[Senad İkanoviç] - Bu dünyada kaybolduk!
28 Ocak'ta Saraybosna'nın işgalinin bininci günü dolacak. Başkentte 33 ayda 2 milyon bomba atıldı; 10 bin insan öldü. Bunların yaklaşık 2 bini çocuk. Bosna Dayanışma Vakfı, 28 Ocak'ta anma toplantısı düzenleyecek; ‘Bininci Gün'de anıların direniş bilincini bilemesine ortam hazırlayacak.
Fettahoviç ailesinden ayrılıp bir bölümü Bosna Hersek Hastanesi'ne dönüştürülen Bakırköy Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi'ne gidiyorum. Bugüne kadar asker-sivil 250 Bosnalının tedavi görüp cepheye yollandığı hastanede halen 35 yaralı asker yatıyor. Kimi sakat arabasında, kimi koltuk değnekleriyle koridorlarda askerler volta atıyor, çocuklar koşup oynuyor. Ameliyat olmuş ya da olmayı bekleyen anneleri kendi aralarında sohbete dalmış. Bosnalı Gazilerden biri hemen bizimle ilgileniyor. Bacaklarından ve ellerinden birini savaşta kaybetmiş. Yüzü o kadar güleç ki şaşırıyorum. Fotoğrafı çekilirken espriler yapıyor. Neşesini kazıyınca altından kalın bir hüzün tabakası çıkıyor: "Adım Senad İkanoviç. 30 yaşındayım. Kimya öğretmeniyim. Savaşın beşinci ayında yaralandım. 15 aydır Türkiye'deyim. Ailem, her şeyim Bosna'da kaldı. Kız arkadaşım Amina'yla üç yıldır görüşmüyoruz. Son gördüğümde Teşna'daydı. Şimdi nerede, sağ mı bilmiyorum. O da benim bu durumumu bilmiyor. Bana yaşadığım onca dehşete rağmen nasıl gülümseyebildiğimi soruyorsunuz. Çünkü ben çok kuvvetliyim. Başımıza gelecekleri en baştan tahmin ettim, hazırlıklıydım. Ama özlem büyük dert. Her an ailemi düşünüyorum. Onlara telefonla bile ulaşamıyorum. Aklım hep Bosna'da. Ama bu tek bacak, tek elle dönemem. Arkadaşlarıma yük olmaktan başka bir işe yaramaz. Türkiye'ye sonsuz teşekkürler. Ama burada hiçbir gelirim yok. Hayat devam ediyor ve çay içmek, taksiye binip dışarı çıkmak için para lazım. Ölmedim, yaşıyorum ama parasızlıktan burası bir hapishane oldu. Ne Türk devleti, ne Bosna konsolosluğu sesimizi duyuyor. Biz ne için savaştık acaba? Bazen bu dünyada kaybolduğumu düşünüyorum." Senad'ın hüzünlü serenadını Mustafa Çebiç sürdürüyor. 6 aydır ameliyat olmayı bekliyormuş. Ameliyatın gecikmesini yetkililer, anestezi cihazının bozukluğuna bağlamışlar. (Daha sonra yetkililer de bunu doğruladı. Bürokratik işlemeleri aşamadıklarından yakındılar) Sıkıntılarını dile getirmek için Bosnalı Gaziler Derneği kurmak istemişler ama konsolosluktan bekledikleri yardımı görememişler. Türk TV kanallarında Bosna haberlerinin çok az yer aldığından yakınan Çebiç, Bosna'dan yapılan yayınları doğrudan izleme imkânı yaratılmasını istiyor. Ve soruyor: "Sırpların ırzına geçtikleri kızlarımızın seslerini herkes duysun diye hoparlörlerle kasabaya yaydıklarını duymuş muydunuz? Batı basınında bile yer alan bu tip olayları sizin TV'ler neden vermiyor?"
Askerin Türküsü
Senad, Bosna radyosunda sık sık çalışan ve bir umut serumu gibi ızdırap çeken ruhların damarlarına işleyen Bosna şarkısını mırıldanıyor bize: Her şey bitecek/ Sarayevo yine var olacak / Ne kadar düşünsem/ O kadar fazla çıldırıyorum/ Başka birini bulun/ O söylesin bu şarkıyı/ Ben bu şarkıda/ Susmak istiyorum/ Ben sustuğumda da/ Sarayevo söyler şarkısını/ Her şey bitecek/ Sarayevo yine var olacak/ Sarayevo'nun gözlerine kurşun sıksalar da/ Sarayevo yine yaşamaya devam edecek/ Gözyaşları yağmur olup/ Allah'a ulaşacak/ Her şey bitecek/ Sarayevo yine var olacak. Hüznün bukadarını kalbim kaldırmıyor. Allahtan hastanenin ziyaret saati başlıyor. İnsanlar grup grup ellerinde torbalarla odaları dolaşmaya başlıyor. Çoğunluğu tesettürlü hanımlar, sakallı beyler. Askerlere meyve, bisküvi, sigara dağıtıyorlar. Kiminin elinde torba yok ama boş elini askerlere uzatıp sıkıyor. Bazıları sadece sohbete gelmiş. Senad ve Mustafa biraz da ziyaretçileriyle ilgilenmek için bizden izin istiyorlar. Odadan adeta kaçıyorum. Koridora çıkıp çocuklara yöneliyorum. Esmer Çosiç (13), Mustafa Müezzinoviç (11), Esat Müezzinoviç (4) ve İbrahim Haliloviç (3) etrafımı sarıyor. Bosna'nın çeşitli bölgelerinden kopup gelmişler. Burada tanışıp arkadaş olmuşlar. Kimi hastanedeki Bosnalı sağlık personelinin çocuğu, kimi doğrudan tedavi görüyor, kimi de yakınlarının tedavisini bekliyor. Hikâyelerinin ortak teması ölüm. En büyük eğlenceleri, yaralı askerlerle savaş anılarını konuşmak. Çocuklarla vedalaşıp Bosna Dayanışma Vakfı'na dönüyorum.
Kızılay yeterli değil
Yüzyılın en büyük dramının uluslararası çözümsüzlüğe terk edilişi karşısında farklı çevrelerden gelmiş bir grup gazeteci, doktor, yayıncı, öğretim üyesi ve işadamlarından önce sivil bir gönüllüler hareketi olarak kurulan, iki yıllık faaliyetinin ardından tüzel kişiliğini kazanan vakfın genel sekreteri Dr. Süleyman Gündüz ile konuşuyoruz. Rahmetli Turgut Özal'a Balkanlar konusunda danışmanlık hizmeti veren Gündüz, bugün Aydın Menderes'in danışmanı. Gündüz, Vakfın düzenlediği Balkan Konferansı'nın ardından Konferans İzleme komitesi Sekreterliği'ni de yürütüyor. Vakıf kurucu ve görevlilerin arasına her partiden, her görüşten insanın bulunduğunu hatırlatarak, çalışmalarının kamuoyunda partiler üstü bir konsensüs yaratmayı hedeflediğini anlatıyor. Gündüz'e Bosna yardımlarının yerine ulaşıp ulaşmadığı konusunda kamuoyunda oluşan soru işaretlerini hatırlatıp görüşünü soruyorum. Şöyle diyor: "Savaşın ilk günlerinde ülkemizdeki tüm yardım kuruluşları bir seferberlik yürüttü. Tek yetkili olarak Kızılay'a gösteren yasanın çıkmasıyla yardımlar ülkeden ihracat işlemleri yapılarak çıkarılmaktadır. Nakdi yardımlar ise cephelere gidilerek yetkililere teslim edilmekte veya ülkemizdeki Bosnalı hükümet yetkililerine verilmektedir. Savaşın dördüncü yılına girmek üzereyken artık dayanışmanın etkisini artırmak için ‘halktan halka' yardım şeklinin serbest bırakılması gerekir. Yalnızca Kızılay şartına bağlamak yarar getirmez. Batı dünyasından Bosna'ya en az 50 sivil kuruluş yardım ediyor. Bunların arasında Avusturya Katolik Kilisesi'nin insanı yardım organizasyonu Caritas, Bosna'ya en çok yardımda bulunan dini kurumdur. Bu örneği Diyanet İşleri Başkanlığı'nın aracısız yardımları yapabilmesi gerektiğini belirtmek için verdim. "Tam bir yardım seferberliği yapılması gereken bir zamanda kamuoyunda yapılan spekülasyonların insanımızın dayanışma şevkini kırdığını, moralinin zayıflamasına, desteğinin ciddi biçimde azalmasına yol açtığını, bunun sorumluluğunun hesaba verilemeyecek tarihsel bir hata olduğunu hatırlatmak isterim. Bunun yanında bürokrasinin acil yardım gerektiren anlarda yardım organizasyonlarını zorlaştıran, adeta imkânsız kılan sorumsuz ve kayıtsız tutumunun, bitmez tükenmek bilmez formalitelerinin süratle düzeltilmesi ve derhal ülke çapında bütün gönüllü kuruluşların katılacağı, etkin, güven telkin edici yaygın bir kampanyanın başlatılması gerek." Fetih'ten 10 yıl sonra Osmanlı egemenliğine giren Bosna-Hersek, dört buçuk asır İstanbul'u payitaht bildi. İstanbul şimdi acılı acılı evlatlarını yeniden bağrına basıyor. Ama İstanbul bu kez çaresizliğin payitahtı. Çünkü Ankara, medeniyetini "düalizm" üzerine kuran Batı'nın, "biz ve bizim dışımızdakiler" ayrımına getireceği" birlik tezini henüz yazamadı. O birlik tezi ki Osmanlı'nın yaptığı gibi adaleti insanlara, din, dil, renk ayrımı yapmadan dağıtmayı öğütler. Milletleri insanlığın birleşik renkleri haline getirecek güç, bu inançtan beslenir. İstanbul, Bosnalı Müslümanları, topyekûn "fundemantalist" kategorisine sokup, kendini tehdit unsuru olarak gösteren Batı'nın, gün gelip "laik Müslümanları" da bu sınıflamanın dışında tutmayacağını biliyor. İstanbul, Bosna ölürse, kendisinin bir "Kaybolan Şehir" haline geleceğinden emin. "Gençler bilseydi, yaşılar yapabilseydi" denir. Keşke tarih hafızası İstanbul'dan daha fakir olan Ankara, yaşlı ve bilge İstanbul'a güç katabilseydi. Çünkü Bosnalı çocukların dedeleri iki kuşak önce Osmanlı ordusunun askerleriydi. Bosnalılar da bizim gibi kendilerini Yemen ateşine attılar. Onların da Yemen türküleri var. Bosnalı sanatçı Nimetullah Hafız'ın Yemen türküsü, bizim "Giden gelmiyor, acep ne iştir?" ağıtımızdan hiç farklı değil: YemenYemen şanlı Yemen/ Toprakları kanlı Yemen/ Ben Yemen'e dayanamam/ Nazlı yardan ayrılamam/ Gitme Yemen'e Yemen'e/ Yemen sıcak dayanaman/ Tan borusu çalarken/ Sen küçüksün uyanaman. Albert Camus, Başkaldıran İnsan'da şöyle diyordu: "İnsan dünyada ıslah edilebilen her şeyi ıslah etmelidir. Fakat bundan sonra da çocuklar ‘haksız yere' ölmeye devam edecekler. Mükemmel bir toplumda bile... İnsan, en büyük gayreti içinde, ancak dünyanın acısını aritmetik olarak dindirmek üzere kendi kendine bir vazife verebilir. Adaletsizlik ve ızdırap ne kadar sınırlandırılmış olursa olsun, gene rezalet olmaya devam edecektir." Bosna Hersek Devlet Başkanı, "Bilge kral" Alia İzzetbegoviç ise bu ikileme "İsyanla" değil, "teslimiyetle" yanıt veriyor: "Allah'ın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir. Allah'a itaat, insana itaati meneder. Bu, insan ile Allah, insan ile insan arasında yeni bir ilişkiyi tesis eder. Onun için kaderi kabul etmek, kendin en büyük ölçüde hür hissetmektir. Bu, öyle bir hürriyettir ki, kaderle ahenk içinde olmakla kazanılır. Mücadelemizi insani ve makul kılan, ona sükûn ve huzur damgasını vuran, her şeyin akıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan, gayret etmek ve uğraşmaktır. Netice ise Allah'ın elindedir." Bu satırlar Begoviç'in Bosna Dayanışma Vakfı'nda satılan ve geliri tümüyle Bosna'ya gönderilen "Doğu ve Batı Arasında İslam" adıl kitabından. Şimdi şu soruyu sormaya hakkım var: Amerikalı aydınlar, Yahudisi, katoliği, sağcısı, solcusu Bosna için bir araya gelirken, Barbara Jordan gibi sol siyah liderler, Albert Shanker gibi sendikacılar, Reagan'ın savunma bakanı Carlucci'den, eski Merkez Bankası Başkanı Volcker, eski Ankara Büyükelçisi Abromotivz'e kadar uzanan değişik kesimlerden aydınlar Balkanlar'da Barış İçin Eylem Konseyi'nin çatışı altında bildiri imzalayıp, Clinton'a, Nato'ya ve BM'lere Sırp mevzilerin bombalanması çağrısında bulunurken, neden Türk aydınlar birlikte hareket edemiyorlar? Türk aydınların dünyaya söyleyecek ortak biz sözü neden yok? Vakıfta karşılaştığım ve Bosnalı göçmenlerle temas kurmamı sağlayan Marmara FM'in yapımcılarından Murat Özler'e teşekkür edip İstanbul'dan ayrılıyorum. "Ankara'nın en güzel yanı İstanbul'a dönüşüdür" diyen Yahya Kemal, bana yolda dizeleriyle eşlik ediyor: Sızlatır bazı saatler/ Dayanılmaz bir acı/ Kökü toprakta kalıp/ Kendi kesilmiş ağacı/ Ruh arar başka teselli/ Her esen rüzgârda/ Ne yazık/ Doğmuyoruz şimdi o topraklarda. Bosnia ne umri! (Bosna, ne olur ölme)
BİTTİ