Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Faruk Turgut] - Romanların vârisleri babalarına her gün dua ediyor

Nuriye Akman

Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür Sanat Vakfı tarafından bu yıl ilk kez düzenlenen İsmail Cem televizyon ödülleri geçen hafta açıklandığında, dört ödül alan Hanımın Çiftliği dizisinin yapımcısı, Gold Filmin sahibi Faruk Turgut sonuçlara büyük tepki verdi. Organizasyon komitesi ile dokuz ödül alan Ezel dizisinin yapımcılarıyla organik bir bağ olduğunu, jürinin mesleki birikimini yetersiz bulduğunu ifade etti.

Faruk Turgut'la hem bu konuyu, hem de dizi dünyasının farklı yönlerini konuştuk. Hanımın Çiftliği'nde Muzaffer Dinçaslan'ın katili olarak kimi seçtiklerini de merak ettim. Tahminim tutmadı. Fakat söyleşiden sonra büyük bir tesadüf eseri, katilin kimliğinin açıklandığı bölümün senaryosuyla göz göze geldik. Bir masanın üstündeydi. Kağıt destesini elime dahi almadan ilk sayfayı okudum. O anda başlığım hazırdı: "Katili gördüm." Fakat eve dönüp vicdanımla baş başa kaldığımda bunu açıklamanın etik olmadığına karar verdim. Hem zaten romanın aslına sadık kalınmamış, bunun ne önemi var diye düşündüm...

İsmail Cem ödülleri açıklandığında siz ve Mehmet Aslantuğ sert bir tepki verdiniz. Ezel dokuz, Hanımın Çiftliği dört ödül aldı. Bu muydu sizi sinirlendiren? Ödül skoru tersi olsaydı, yani kazanan siz olsaydınız yine de bu eleştirileri yapar mıydınız?

Bu kadar ağır eleştiriler yapmazdım herhalde. Gerçekçi olmakta fayda var. Çünkü dokuz ödül alan bir adamın kalkıp da böyle olumsuz organizasyona veya yapılan haksızlıklara tepki vermesi çok da inandırıcı olmazdı. Aslında bizim bütün tepkimiz başka şeylere. Bu sektörün ciddi anlamda böyle bir ödül sistemine ihtiyacı olduğunu ben hep düşünüyordum. Yurtdışında Emmy ödülleri var. Sinemanın bir sürü festivali var. Bizde özellikle dizi sektörünün böyle bir organizasyondan mahrum kalması, sektör çalışanları adına sıkıntılı bir durum yaratıyordu.

Hem İsmail Cem adına hem İstanbul dışında, hem sektörün dışından birilerinin bu organizasyonu yapıyor olmaları bizi ümitlendirmişti. Bu anlamda elimizden geldiğince bütün desteği verdik. Eğer Hanımın Çiftliği'nin olmadığı bir organizasyon, bir drama yarışmasının hiçbir inandırıcılığının olmayacağı ortada.

Yani siz katılarak onlara bir lütufta mı bulunmuş oldunuz?

Hayır ben meşruiyet kazandırıyorum. Bu dalda ön jüri beş tane aday belirledi. Bu beş adaydan biri Aşk-Memnu, biri Ezel, biri Hanımın Çiftliği, biri Kasaba, biri de Kapalı Çarşı. Özellikle Kasaba ve Kapalı Çarşı yapımcıları bu organizasyonda gördükleri bazı olumsuzluklar üzerine yarışmanın olacağı 24 Nisan tarihindeki organizasyona katılmama kararı aldılar. Ve hiçbir oyuncularını göndermediler.

Siz neden katıldınız?

Açık ve net konuşayım. Hanımın Çiftliği gibi bir diziyi kim ne olursa olsun kolay kolay görmezlikten gelemez diye düşündüm. Kendimden emin olarak ve biraz da kendimi şartlayarak ben oraya gittim. Sonuçlarından aşağı yukarı emindim. Çünkü diğer işlerin konumunu da, kendi işimin konumunu da biliyorum. Ama oraya gittikten sonra organizasyon komitesinin her prodüksiyon şirketine aynı mesafede davranmadığını gördüm.

Nasıl görüyorsunuz bunu?

Şöyle gördüm: Bizden özellikle aday olan oyuncularımızın dışında kimsenin oraya getirilmemesi konusunda özellikle ricada bulunuldu. Ben yalnız ve yalnız aday olan arkadaşlarımla oraya gittim. Ama bizden çok sınırlı bir katılım varken özellikle Ezel oyuncularının teknik ekibinin tamamına yakınının orada oluyor olması bende bir soru işareti oluşturdu. Sonra bunu organizasyon komitesi ile paylaştım. "Bizim bilgimiz dışında, bu arkadaşlar biz davet etmeden buraya geldiler" denildi. Ama bana göre bu insanların davet edilmeden Merdan Palas gibi bir otele gelmesi, iki gün orada konaklaması, sonra o gece en ön masalarda oturarak o organizasyonu takip etmesi bana çok da böyle kendi iradeleriyle oraya gelmiş gibi görünmedi.

Asıl eleştiriniz jüriye oldu. Mesleki birikiminin olmadığını, jüride görüntüyü değerlendirecek kimsenin olmadığını söylediniz. Pardon ama bunları önceden bilmiyor muydunuz?

Kesinlikle bilmiyordum. Bana organizasyon komitesinin daha önce söylediği şöyle bir durum vardı: Biz bunu iki aşamalı yapacağız. Bir ön jüri olacak, sonra ikinci büyük bir jüri olacak. Ön jüride özellikle medyadan, hani medyanın televizyon muhabirlerine ağırlıklı olarak oraya koyacağız. Televizyonla birebir ilgili insanlar bu işin içinde olacak. Ve onlar beşer tane aday belirleyecek. Sonraki aşamayı tamamen daha farklı, daha büyük bir jüriyle iletişim fakültelerinin ve üniversitenin oyunculuk bölümlerinin hocalarından oluşan, çok da sektörün inceliklerini bilmeyen bir jüri tarafından bu değerlendirmelerin yapılacağı ve jürinin de açıklanmayacağı söylendi.

Ne olursa olsun, jürinin kararına saygı duymak gerekmiyor mu?

Tabii ki her jürinin göreceli kararları vardır. Ben buna saygı duyarım. Ben her türlü kategorideki sonuca kayıtsız şartsız tamam diyorum. Jürinin takdiri diyorum. Ama temelde bir tek şeye çok ciddi anlamda itiraz ediyorum.

Görüntü yönetmenliği!

Evet. O da neden? Yani insanlar tamam takdirlerini öyle kullanmışlardır saygı duyuyorum. Ama görüntü yönetmenliği meselesi çok göreceli bir şey değil. Somut bir şey. Hani iki kaseti televizyona taksalar, insanlar oturup baksalar ikisinin arasındaki farkı çok net anlarlar.

Ezel ile Hanımın Çiftliği'nin görüntüleri arasındaki en temel fark nedir?

Biz bu diziye başlarken şöyle bir iddia ile yola çıktık. Sinemayı televizyona taşıyacağız. Ve bunun için de biz sinemada kullanılan objektiflerle bu diziyi çekmeye karar verdik. Yani biz şu anda Türkiye'de yapılan diğer diziler gibi video kameralar hani önündeki objektifle biz bu diziyi çekmiyoruz. Ben her hafta bununla ilgili aşağı yukarı çok ciddi bir ödeme yapıyorum. Ve bütün objektif setlerini setimde kullandırtıyorum. Her plan, her sahne belirli objektif açılarına göre çekiliyor. Şimdi bunu fark edemeyen, bunu algılamayan bir jüri tarafından bu işin görüntü kalitesinin değerlendirilmesine şiddetle itiraz ediyorum. Bunu en sıradan seyirci bile fark eder diye düşünüyorum. Çünkü koyduğunuzda bunu görüyorsunuz. O zaman ne anlamı kalıyor? Yani benim bu kadar ek maliyetler altına girmem, bu kadar özenli çalışmam, bu kadar yani milletin 50 kilowatt ışıkla yaptığını ben 100 kilowatt'la yapıyorsam, yani insanlar normal kameralarla çekerken ben objektiflerle çekiyorsam ve bu fark edilemiyorsa, o zaman diyorum ki, buranın mantığı ile ilgili ciddi bir problem var. Jürideki arkadaşların bu işe ciddi anlamda zaman ayırıp ayırmadığını, kaç bölüm seyrederek bu değerlendirmeleri yaptıklarını, hangi etkiler altında kalarak bu kararları verdiklerini sorguluyorum.

11 JÜRİ ÜYESİNİN SADECE DÖRDÜ DOĞRU

Jüride sizin ölçülerinize uyan kaç kişi var?

Ezel Akay var yönetmen. Tabii ki tartışılmaz, bu işi bilmediğini iddia edemem. Ama Ezel Akay'ın televizyonla ne kadar bağı ve ilgisi olduğunu cidden tartışırım. Acaba zamanı var mı? Haftanın beş günü neler oluyor neler bitiyor, hangi diziler yayınlanıyor, cidden bunların sonuçları ne diye böyle bir zamanı var mı, bu konu ile ilgileniyor mu? Atilla Özdemiroğlu, müzisyenliğine saygı duyduğum, Türkiye'nin önemli müzik adamlarından biri.

Ama sinemacı değil diyorsunuz.

Hayır, sinemacı Atilla Özdemiroğlu. Bir sürü sinema filmi yapmıştır. Kişiliklerine, mesleki kariyerlerine hiçbir itirazım yok. Ama televizyonla olan bağlarına ve cidden o yarışan dizilerin kaç bölümüne baktıklarını ve neye göre değerlendirdiklerini ciddi anlamda sorgulamak gerektiğine inanıyorum.

Yani 11 kişinin kaçı istediğiniz kriterleri taşıyor?

Dört kişi taşıyor. Yedisini ciddi anlamda tartışırım. Çünkü ben bile tanımıyorum. Bakın, Ayşe Lebriz tanımıyorum. Fatih Enes Ömeroğlu tanımıyorum. Mehmet Özkundakçı tanımıyorum. Yüksel Aytuğ, tamam, Sabah'ın sinema ve televizyon sayfası eleştirmeni. Ama hani ne kadar objektif olur tartışılır. En temel sorun, Mehmet Güler, Habertürk'ün televizyon sayfasını düzenleyen arkadaş. Hani her hafta Ezel fanatiği olduğu konusunda sayfalarca yazı yazan.

Olabilir, ne var bunda?

Objektif olması mümkün mü yani?

Ama Hanımın Çiftliği fanatiği de olabilirdi.

O zaman olamaz jüride. Ben ona da itiraz ederim. Hanımın Çiftliği ile gönül bağı olan birinin o jüride olmaması gerekiyor.

İmkansıza yakın bir şey istiyorsunuz. Hem bunların kaybeden tarafından ifade ediliyor olması, iddianın değerini ister istemez düşürüyor mu?

Haklı olabilirsiniz. Ama duygularını bu yarışmadan çok önce ifade etmiş, bu konuda cidden hani Türkiye'de en büyük televizyon olayının Ezel olduğunu söyleyen bir arkadaşımızın o jüri içerisinde oluyor olması ciddi anlamda bu jürinin yapısı ile ilgili bazı şeylerin sorgulanma ihtiyacını doğurur diye düşünüyorum.

KELEBEK ÖDÜLLERİ İNANDIRICI DEĞİL

Neden ille de ödül almak-vermek gerekiyor?

Çünkü işin motivasyon yanı var. İnsanların kim daha iyi iş yapıyor, kim daha kötü yapıyor gibi mukayeseleri rahatlıkla yapabilmek için de böyle elit, mesleğinin zirvesine gelmiş bir zümre tarafından bu işin değerlendirilmesinin doğru olacağını düşünüyordum.

Bu sektör için başka da yarışma yok zaten, değil mi?

Yok. Bu ilk. Bundan üç dört yıl önce Tercüman Gazetesi Turgay Bey'e ait olduğu dönemde İnci ekiyle ilgili bir organizasyon yapıldı. Ama sektör adına hiçbir inandırıcılığı olmadı. Bir kere yapıldı ve bitti. Bir de malum Altın Kelebek var. Ama Altın Kelebek'in Türkiye'deki oluşum mantığı sektör adına çok da inandırıcı olarak algılanmıyor.

Arkasında Hürriyet var diye mi?

Evet. Yani Doğan Grubu'nun sonuçta yayın organı. Doğan Grubu'nun televizyonları var. Doğan Grubu'nun, özellikle Kanal D'nin ve Star'ın o sene yapacağı işlerin tanıtımına dönük bir yapı oluşuyor. Herkese eşit mesafeli olmuyor. O yapı da sektörde inandırıcı bulunmuyor.

Sizin yaptığınız işlerden herhangi biri Altın Kelebek'te ödül aldı mı?

Hayır, almadı. Ama bu sene Hanımın Çiftliği ile alabilirim büyük bir olasılıkla.

O zaman oradan alacağınız ödül de sizin için çok kıymetli olmayacak.

Çok önemli olmayacak. Çünkü benim için çok fazla bir şey ifade etmiyor. Ben bugüne kadar da niye Altın Kelebek almadım yahut ben niye aday olmadım diye hiç düşünmedim. İnandırıcı da gelmedi bana açıkçası.

Genel olarak Ezel dizisi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Çok iyi bir dizi. Ve çok emek verilerek hazırlanan bir dizi. Oyuncuların hepsi çok kaliteli.

Kıskanıyor musunuz yoksa o diziyi? Keşke ben yapsaydım bu diziyi mi diyorsunuz?

Ben yapmazdım. Ben Ezel'in başarısını kıskanacak durumda da değilim. Çünkü benim dizim reyting olarak onun iki katı. Benim dizim ondan hem reyting anlamında, performans anlamında, hem de 27. bölüme gelmiş olmasına rağmen her kategoride her hafta birinci.

Hanımın Çiftliği Ezel'i döver mi yani!

Hayır. Ben niye yapmam? Bir defa ben özellikle son üç yıldır Faruk Turgut olarak kendime farklı bir misyon biçtim. Mümkün olduğunca daha bizden, daha özgür, daha bizim insanımızı anlatan ve Türk aile yapısı içerisinde çok da sırıtmayacak, gencin de, orta yaşlının da, yaşlının da kendine ait içinde bir şeyler bulacağı öyküleri çekmeyi tercih ediyorum.

Yani bir ahlaki kaygınız mı var?

Yok, ahlaki kaygım yok. Türk toplumunun genel değerlerini az çok bilerek, o değerler içerisinde bazı şeyler oluşturmaya özen gösteriyorum. Yani son üç yıldır Annem'le başlayan, sonra Hanımın Çiftliği ile devam eden süreçte mümkün olduğunca yani bu değerleri muhafaza eden, hani Türk insanını rahatsız etmeyecek, rencide etmeyecek ve onların öykülerinin içinde anlatıldığı işleri tercih ediyorum. Ve bu anlamda da benim felsefem şu: Teknik kalitesi çok yüksek olacak. Oyunculuk standartları çok yüksek olacak. ve çok özel işler yapmanın derdindeyim.

Ezel'de bu dedikleriniz yok mu?

Ezel bir defa çok bizden bir öykü değil. Artı özgün değil. yani Monto Kristo Kontundan uyarlanmış. Artı içinde Ömer Hayyam'dan, Nazım Hikmet'ten, Şekspir'den alıntılar yapılarak diyaloglar yazılmış. Ve bir de Lost'un etkisi çok ciddi anlamda hissediliyor. Bana biraz hafif taklit gibi geliyor. İlk başlarda da çok büyük keyifle seyrediyordum, üç dört bölümde. Cidden cesaretlerini, mantıklarını anlamak adına çok yakinen de takip ettim. Ha bir de bana televizyonda çok doğru gelmeyen bir yapısı var.

Nedir o?

Flashback'lerle geriye dönük bir şey anlatılıyor ki hani bu televizyonda çok ta tutan bir durum değildir.

Ama Lost'ta tuttu, burada da tuttu.

Pek tutmadı. Bir dizinin altı bölümüne, yedi bölümüne bakıp karar vermemek gerekiyor.

Tutmadığını nasıl söylüyorsunuz?

En son reytingine bakın. "Türk Malı dizisi Ezel'i geçti. Geçen hafta dokuz buçuk Ezel. Yani bir dizi 15, 16'dan başlayıp, 9 buçuğa düşüyorsa burada sorunlar var demektir.

Neden düştü reyting?

Çok bulmaca çözdürüyor. Fazla sorguluyor. Ne olduğunu anlamakta, ciddi anlamda zorlanıyorsunuz. Türkiye'de eğer dizi yapıyorsanız, kadın-erkek ilişkisini merkeze koymadığınız zaman işiniz zora gelir. Şimdi orada çok erkek dünyası anlatılmaya başladı. Erkeklerin dünyası, erkeklerle ilgili meseleler, bunlar çok öne çıkmaya başladı. O da direkt kadın seyirciyi geriye çekmeye başladı. Dikkat edin kadın seyirci yavaş yavaş Ezel'i bırakmaya başladı ki bence kolay bir akşamda oynuyor, karşısında çok güçlü bir rakibi yok.

Türk halkı daha basit kurguları mı izlemek istiyor?

Kendini içinde göremediği, kendinden, kendiyle o karakter arasında bir bağlantı kuramadığı anda reddediyor. Hanımın Çiftliği'nin en büyük başarısının da karakterle seyirci arasında belirli bir duygusal bağın oluşmasından ötürü diye düşünüyorum ben.

ORHAN KEMAL DİZİYE NOT VERSE?

Orhan Kemal mezarından kalksa ve bu diziyi izlese romana sadakat açısından on üzerinden size kaç verirdi?

Bence yedi numara verirdi.

Bana göre beş verirdi.

Orhan Kemal'in kitabını alıp bir sinema filmi yapsanız kitaba birebir bağımlı kalırsınız. 90 dakikada da kitabın bütün özelliklerini seyirciyle buluşturursunuz. Ama sonuçta şunu göz ardı etmemek gerekiyor. Her hafta 90 dakika seyirciye bir şey anlatacaksınız. Ve bu 90 dakika içerisinde seyircinin duygularını hep hareket halinde tutacaksınız. Hep merak ettireceksiniz. Hep gereceksiniz, heyecanlandıracaksınız. Bunun için de bir sürü şey yapmanız gerekiyor. Yani bunlardan vazgeçip, kitaba bağımlı kalıp kitabın birebir dediklerini anlatmaya kalksanız seyirci o diziyi seyretmez.

Ben birebirden bahsetmiyorum. Mesela Kemal karakteri. Romanda ölüyor. Siz onu öldürmediniz. Ve ana karakterlerden biri olarak yaşamaya devam etti. Halide karakteri yok, Kemal ile öyle bir ilişki yok romanda. Bunları uydurdunuz, eklediniz. Pişmiş bir yemeğe soğuk su kattınız. Romancının öldürdüğünü siz yaşatıyorsunuz...

Ama Ben de dizinin en başrol oyuncusunu, Türkiye'de hiçbir dizi yapımcısının cesaret edemeyeceği şeyi gönül rahatlığıyla yapabilme cesareti gösterdim. Muzaffer'i öldürdüm.

O daha önce ölecekti. Orhan Kemal olsa "Sayın Turgut, ben onu en başta öldürdüm. Sen şimdi bana lütufta mı bulunuyorsun?" demez miydi?

Biz kitabı birebir dizi yapacağız iddiasıyla yola çıkmadık ki. Edebiyat uyarlamalarının şöyle bir mantığı olur: Esinlenmeler ve mümkün olduğu kadar sadık kalarak yapmak.

O zaman jenerikte yazacaksınız. Orhan Kemal'in şu kitabından esinlenilmiştir diyeceksiniz. Bilmem kimin ölümsüz eseri diye yazdığında, ona sadık kalacaksınız.

Ama temel bir şeyi de tespit etmek lazım. Orhan Kemal için en temel karakter kim?

Güllü tabii ki.

Güllü'nün yapısında bir değişim var mı? Yok. Yani kitap özetle şunu anlatır: Fabrikada çalışan, ailesi tarafından ezilen, hiçbir şeyde de insan yerine konmayan bir kızın sıfır noktadan başlayıp en tepe noktaya çıkma mücadelesini anlatır. Ve 1950 Türkiye koşullarında bu yapılır. Ben kimsenin yapamadığı bir şeye cesaret edip, 1950'yi birebir Adana'da kurdum mu? Kurdum. Gerçeğine birebir uygun kurdum mu? Kurdum. Çiftliğini kurdum mu, fabrikasını kurdum mu, Giritli meyhanesini kurdum mu, sokağını kurdum mu? Her şeyi kurdum.

Buna karşın da diğer karakterlerle oynadınız.

Oynamak zorundaydım. Eğer bu karakterlerde oynamasaydım, sırf Güllü üstünden hikâyeyi akıtsaydım, yani kitaba birebir uyup, Kemal'i üçüncü bölümde öldürseydim, Muzaffer'i sekizinci bölümde öldürseydim, bu dizinin 13 bölüm bile olma şansı yoktu. Ünal Küpeli'nin TRT'ye yapmış olduğu dizi altı bölüm, zar zor çıkarmış bu kitaptan.

Yani para kazanmak için kitabı bozmak lazım!

Televizyonun mantığı şu: Yaptığınız yatırımın geriye alabilmek için dizinin mümkün olduğu kadar uzun olması gerekiyor. Yani biz Adana'ya çok ciddi bir yatırım yaptık. O yatırımın geri dönüşü içinde en az iki yıl o dizinin devam etmesi gerekli.

Galiba katili de değiştirdiniz. Çünkü kitaba göre katil Habip. Ama zannediyorum Halide'nin eski nişanlısıyla öldürtüyorsunuz.

Hayır. Reyting almak içinde televizyonda bazı şeyleri yapmak zorundasınız. Biz de bunu yapıyoruz. Bakın, kaç haftadır insanlara sorduruyor, şöyle veya böyle, katil kim?

Katili söylemeyeceksiniz tabii.

Herkes şaşıracak. Yani ben bunu sordurabiliyorsam, insanların arasında böyle bir tartışmayı yaptırabiliyorsam, internet siteleri bununla ilgili bir sürü anketler düzenliyorsa, insanları öyle veya böyle bu işle meşgul edebiliyorsam demek ki burada önemli bir şey yapılıyor.

Romanın katili sizin katiliniz değil yani.

Değil. Habip sonuçta kahvede oturan bir adam. Muzaffer'i öldürmesi için sebep yok.

REŞAT NURİ'NİN, ORHAN KEMAL'İN ÇOCUKLARI

Özetle, jenerikte Orhan Kemal'dan esinlenilmiştir diye yazmak işinize geliyor mu, gelmiyor mu?

Orhan Kemal bir marka ise, ben bu kitabın telifine her hafta çok ciddi paralar ödüyorsam...

Ciddi paradan kasıt ne?

Her hafta reytinge göre para alınıyor. Belirli bir alt limiti var. O alt limit aşağı yukarı iyi bir para. O paranın üstünde reyting değerlerine göre, çünkü bizde kanaldan öyle alıyoruz. Reytingimiz ne kadar yüksekse kestiğimiz fatura da o kadar yüksek oluyor. O kesilen faturanın karşılığına göre Orhan Kemal'in ailesi de buradan çok ciddi bir gelir elde ediyor.

Nedir o rakam?

Ortalaması herhalde bölüm başında yedi buçuk milyara filan geliyor. Ayrıca Orhan Kemal'in ismini tekrar yeni kuşaklarla buluşturuyorum. Orhan Kemal'in bir sürü kitabı yeniden satılıyor. Çok ciddi bir getirisi var. Mesela Aşk-ı Memnu ile Yaprak Dökümü'nün yazarlarının varisleri de çok ciddi paralar kazanıyorlar. Reşat Nuri'nin çocukları herhalde babalarına her gün dua okuyorlar.

Ceplerine iyi para girdiği için babalarının deformasyonuna müsaade ediyorlar yani.

Bu fikrinize katılmıyorum. Roman deforme olmuyor. İsteyen romanı alır okur. Bu vesileyle de romanların satışı en az beşe, altıya katlıyor. Hanımın Çiftliği'ni herkes unutmuşken şu anda tekrar on altı, on yedinci baskı yaptı. Orhan Kemal'in bütün kitapları şu anda tekrar gündeme geliyor. Her hafta Orhan Kemal'in ismi televizyonda zikrediliyor. Ve bundan daha güzel bir şey olmaz. Ve yeni kuşaklarla da buluşturuyoruz.

ÖZGÜ NAMAL'A DENEME ÇEKİMİ YAPTIK

Bu projeye 1 milyon dolar harcadığınız yazıldı, çizildi. Buna karşılık ne kadar kazanıyorsunuz?

Ben bir şey kazanmadım. Ben hala 500 milyar içerideyim. Bu benim otuz yıllık meslek hayatımın en top noktası. Türkiye'de dönem dizisinin hangi mantıkla çekilebileceğini sektöre gösterebilmek adına kendimce böyle bir yola çıktım. Bu işin oyuncu seçimleri sekiz ay önceden başlıyor. Bütün bu oynayan oyuncular en az dört kere audition'dan geçerek o sete gittiler. Hiçbiri tesadüf değil.

Audition, yani deneme.

Bir daha deniyoruz, bir daha deniyoruz, şöyle deniyoruz, böyle deniyoruz. Herkesle bire bir deneme çekilerek insanlar o sete gitmiştir ki Türkiye'de hiçbir dizide böyle şey yapılmaz.

Özgü Namal ile Mehmet Aslantuğ hariç herhalde.

Mehmet Bey tabii ki hariç de, Özgü'ye bile biz audition yaptık.

Özgü Namal'la ilgili nasıl bir endişeniz vardı ki? Çünkü sinema filmlerinde müthiş.

Özgü'nün oyunculuğunu tartışmak anlamsız. Zaten ilk günden beride bu projenin doğru kastının Özgü olduğunu her fırsatta söylüyoruz. Ve burada İrfan Bey'in hakkını yememek gerekiyor, kanal D'nin müdürü. İlk günden beri bu proje ona gittiğinde bunu Özgü'den başka Türkiye'de oynayacak oyuncu yoktur, diyordu. Ama bizim kendimizce, üç kitabı birleştirdik. Vukuat var, Hanımın Çiftliği, arkadan da Kaçak....Şimdi bu üç kitabın oluşumundan oluşan bir proje olduğu için Vukuat Var'da hiçbir problem yoktu, Özgü ile ilgili. Ama Hanımlık sürecinde acaba Özgü ne kadar gerçek ve inandırıcı olur diye bazı kaygılarımız vardı.

Ama Özgü müthiş bir performans gösteriyor.

Cidden orayı da çok başarı ile halletti. Onun için başta ufak hani deneyelim görelim, saçını görelim, fiziğini görelim, kamerada nasıl görünüyor dedik. Ve onlara baktık. Demin sordunuz. Şu anda 500 milyar içeride oluşum kendimle ilgili yanlış bir hesaptan mı kaynaklanıyor? Öyle bir şey yok. Ben bunu bilerek yaptım. Çünkü Türkiye'de hiçbir dizinin ön hazırlığına cidden 1 trilyon 540 milyar lira para harcanmaz. Ben böyle bir parayı Adana'nın dağına, taşına gömdüm. Çok da büyük bir risk aldım. Sonuçta bu para geri dönmeyebilirdi bana. Allah korusun bu dizi tutmasaydı, benim yaptığım bütün bu harcamalar çöp olacaktı. Ama hani ben çok inandım, çok güvendim. Otuz yıllık mesleki birikimimin sonucunda farklı bir şey yapayım, bu benim portföyümde özel bir iş olsun diye buraya bütün birikimimi yatırdım.

Dizi ne kadar devam edecek?

Bu diziyi yaparken iki yıl diye düşündüm. Bir yılı bitti, bir yıl daha edecek. Haziran'ın 15'inde sezon finali olacak.

MUZAFFER AĞA ÖLDÜ, DİZİ EKONOMİK OLARAK RAHATLADI

İki yılın sonunda bütün yaptığınız yatırımı karşılayabileceğinizi mi düşünüyorsunuz?

Tabii Mehmet Bey'in diziden ayrılmasının bize ciddi bir artısı oluşuyor. Mehmet Bey'e ödediğimiz para bize döneceği için, bir parça bizi rahatlatacak. Gelecek yıl, artı bir yatırım yapmadan mevcut düzen içerisinde iş devam edeceği için daha rahat ve daha kolay olacak bizim açımızdan. Yani bu yıl yatırım yaptık. İnşallah bir dahaki yıl meyvelerini toplayacağız.

Oyuncularla yapımcıların pazarlığından kim daha kazançlı çıkıyor?

Oyuncular. Ben bir yıl boyunca bu kadar mesai harcadım, bu kadar emek verdim, bu kadar risk aldım. Benim şu anda hanemde artı yazmıyor. Ama o sette çalışan herkesin hanesinde artı yazıyor

-Herkesin mi, yoksa sadece başroldekilerin mi?

Herkesin, herkesin. Çalışan çaycısından en tepedekine kadar herkes parasını kazandı.

Adil misiniz gerçekten? Yani bu sektörde köleler ve efendiler şeklinde bir kast sistemi yok mu?

Hayır hayır, hiç öyle bir şey yok. Türkiye'de oyuncu ücretleri hiç de yabana atılmayacak boyutta. Ama tabii şu bir gerçek. Televizyonun starları var. Projeyi taşıyan starlar var. Ve onların da çok alternatifi yok. Bunlar toplasanız Türkiye'de on beş kişiyi geçmiyor. Tabii bu on beş kişi çok özel oldukları için cidden iyi rakamlar almak durumundalar. Tabii ki de alacaklar. Çünkü projelerin yükünün büyük bir bölümünü yapımcılarla birlikte oyuncular taşıyor. Bu anlamda da çok ciddi pazarlık yapıyorlar.

Diğer set ekibi de hak ettiği parayı alabiliyor mu?

Alıyor alıyor. Herkes iyi para alıyor bence bu sektörde. Asgari ücretin 650 bin lira olduğu bir ülkede, üniversite mezunlarının 2 milyara, 1 buçuk milyara iş bulamadığı bir yerde bu sektörde çalışanlar cidden çok iyi paralar kazanıyor.

ERKEKLER KADINLARDAN NEDEN DAHA FAZLA ALIYOR?

Baş oyuncular bölüm başına ne alıyor?

Türkiye'de star konumundaki kadın oyuncuların fiyatı 25 milyarın altında değildir. Star konumundaki en tepe erkek oyuncuların fiyatı da 45-50 milyar arasındadır.

Neden erkekler kadınlardan fazla alıyor?

Erkeğin alternatifini bulmak daha zordur. Çünkü televizyon starı olan erkek sayısı çok az. Kadın daha fazla. Güzel bir kadını alıp öyle veya böyle biraz işte destekleyerek, kurslar aldırarak bir yerlere taşıyabiliyorsunuz. Ama erkeği zor yapıyorsunuz.

Neden? Erkek daha mı zor eğilip bükülüyor?

Yoo öyle değil de...Daha zor bulunuyor. Hem yakışıklı olacak, hem karizmatik olacak, hem iyi oyuncu olacak. Yani bütün bu özellikleri bir arada bulunduran oyuncu sayısı az.

Kadınlar ana karnından mı oyuncu doğuyorlar?

Kadınlardan daha kolay oluyor. Erkeklerden o kadar kolay olmuyor. Benim hissettiğim öyle. İyi erkek oyuncu daha az. İşte Türkiye'de senelerden beri tartışılır ya jön yok, jön yok.

Hiç hoşuma gitmeyen bir şey var bu dizi sektöründe. Bir karakter olarak oyuncuyu tanıyoruz, seviyoruz. Dizi bitiyor başka bir dizide, başka bir rolde görüyoruz. Bir inandırıcılığı kalmıyor. Yok mu bunun bir çözümü?

Valla yapacak bir şey yok. Tabii bu konuda televizyon yöneticilerinin suçu var bence. Reytingi olan oyuncuyu kolay kolay bırakmak istemezler televizyonlar. Mesela bir dizi patladı. O dizinin oyuncuları atıyorum şunlar şunlar şunlar. O dizi biter bitmez aşağı yukarı sektörün önemli projelerinin çoğu o oyunculara gider. Çünkü diğer diziden gelen bir reyting garantisi varmış gibi algılanır. Dediğinize çok katılıyorum. Karakterle tam özdeşleşmiş, bütünleşmiş, iki ay sonra onu bırakıp Ahmet iken Mehmet olmuş.

Aradan iki sene geçmeli mi?

İki sene olmasa bile en az bir sene insanların kendilerini dinlendirmesi gerekiyor. Türkiye'de bunu yapan insanlar var. Mesela Mehmet Aslantuğ. Beş sene Bir İstanbul Masalı'ndan sonra hiçbir şey yapmadı. Ama biraz onlara da hak veriyorum. Hani çeşme akarken doldurmak gerekiyor. İki sene sonra garantisi var mı o işlerin geleceğinin, o da tartışılır tabii.

Bir söyleşide Muzaffer Bey rolünü Mehmet Aslantuğ'dan başka kim oynayabilir, pek aklıma birisi gelmiyor dediniz.

Yok, oynayacak iki kişi var Türkiye'de onu söyleyeyim. Biri Halit Ergenç'ti, biri Mehmet'ti. Biz daha önce Halit ile belirli bir noktaya kadar gelmiştik. Sonra Halit ile biz bazı sorunlar yaşadık. Çünkü Halit'in özeli ile ilgili o dönemde bir sıkıntı oldu. Düğünü yapması gerekiyordu. Benim de erken başlamam gerekiyordu. Ve Mehmet'e teklif ettim. Mehmet hayır dedi. Kendine göre çekinceleri vardı. Çünkü sinema filmi çekiyordu o dönemde. Daha sonra Halit ile bir noktaya geldik. Halit tam o tarihlerde düğün yapması gerekiyordu. Öyle olunca bizim yayın tarihimize yetişmiyordu. Sonra biz Halit ile anlaşarak yolumuzu ayırdık. Mehmet'e ben tekrar rica ettim. Ben çok zor durumdayım. Ne olur beni bu dertten kurtar. Senden başkası olmaz Muzaffer dedim. O da sağ olsun, benim en zor dönemimde bizle birlikte yola çıktı.

Muzaffer rolü çok mu zor bir rol?

Şimdi bakın bir defa negatif unsurlar taşıyor. Yani adamın gelgitleri çok fazla. İki, geçmişteki karısıyla şu andaki arasında sürekli bağlantılar kuruyor. Psikolojik derinlikleri var. Bu derinlikleri doğru yorumlayarak seyirciye geçirmesi gerekiyor. Türkiye'de bunu becerebilecek fazla oyuncu yok. Düz bir karakter değil Muzaffer. Güllü'nün belli çizgisi. Başladığı nokta ile geleceği nokta arasındaki çok büyük iniş çıkışlar yok. Ama Muzaffer'de çok büyük değişimler oluyor.

Modern ağa!

Yani hem Avrupalı, hem feodal yapıyı temsil ediyor. Hem genlerinde babadan, dededen gelen bir ağalık taşıyor. Ama bu arada Fransa ile çok yakın ilişkileri var. Ülkenin politik konumu ile birebir ilgili. Kolay bir rol değildi bence. İnandırıcılığı ile ilgili çok ciddi problem olabilirdi. O kalıba girebilecek çok fazla oyuncu Türkiye'de yoktu bence.

OYUNCULUK İNSANI DEFORME EDİYOR

Oyunculuk insanı nasıl deforme ediyor? Her meslekte vardır gerçi deformasyon.

Ama burada daha fazla var. Özellikle belirli bir eğitim alarak, bazı şeyleri kendi içinde hazmederek gelenlerin konumu biraz daha farklı. Ama hani tepeden inme, birdenbire kendini bu sektörde bulup, hiç ummadığı bir noktada bir anda ülkenin gündemine oturan insanlar için bu problem çok daha büyük oluyor. Hiç ummadıkları yerlerde kendilerini gördüklerinden biz neymişiz durumu ortaya çıkıyor. Ve bunu da çoğu kendi içinde taşımakta zorlanıyor. Ya alkolle bu işi çözmeye çalışıyorlar ya da hayatlarını başka türlü şekillendirmeye çalışıyorlar.

Deformasyon erkeklerde mi daha fazla, kadınlarda mı?

Her ikisinde de. Taşımak kolay değil. Televizyon cidden suya yazı yazmak gibi bir şey. Yani diziyle başlıyorsunuz, diziyle bitiyorsunuz. Dizi bittikten üç ay sonra kimse sizi tanımaz hale geliyor. Çünkü kendi isminizle değil, dizideki karakterle tanınmaya başlıyorsunuz. Dizide finalden üç ay sonra birdenbire gündemden düşüyorsunuz. Hele bir de orta karar bir oyuncuysanız, kimse sizi arayıp sormuyorsa, iş teklifi alamıyorsanız. Tabii bu işin böyle bir zorluğu da var. Tamam, çok iyi paralar kazanılıyor. Ama bu paraların devamlılığı yok. Bir müddet sonra paralar kesilmeye başlanıyor. Bir süre sonra kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz, ne olacağım ben?

Tabii bizlerden farklı olarak onlar kendi güzelliklerinin yahut yakışıklılıklarının ağırlığını da taşıyorlar.

Güzelliğini veya yakışıklılığını öne çıkarmadan oyunculuk yeteneğini öne çıkararak var olmaya çalışanlar bu sektörde uzun soluklu hani kalmayı becerebiliyorlar. Ama sırf fiziksel özelliklerinden ötürü sektörde var olmaya çalışanlarda bir müddet sonra fiziksel özellikleri ortadan kalkınca altını eğer dolduramazsa oyunculuk anlamında kaybolup gidiyorlar. Ve bunların da iç dünyalarında ciddi anlamda sanıyorum sorunlar oluyordur.

Bu dizi işinde sonuçta reytinginiz varsa sizde varsınız, yoksa yoksunuz. Dolayısıyla reyting uğruna yapılan yanlışlıklardan sözedelim.

Bu biraz yapımcının kişiliğiyle ilgili bir durum. Yani reyting almak için ilada abuk sabuk, saçma sapan şeylere yönelmek gerektiğine inanmıyorum. Doğru işlerle de reyting alınıyor. Örnek, Annem, benim yaptığım. Hanım'ın Çiftliği alıyor. Hani tamam, almıyorsa da dünyanın sonu değil ki. Her dizi reyting alacak diye bir kural yok. Benim mantığımda şu: Başlarsınız. Eğer seyircide doğru etki yaratırsanız, seyircinin beğenisine hitap ederseniz kalırsınız. Yoksa yenisine bakarsınız. İlla ben bir iş yaptım, bunun da reyting yapması lazım diye bir iddia içinde olmak gerekmiyor. Demek ki bir şeyleri yanlış yapmışsınız.

Şunu demek istiyorum. Aşağı yukarı birbirine benziyor dizi hikayeleri. Çok fazla vurdu kırdı var, çok fazla aldatma var. Ve artık gına geldi, inandırıcılığı yok.

Ama bunun suçlusu bence yapımcılar değil. Bunun suçlusu seyirci. Eğer seyirci bu tür şeylere ısrarla prim vermeye devam ederse bu vurdu kırdılarda devam edecek, bu aldatma ve ihanet öyküleri de devam edecek. Çünkü belirleyen, rotayı çizen seyirci. Çok ciddi senarist problemi var bu ülkede. İyi senarist bulmak çok zor. Ve gereğinden fazla iş yapılıyor. Hak etmeyen bir sürü insan, hak etmediği noktalara çabuk geliyor. Çünkü sektörün taleplerine cevap verilemediği noktada bir anda yönetmen yardımcıları yönetmen oluyor. Asistanlar, hiç ummadığımız insanlar bir şeyler oluyor. Bunların sonucunda da üretilen şeylerin kalitesinde sıkıntılar oluşuyor. Ama hani bütün bunlara rağmen, sektörün bu sıkıntılarına rağmen bence ana sorun Türkiye'deki televizyon seyircisinin beğenisi ve talepleri.

Bir dakika! İnsanları çöple beslenmeye alıştırıyorsunuz, hepiniz. Tabii bozuluyor bünyesi. Bağımlı oluyor çöpe. Ondan sonra da diyorsunuz ki siz iyisini isteyin.

Bunun sorumlusu yalnız ve yalnız yapımcılar değil. Sektörün bütününe ve televizyonun mantığına bakıp bunu sorgulamak gerekiyor. Şimdi reklam veren neye göre reklamını veriyor? Reytinge göre. Reyting neye göre şekilleniyor? Seyircinin talebine göre. O zaman bunlar doğal olarak birbirine bağımlı şeyler. Burada bence en makul kişiler yapımcılar. Çünkü ben o tarzdaki, çok farklı işler yapayım, bir sürü iş denedim.

EN GÜNAHKAR SEYİRCİ

En günahkar kim peki?

Ben en temel noktaya seyirciyi koyuyorum. Siz seyirciyi kabul etmiyorsunuz. Seyretmesinler, onlara ilgi göstermesinler. Gösterdikleri her şeyin benzeri ve benzeri mutlak yapılıyor. Onlara ilgi duyulduğu müddetçe onların tekrarları, onların türevleri, benzerleri hep yapılacak.

Siz hangi diziyi seyrediyorsunuz kendinizinkinin dışında?

Hiçbirini. Benim dünya görüşüme, benim beğenime, estetik değerlerime çok hitap eden şey yok.

Televizyon kanalı dört kuşak reklam alsın, para kazansın diye, insanları köle gibi çalıştırıyorsunuz gibi bir görüntü var.

Hiç öyle değil. Türkiye'de ortalama bir dizinin bütçesi şu anda 250 ile 500 milyar lira arasında değişiyor. Kendinizi televizyonun yerine koyun. Bu rakamları yapımcıya ödeyebilmek için her dizinin kayıtsız şartsız en az üç-dört kuşak reklam alması gerekir. Tabii RTÜK'ün belirlediği bir durum vardır. Hani her 20 dakikada 7 dakika reklam vereceksin. 7 dakika, üç kuşak yaparsan 21 dakika. Dört yaparsan 28 dakika. 28 dakikada da o kanalın aşağı yukarı reklamdan kazanacağı para belli.

Sektör olarak her şey birbirine bağlı yani.

Ama bindiğimiz dalı kesiyoruz. Her sene oyuncular fiyat arttırırsa, yönetmenler fiyat arttırırsa, çalışanlar fiyat arttırırsa, yapımcı her on üçten sonra gidip zam isterse, kanal ne yapacak? O zaman diyecek ki süreyi uzun tut. Yani ben ancak dört kuşak reklam alırsam senin talep ettiklerini yerine getirebiliyorum. Yoksa getiremiyorum. Onun için de bana uzun vermek zorundasın. Şimdi biz uzun veriyoruz ama bu 80-90 dakikadan doğan fark sırf yapımcının cebini değil, çalışanların, oyuncuların da cebine bir şekilde giren bir para.

AYILAN BAYILAN ÇALIŞMASIN

Ama dizi çalışanları yeni dernek kurdular, çalışma saatleri çok uzun, köle gibi çalışıyoruz diyorlar. Yani size göre bir samimiyetsizlik mi var ortada?

Tabii ki yani. Biz bazı oyuncularımızla bunu çok rahatlıkla konuşabiliyoruz. Seksen dakikalık dizi olursa bu fiyat, yetmiş dakikalık olursa bu fiyat. Yani o zaman seksen dakikalık bütçeye göre para talep etmeyecekler. Fiyatları yüzde elli herkes indirecek, kırk beş dakika dizi olacak. Olsun, ne güzel. Herkesin belli oranda fedakarlık etmesi gerekiyor. Hem çok para alayım, hem de az çalışayım. Böyle bir şey yok.

Az çalışmak değil, insani şartlarda çalışmak. 24 saat uykusuz kalmamak.

Yok öyle bir şey. Bu kadar da abartmanın anlamı yok. Kim 24 saat çalşıyormuş? Bu ekipler hiç uyumadan mı çalışıyor?

Uyumadan çalışıyoruz, yorgunluktan bayılıyoruz ayılıyoruz diyorlar.

Çalışmasınlar o zaman. Bayılan, ayılan çalışmasın.

Olur mu öyle şey?

Bakın olağanüstü koşullar bazen bunları dayatabilir. Ha ne oluyor? 16 saat, 17 saat çalışılıyor. Sekiz saat uyuması gereken insanlar belki beş saat uyuyor. Ama bu beş saat uyumanın da ekonomik olarak karşılığını alıyorlar. Yoksa zaten çalışmazlar. Bu sektör Türkiye'deki bütün sektörleri baz alırsanız çok iyi paralar kazandırıyor.

Herkes kazanıyor mu?

Herkes kazanıyor. İşte üniversite mezunu adam, mastır yapmış bir buçuk milyara iş bulamıyor. Burada en sıradan adam, çay getiren adamın haftalığı bile bir milyarın altında değil. Yani en alt limitteki adam, hiçbir vasfı olmayan. Sete çay götür, kahve getir, koltuğu şuradan şuraya taşı denen adam.

Peki bu haklarını savunmak için örgütlenme çabalarını küçümsüyor musunuz?

Takdir ediyorum. En büyük desteği ben veriyorum. Ben de onlarla birlikteyim. Ama bazı gerçekleri görerek, doğru yorumlar yapıp, doğru çözümler önersinler. Yani biz az çalışalım. Tamam, az çalışın. O zaman az para kazanacaksınız. Ben onu anlatmaya çalışıyorum. Yoksa ben de destekliyorum. En büyük destekçileri benim.

Şaka gibi oldu bu. Hem diyorsunuz ki her şey yolunda, bir sorun yok. Ondan sonra da destekliyorum.

Bunu belirleyen ben değilim. Sektörün bütününe bakmak lazım. Reklam veren, televizyon ve RTÜK önemli bir nokta. Çünkü RTÜK de bu reklamlardan yüzde yirmi pay alıyor. Televizyon aldığı reklam gelirinin yüzde yirmisini götürüp devlete veriyor. Herkesin buradan nemalanma durumu var. Şimdi bunu valla oyuncular çok çalışıyor, yapımcılar da oyuncuları çok çalıştırıp sömürüyora getirirseniz, yanlış. Bunun mantığı kanaldan, istenilen bütçelerden, oyuncuların taleplerinden kaynaklanan durumlardan oluşuyor. Oyuncular bana düşman olacak ama bir dizinin bütün kastı aşağı yukarı yüz milyarın altına inmiyorsa nasıl olacak? Yüz milyar oyuncularınız alsın. Seksen doksan teknik ekibinize. Prodüksiyonunuza, vergilerdi, şunlardı bunlardı. Yani burada tek suçlu sanki yapımcılarmış gibi gösteriliyor.

Sorunun yapımcıyla hiç mi alakası yok.

Yok. Yapımcı da en az onlar kadar mağdur. Ben istemez miyim, beş günde bitmesi gereken bir şey niye yedi günde bitsin. Yedi günde bitmesi demek benim altı kere daha fazla yemek parası ödemem anlamına gelir. Bir sürü seti tekrar kurmam anlamına gelir. Bir sürü mekâna tekrar para ödemem anlamına gelir. Benim de aleyhime. Ama bunun başka çaresi yok. Eğer dört kuşak reklam almayan bir dizi yaparsanız ne kimse mutlu olur, ne de istenilen paraların karşılığı oluşabilir. Onun için de bu koşullara uyacağız.

Siz ekibinizi rahatlatmak için ne yapıyorsunuz?

Mesela ben şu anda Hanımın Çiftliğinde insanlar daha rahat etsin diye çift ekip kullandım. Çift yönetmen, çift görüntü yönetmeni, çift ışıkçı, çift setçi, çift sesçi, her şeyden çift var. Bu teknik ekibi rahatlatıyor. Doksan dakikayı bir kişinin çekmesi ayrı, atmışı birinin, otuzu birinin çekmesi ayrı. Böyle böyle daha çok dinleniyorlar. Şu anda da çoğu ekip bunu yapıyor.

Yani size göre boşa mı ağlıyorlar?

Hayır, boşa ağlıyorlar demiyorum tabii ki.

Bunu demeye getiriyorsunuz ama.

Ama tek kendilerini merkeze koyup, buradan yorum yaparlarsa yanlış. Bütüne bakıp yorumu yapmak gerekiyor. Bütüne de bakınca aşağı yukarı bu bütçeler olduğu müddetçe bu çalışma koşulları değişmez diyorum. Paraları indirecekler başka çaresi yok. Hani burada yapımcıları çok para kazanan ve insanları sömüren insanlarmış gibi olması çok acı.

Aslında sektörü reklam veren kontrol altında tutmuyor mu?

Doğru ama insanlar bu işin ticaretini yapıyor. Bence özel televizyonların farklı bir misyonu yok zaten. Para kazanmak için kurulmuş müesseseler. Reklam veren haklı olarak ürününü en çok seyredilen dizinin içine vermek için çaba gösteriyor ki malını satsın. Yoksa seyredilmeyen bir diziye niye reklamını versin. Yani dönüyor dolaşıyor, bu biraz kısır döngü, siz çok sevmeseniz de o lafı tekrar edeceğim, iş seyirciye odaklanıyor. Halkımızın talepleri şekillendiriyor sektörü de, televizyonu da, bizleri de. Bu hiç hoşuma gitmiyor. Yani bu gidişatta, yapılanlar da çok anlamsız ve sıradan geliyor ama mecbursunuz yapacaksınız. Bu çarkın içinde yaşamak zorundasınız, para kazanmak zorundasınız. Biz de işte bu çarkın içinde yürüyüp gidiyoruz.

Siz kitap okuyan biri misiniz?

Çok. Her şeyi okurum. Türk edebiyatını da okurum, yabancıları da. Klasiklerin çoğunu bilirim.

Bu ne kadar sinemaya uyarlanır, bize kaç para kazandırır gözüyle mi bakarsınız kitaplara?

Yoo. Tabii Ay Yapım'ın hakkını burada vermek gerekiyor. Ay Yapım'ın Yaprak Dökümü'nü hayata geçirmesiyle bu trend başladı. Yoksa ben bugüne kadar roman uyarlamalarından çok da sağlıklı diziler olmayacağını iddia ederdim. Çünkü yazarın kurduğu bir yapı var. O yapının içinde kaldığınız zaman ciddi sıkıntılar olur. Bire bir onu uygulayamadığınız zaman sağdan soldan bir sürü eleştiriler olur. Siz bile Orhan Kemal'in kemikleri sızlıyor diyorsunuz.

Sızlıyor mudur acaba diyorum. Ben sorunun gücüne yaslanıyorum.

2010 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player