaret ve yiğitlik (aksiyon-hizmet ocağında pişmekten) ve hikmet (bilim ocağında pişmekten) olarak tanımlanmıştır. Bu üç sır birlikte çıkıp, kamil insan modeli ışığında hamur şeklinde bütünleştirildiğinde ise, adalet ve sırat-ı müstakim çizgisi ortaya çıkar. Bu açıdan karakterli, dengeli ve erdemli insan, ancak bu üç ocakta değişik seviyelerde pişmekle, yanmakla yetiştirilebilir.

Yazar sahife 33'de çok hoş bir ifade tarzıyla, insanın ilahi sesleri duymasının ancak kalb radyosunu açmakla mümkün olduğunu ve kalb radyosunu açmanın en uygun vakti olarak gecenin son üçte birlik kısmı olan sabaha karşı 03:00-06:00 saatleri olduğunu vurguluyor.Zaten seher vakitlerinde kalkıp ibadet etmek bütün tasavvufi geleneklerde yaygındır. "Alnının ortasındaki üçüncü gözün yağı bitmiş" ifadesiyle de yazar, insanın metafiziki alemlere açılmasında beynin nörokimyasal komposizyonunu hazırlayan Epifiz bezinden salınan melatonin, DMT ve pinolin gibi maddelerin varlığına da işaret ediyor. Biyolojik bilimlerde ve doğu bilgeliğinde, ışığa duyarlı olan epifiz bezi, üçüncü göz olarak tanımlanır ve epifiz aktivitesi gündüz-gece ritmiyle(ışık-karanlık çevrimiyle) düzenlenir. Karanlıkta aktif hale geçen epifizden salınan melatonin hormonu insanın uykusunu düzenleyen nörokimyasallardan biridir. Seher vakitlerinde uyanık kalmak veya dağlarda, yüksek tepelerde inzivaya çekilmek, epifiz bezinin aktivasyonunu tetiklediğinden insanın metafiziki deneyimler yaşaması, sezgi ve ilhamlara açık hale gelmesi daha kolay olmaktadır.

Kalb radyosu ile insan zihnine bir kapı açan yazar, aklın radyosu, nefsin radyosu, vicdanın radyosu gibi yeni ifadeleri türetmenize vesile oluyor. Her bir radyonun kendi bandından ve frekansından yayın yaptığını düşünürsek, insan fıtratında farklı radyoların varlığı ve bunların her birinin farklı sesler çıkardığını unutmamak gerekiyor. Yazar nefes romanında Jon karakterinde akıl radyosunun çok yoğun ve aktif kullanılırken, kalb radyosunun kapalı olduğuna işaret ediyor. Gaffar karakterinde ise, kalb radyosu çok açık ve aktif iken akıl ve nefis radyolarının yeterince aktif kullanılmadığını belirtiyor. Kurguda Jon ile Gaffarı buluşturarak birbirlerinin kapalı olan radyolarını açmalarının önü açılarak, doğu ve batı kültürleri arasındaki farklılıklara ve doğu-batı evliliğiyle her iki taraf için ortaya çıkacak kazanımlara da yer yer göndermeler yapılıyor. Jonun Gaffarın köyünde aradığı şey, kendi özünü keşfetme yolculuğu olduğuna da işaretler ediliyor (sh. 212).

Sahife 88'de kalblerin tanışıklığı ifadesi, şu hadisi akla getirmektedir. "Ruhlar toplanmış cemaatler gibidir. Önceden tanışanlar, bu dünyada iyi anlaşır ve kaynaşırlar. Tanışmayanlar ise anlaşamazlar." Buradan da insanın diğer insanlarla tanışmasının veya ruhların tanışık olmasının en az üç boyutda olabileceğini, açarsak, akılların tanışması, gönüllerin tanışması ve bedenlerin (nefislerin) tanışması şeklinde olduğunu görmekteyiz. Bu tanışmaların vesilesi ise, insandaki bu yapıların ihtiyaçları olan besinlerin sağlanmasında gerekli olan işbirliği ve yardımlaşmadır. Midenin gıdası, kalbin gıdası ve aklın gıdası birlikte verilmelidir ki, insanlar hayatlarında boşluk yaşamasınlar ve dengeli bir beslenme yaparak sağlıklı bir hayat sürebilsinler.

Romandaki ağaç metafor olarak insanı, orman da insan topluluklarını ifade eder. Çünkü İslami kozmolojide varlıklar dünyası bir ağaca benzetilir. Bu ağacın meyvesi ve tohumu, egodur(enedir). Her bir ene (ego) içinde iki tane ağacın potansiyel tohumu bulunur. Bu tohumlar Tuba ağacı veya Zakkum ağacının çekirdekleridir. İnsanın beslendiği toprak,su ve hava, hangisini yeşertiyorsa, o tohum çimlenir ve ağaç olur. Her ağacın meyvesi de kendine göre olur. Sırrıyı bulunca ağaçlar sırlarını söylediler. Her bir ağaç hem Allah'a ayna hemde O'na perde olduğunu ifade ederek, varlıktaki dualiteye ve çift fonksiyonluluğa, kuantum fiziğindeki dalga-parça birlikteliğine işaret ettiler. Ağaçlar Sırrı'ya hem ağacı hem de ormanı birlikte görmeyi yani hem parçayı hem de bütünü birlikte analiz etmeyi de öğrettiler. Bütün bu çıkarımları yapmamızı mümkün kılan " Ağaç sırrı ile insan sırrı, birbirinden bulutsu izler taşır."ifadesi sahife 92'de yer alıyor.

Sırrı, beyanın gücünü oluşturan kelimelerin enerjisi ve besleyiciliğiyle şekillenen dilin zenginliğini kullanarak sırlarını aktarmaktadır. Bu da insanı hemen Rahman suresinin ilk dört ayetinin anlamı üzerinde düşünmeye götüren bir ifadedir. Sh 114'de anlatıldığı gibi, sırrının sırrı beyanda, kelimelerin gücü ve zenginliğindeydi cümlesi, Rahman suresinin dördüncü ayeti, olan "İnsana beyanı (söz ve ifade gücü) öğrettik." ifadesiyle buluşuyordu.

Sahife 107 ve 108'de John's way başlıklı bölümde, Jon'un ölümü hatırlamak için teneşir tahtasına yatması, ölmeden evvel ölmenin anlamı üzerinde düşünmesi, ihlası kazandıran önemli bir uygulama olarak insanın idrak kabına akıyor. Amerikalı meşhur dilbilimci Jon'un Gaffar efendiye dersleri ise, kalb (gönül) merkezli imandan ziyade, nefis (beden) merkezli yansımaları olan islami değerlere, karaktere yaptığı göndermelerdir. Mezarlıkların bakımsızlığı ile ölüyü yıkama ve defin işlemlerine gösterilen hassasiyet arasındaki çelişkiler, temizlik ve çevre hıjyeni konusunda yaptığı hatırlatmalarla, mümin olmak ile Müslüman sıfatlarıyla donanmak arasındaki farklılıklara ve boşluklara dikkat çekilmesi, romanın çok önemli mesajlarından birini oluşturuyor. Zira fıtraten İslam olan, karakter eğitimiyle ve şuuraltı beslenmesiyle bunu koruyan Jon'un mümin olan Gaffar'a temizlik öğretisi, doğu ile batının bütünleşmesinden doğacak karşılıklı kazanımlara da dikkat çekiyor (sh 112).

Nurnâr dedenin köyün ormanına dikilen fideleri " Esmayla besleyin" ifadesi çok derin anlamlara sahiptir. Çünkü bu fideler, insanlık tarlasında yetişen çocuklardır (sh116). Her çocukta tecellieden Allah'ın esma ve sıfatları, birer mizaç, karakter ve kabiliyet havuzu veya profili olarak ortaya çıkmaktadır. İnsanda tecelli eden baskın esmalar, kainatın sırlarını çözebilecek anahtar külçeleri olarak insanın benliğine takılmıştır. Dolayısıyla çocukların eğitiminde, rehberliğinde ve kariyer planlanmasında dikkat edilecek şey, onlarda baskın olarak tecelli eden esmalara göre onları eğitmek ve yönlendirmektir. Bunun için İslam kültüründe "mizaç, meşrebi; meşreb de mesleği ve mezhebi belirler." prensibi, çocuk terbiyesinde ve mesleki yönlendirme de bir zamanlar çok önemli prensip ve yol gösterici olmuştur. Bugün de çağdaş işletmelerde kişinin mizaç, kişilik ve yetenek profilleri, posizyon, görev-iş tanımlarıyla örtüştürülerek kariyer planlaması yapılmaktadır. Dolayısıyla ağaçları esmayla beslemek metaforu, insanları kabiliyetlerine ve fıtratlarına uygun şekilde rehberlik ve iş vermek anlamını zihinlerde çağrıştırmaktadır. Ayrıca kelimelerin ve beyanların besleyiciliği ifadesi ilede her esmanın bir titreşimi ve tınısı olduğuna işaret edilmekte ve dua olarak söylenen esmaların insan ruhuna tesirine atıf yapılmaktadır. "Kalpler ancak Allahı zikr etmekle tatmin olur" ayeti ışığında, insan kendinde tecelli eden baskın esmaları dua olarak okursa, hem iç huzuru yakalayabilir hem de kendindeki kabiliyetlerin inkişafı ve doğru kullanımı için bir dua olur.

Sahife 124 de anlatılan Jon'un zihin rahmindeki kelimeler (aklın ürünleri) ile Sırrı'nın kalb rahmindeki ortaya çıkan bilgeliklerin(kalb ve gönül ürünleri) sentezine dikkat çekilmesi akıl ve kalb birlikteliğini çağrıştırmaktadır. Günümüzde en çok aranan şey de akılcı nedensellikle inanç gücünden beslenen sezgiselliğin birlikteliğinin sağlıklı sentezidir. Romanda yazar bunu Gaffar ile Jon'u ve her ikisini Sırrı ile diyaloğa sokarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Sahife 89'da anlatılan "İnsanlar, dairenin merkezinde değil, çemberinde yaşarlar. Hayatın belli bir döneminde merkeze yolculuk yaparlar." gibi ifadeler ise, doğrudan doğruya insanın makrokosmozdaki yerini, diğer varlıklarla ve Yaratıcı'sıyla olan münasebetini, benlik fanusundan çıkıp, başlangıçta sahip olduğu özbenliğiyle, ruhuyla tekrar buluşma yolculuğunu anlatmaktadır. Ayrıca çemberden merkeze doğru olan yolculuğun nasıl olabileceğinin arayışında olan Jon'a Gaffarın " Pergelin ayağı, daireyi tamamlamak için varoluşun başlangıç noktasına geri döner. İşin sonu, başıyla irtibatlanır." ifadeleri ise, Ene-gram isimli benlik analiziyle ışık tutulan benlik dönüşümünün veya özbenlikle uyumlu bir hayat sürmenin temel prensiplerini ifade eden son derece derin anlamlı sözlerdir. Jon'un rüyasında sorduğu sorular olan kafes ne sorusunun cevabı, benlik hapishanesidir. Pergel ne sorusunun cevabı ise, dış dünyaya verdiğimiz, zihni, hissi ve davranış temelli tepkiler ve cevaplardır. Sünnet ne sorusunun cevabı ise, çemberden merkeze doğru yapılacak seyahatte kullanılacak yol haritası ve pusuladır. Sırrı'yı ayağa kaldıracak üç kelime olarak zikredilen habbe (tane), nevat (çekirdek) ve hayy ise, çekirdek misal yapıdaki benliğe ve onu Tuba ağacını netice verecek şekilde diriltecek olan Hayy ve Kayyum ismiyle donatılmış Allah'a işaret eder. Hareketlerin yatay, dikey ve döngüsel olarak üçlenmesi ise, insanın benlik ve kişilik gelişiminin üç yönde olduğunu ima eder. Sırrı'nın nefesinin doğurduğu diğer üçlü kelime grubu ise sahife 107'de iksir, şustuşu ve lübbül-lüb olarak bahsediliyor. Bu kelimelerin işaret ettiği şeyler doğrudan doğruya insanın benlik sırlarına yolculukta kullandığı şeylerdir. İksir Kur'ân-ı Kerim, ile nefis ve ego mahiyetini deşifre eden Enegram bilgisidir. Şustuşu ise, nefsin tezkiye edilip arındırılması işlemlerine işaret eder. Lübb-ül Lüb ise vicdan ve kalbin hayat derecelerine uyanmadan hasıl olan ruhani zevklerdir.

Sahife 124'de çember isimli bölümde "merkezde lambanın yandığı uçsuz bucaksız çember, dairenin ortası şeklinde yapılan çember tasviri, merkeze en uzak ama hareketlerinde en az özgür olan insanlar duvarla kaplı olanlardır. Merkezden ışığı en az alan onlardır. Akıllarından soyunmadıkları için birer gölgeye dönüşmüşler." gibi ifadeler, benlik yapısını çözümleyen Enegram bilgisini zihinlerde çağrıştırıyor. H ve U harflerinden oluşan Hu kelimesi ise, İbni Arabi'nin insanı kamili tanımlarken kullandığı "Hüve la Hüve" "insan O-O değil" ifadelerini hatırlatıyor. Gaffar ve Jon'u çembere yerleştirdiğinizde, Gaffar, merkezdeki ışığa dönük kalbin sesini haykıran bir karakter olurken, Jon'da merkezdeki ışıktan istifadeyi engelleyen aklı öne çıkaran bir karaktere dönüşmektedir. Sırrı da gönlü merkeze dönük Gaffar ile çemberin dışında gönül penceresinden merkeze yönelmemiş ama aklı aşırı gelişmiş Jon arasındaki köprüyü kuran, kapıları fetih ederek açan, hayatın anlamını ve iç yüzünü deşifre eden bir karakter konumunda bulunuyor. Sahife 141'de çamurun şekillenip testi oluşturması (insanın idrak eden varlık konumuna gelmesi), odayıoda yapan şeyin boşluk olması (insanın sukunete, yalnızlığa, zihnini silkelemeye, boşaltmaya ihtiyaç duyması), sırrının kazandan çıkıp Jon'u dairenin içine çekmesi (gönül penceresinden merkezdeki ışığa yönelinmesi) gibi metaforlar, insanın mahiyetine ait çözülmesi gereken birer temsili ifadeler olarak çözümlenmeyi bekliyor.

Dilbilimci Jon bütün dillerin doğduğu ana dili araştırırken, Sırrı'nın bütün dillerin anası olan bir dile sahipmiş gibi konuşması, Jonu sırrı'nın üçlü gruplar halinde doğurduğu kelimeleri çözümlemeye sevk ediyor. Ve romanın sonlarına doğru (sh. 223) Jon, akılla çözümlenebilen dillerin dışında, farklı bir anahtar olan kalbin dilini keşfediyor. İç içe geçmiş iki daireden ve merkezdeki bir noktadan oluşan "Muamma" adını verdiği varoluş bilmecesini, Sırrı'dan öğrendiği anahtar kelimelerle çözmeye çalışıyorlar. Varlıklar arasındaki ilişkiyi ve Yaratıcı ile olan münasebetleri modelleyen dilimlenmiş ve iç içe geçmiş dairelerden oluşan muamma, varlığın hikayesinin şifrelendiği bir felek, benlik, varlık bilmecesinin çözümünün kodlandığı bilgelik tekerleği veya varlık alemindeki birliği ve bütünlüğü sembolize eden kutsal mandala gibi anlamları çağrıştıran zengin bir metafor.sh 227;253). Sahife 256'da ise muammanın aynı zamanda yaratılış ve doğumun temel alt yapı süreçlerinin algoritması olduğuna dikkat çekilerek madde aleminin dört unsuru olan su, hava, toprak ve ateş üzerinde duruluyor. Bu dört unsurdan üçü olan toprak, su ve hava, insanın beşeri mahiyetini (nefsini) oluştururken, ateş unsuru, nefesi, canı, hayatı ve enerjiyi temsil eder. Varlığın dört unsuru ile nefsin dört mertebesi arasında kurulan bağlantı ise, muammanın, insanın mahiyeti ve ego yapısının sırları ile bağlantılı olduğuna gizlice işaret etmektedir. Sırrı'nın üç el ateş etmesi ve açığa çıkan ses ile, muamma olan dairenin, Fettah isminin tecellisiyle çözümlenmesi ve Sırrı'nın muamma olan şeyin hakikatte kendi varlığı (enesi), iç konuşmaları olduğunu fark eder(sh.259). Sahife 234'de Jon'un bir daire etrafında döndüğünü idrak ettiği belirtiliyor. Ayrıca Sırrı nefesiyle de daire çiziyor(sh. 243). Bu da her şeyin aslına, başlangıç noktasına geri döndüğünü hatırlatıyor. Romanda ifade edildiği gibi, muamma, dervişlerin benlik sırlarını çözmede kullandıkları dokuz nokta bilgisini saklayan Derviş tacı da olabilir (sh. 255). Bu muamma üzerinde üçlü (akıl, kalb ve nefis) ve dokuzlu bölümler oluşturularak Sırrı'nın öğrettiği temel kavramlar yerleştirilebilir. Ayrıca "360 nefesle bir daireyi tam olarak turlamak" ifadesi de, benlik orbitallerinin dizildiği çemberin çevresini en az bir kere turlayarak kamil insan olma sürecine girileceğini ima eder. Benliğin oluşumuna katılan ve tasavvufta rüya analizlerinde kullanılan üç ana renk kırmızı, mavi ve sarıdır. Kırmızı, fizik merkezi (nefsi), mavi duygu merkezini (kalbi), sarı ise zihin merkezini (aklı) temsil eder. Manevi gelişim yolculuğundaki kişi, rüyalarında beyaz (renksiz) görmeye başladığında öz benliğiyle bütünleşmenin ilk işaretlerini almış olur. Soğanın kat kat kabukları gibi insan doğası da katman katmandır. Her bir katmanın dikkatlice kaldırılıp analiz edilmesi gerekir. Zaten muamma isimli dairenin merkezindeki gül, varlık ağacının en mükemmel meyvesi olan Hz. Muhammeddir (s.a.v.). O, çemberin çevresine dizilmiş akıl sahiplerinin öğretmeni, kalblerin sevgilisi ve nefislerin terbiye edicisi olarak insanlık dairesinin merkezindeki en büyük öğretmeni simgeler. Bir diğer açıdan ise dairenin merkezindeki nokta veya deşifre edilen Hayy ismi Allah'ın bir ismi ve sıfatı olduğundan diğer sıfatı olan Ezeli ve Ebedi Güneşi (Şems-i Ezeli) de temsil eder. Merkeze Allah'ı çemberede iç içe geçmiş halkalar halinde bütün varlıkları koyabilirsiniz.

Sahife 231'de su ile benlik arasında kurulan bağlantı, islami eserlerde görülen " buz parçası nevindeki enaniyetini Kur'ân kevserinden oluşan havuza atıp erit."ifadesini hatırlattığı gibi, benliğin başlangıçta su buharı gibi izafi bir varlığı olduğunu ve daha sonra sıvılaşıp, bulanıp, katılaşıp, buzlaştığı hususuna da göndermeler yapılıyor. Benliğin katılaşıp buzlanmasında en önemli faktör, şuuraltında ego fiksasyonları olarak depolanan alışkanlıklar olup, bunu yazar " Alışkanlık tatlı gelir insana kölelik bile olsa. Zihin otomatik pilota bağlandığından alışık olduğu şeyleri görür" ifadesiyle kristalize etmektedir. En tehlikeli ve öldürücü alışkanlık ise insanın kör noktasını oluşturan egosunun, (nefsin) alışkanlıkları vetutkularıdır.

Gaffar ile Sebuha'nın 23 yıl sonra buluşması ise, Kur'âN ayetlerinin tamamının iniş süresini çağrıştırarak, kainatta ve imanda derinleşmede genel prensip olan tedriciliği (yavaş yavaş özümseme) sürecini zihinlerde çağrıştırıyor.

Romanın sonlarına doğru (sh. 310) muammanın kayıp cümlesi bulunuyor ve romanın hamuru inşa ediliyor. "Toprağı su yoğurdu. Hakk nefesini havaya saldı. İnsan emre uydu. Ateşini aşk yıkadı. Ruhun uzayı, dünyanın cilvesiyle kol kolaydı."Toprak, su, hava ve ateş karışımından oluşan muamma, sanki eş zamanlı olarak romandaki karakterleri de temsil ediyor. Toprakla temsil edilen Gaffar insandaki fizik merkezini, Su ile temsil edilen Jon, duygu merkezini, hava (nefes) ile temsil edilen Sırrı ise zihin merkezini çağrıştıran üç karakter. Bunlar karılıp hamur yapıldığında ise hayata ve canlılığa uygun tınlı toprak gibi bir komposizyon kazanılıyor. Ateş ile temsil edilen Tabende ise, aşk, sevgi ve muhabbeti çağrıştırıyor. Tabende'nin ateşi olan ışık saçıcı sevgisi, toprak olan Gaffarı pişiriyor. Jon'un kalbi aydınlanıyor. Gaffar'ın mesleğinin yeni sahibi olarak köyde yaşamaya devam ediyor. Sırrı'nın kavanozdan alıp yuttuğu üç damla bal ise Allah'ın celali, cemali ve kemali isimlerinin tecellilerinden nasiplenmesi olduğu insanın zihnine düşen bir başka yorum.

Özetle, nefes romanı yüzlerce çağrışım ve temsillerle dolu. Birikiminiz varsa ve tefekkürden hoşlanıyorsanız, onlarca hakikate kapılar açıp, yaşamınıza yeni anlamlar ve boyutlar katmanız mümkün.

Yeni düşünceleri ve bilgelikleri mayalayan "Nefes"in yazarı Nuriye Akman'a Yüce Mevlam, hayırlı, bereketli uzun ömürler versin.

Get Adobe Flash player