Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Aydın Menderes] - Babamın mektupları tek tesellim

Nuriye Akman

Adnan Menderes’in Yassıada mektuplarını elde etme fikri ilk kez Berin Menderes’in Ağustos ayı içindeki 88’inci doğum günü partisinde doğdu. Alabildiğine sade, gösterişten uzak, yakın dostların katıldığı bir törendi. Basından yalnız SABAH’ın davet edildiği o gece, Berin Menderes’in bu köşenin konuğu olmasını istedim. Ancak orada yaşadığım birkaç saat, acının her türünü en derim biçimde yaşamış bir anıt kadını, en sıradan sorularımın bile yaralayabileceğini hissettim. Bu sorumluluğu almaktan kaçınmam, Adnan Menderes’in ona yazdığı mektupları ısrarla istememe mani olmadı tabii. Ama sonuç olmam tam iyi ayı buldu. Mektupları Menderes’in 32’inci ölüm yıldönümü olan 17 Eylül’e yetiştiremedim. Şimdi bu gecikmeyi Aydın Menderes’in mektupların yayınlanmasına ikna olma süreci olarak değerlendiriyorum.

Acı anıların sessiz tanığı

Babanızın mektuplarını 32 yıldır nerede saklıyordunuz?

Bu kıymette olan şeylerin nerede saklanması doğruysa orada sakladık.

Evinizin çekmecesinde mi, bir kasada mı?

Hiçbir ipucu veremem. Evde olup olmadığı noktasında da bir şey diyemem. Çok özel olarak sakladım.

Yılların tahribatına, mesela kâğıt yiyen böceklere karşı bir önlem aldınız mı?

Evet. Sürekli kontrol altında tuttuk. Yani kuru ve temiz bir yerde olması gibi çok ileri boyutlara varmayan önlemlerin yeterli olduğunu gördük. En ufak bir mürekkep uçması söz konusu olsaydı, bugünkü teknoloji neyi gerektiriyorsa onları da yapardık.

Mektupları babanızın vefatından sonra da zaman zaman okuyor muydunuz?

Tabii, zaman zaman ben, annem, sağken ağabeylerim, bunları açıp okumuşuzdur. Zaten, “sağlam duruyorlar mı, bir şey var mı” diye üzerine titrememiz, bir yerde bunları tekrar okumak yönünü de beraberinde getiriyordu.

Manzarayı şöyle mi düşleyebiliriz: aile meclisi toplanıyor ve babayı hatırlamak üzere mektuplar neredeyse bir törenle okunuyor.

Böyle bir tören yok. Bir ağabeyimi 1972’de, diğerini 1978’de kaybettim. Onların sağlığında “Mektuplar ne vaziyette bir bakalım” derken bunlar olmuştur, yani buna benzeyen aile tabloları ortaya çıkmıştır.

Annenizin babanızın vefatından sonra bu mektupları okurkenki ruh hali, yüzündeki mimikler muhakkak beyninize naksolmuştur. Anlatabilir misiniz?

Buğulu gözler

Şimdi, değil kendisinin bir yazısı, değil ona ait bir eşya, gazetede, televizyonda çok küçük bir haberin bile hemen gözlerini buğulandırdığını, arkasından gözyaşlarının geldiğini, çok derin, çok yoğun bir acının tekrarlandığını hep gördük, hep yaşadık. Biz evlatları olarak, ileri yaşı nedeniyle annemizi bunlardan uzak tutalım, esirgeyelim diye düşündük ama bu mektuplar her zaman anneme de, bize de bir teselli kaynağı olmuştur.

Babanızın hatıra defteri var mıydı?

Hayır. Babam, yazılı yapılacak konuşmaları bile yürürken hazırlardı. Yürürken konuşur, durur, tekrar tekrar kelimeleri seçer, bazılarını geriye alır, noktasına virgülüne dikkat eder ama hemen hemen hiçbir zaman kendisi oturup el yazısıyla yazmazdı. Onun için bu mektupların bir anlamı da kendisinden kalan, kendi el yazısını ihtiva eden kâğıtlar olması. Başka örneği pek yok. Belki noterlerde, vekâletnamelerde böyle bir imzaya rastlanabilir, bir de belirli kurumların, kuruluşların defterlerine kendi el yazısıyla yazmış olduğu yazılar olabilir. Bundan da ayrı bir kıymet çıkmış oluyor.

O günlerde 14 yaşındaydınız. Annenize destek olma adına duygularınızı bastırıyordunuz. Bu sizi nasıl etkiledi?

Hiç içime kapanmadım, yaşama sevincimi kaybetmedim. Kendimi bilip babamı tanıdığımdan bugüne kadar o hep büyük bir insan olarak kaldı. Uğradığı kader bir haksızlıktır ama kendisini sonuç almış bir devlet adamı olarak gördüm. Onun hatırasın kendi payıma yaşatabilmek için sürekli bir şeyler okumak, öğrenmek istedim.

O dönemde mesela neler okuyordunuz?

Pratik hukuk

27 Mayıs’ı takip eden günlerde o kadar çok şey yapmak gerekti ki. Ben o sırada birçok yasayı, hukukla ilgili bir takım tabirleri öğrenmek zorunda kaldım. Tapuya, notere gidilecek, vekâletname alınacak, şöyle bir itiraz yazılacak, böyle bir başvuruda bulunulacak. Aman bunları eksiksiz yetiştirelim diye annem de ben de bunların içerisinde acıları hissetmeye bile ancak gece belli bir saatten sonra vakit bulabiliyorduk. Çünkü bunun belirli bir süresinde avukatlar da yoktu. İlk soruşturmada istenilen bilgileri annemle ben çıkarttık.

Benim ısrarlarım bir yana, siz bu mektupların yayınlanmasına nasıl karar verdiniz?

Benim aklımdan geçmiyordu ama siz ısrar edince, titizliğinizi göz önünde bulundurarak, bunun artık uygun bir zaman olacağını düşündüm. Zaten bunlar tarihe, millete aittir. Bugün veya başka bir gün açıklanacaktır, ama kabirlerin nakillerden önce biz bunları açıklamamayı düşünüyorduk. Bir bakıma 1990 17 Eylül’üne kadar sıkı bir ambargo vardı. Çünkü bu mesele kendi yolunda gitsin, kontrol edilemeyecek yeni şartlar çıkmasın istedik.

Annenizin babanıza yazdığı mektupların sizde olmadığını biliyorum. Bunları geri almak istediniz mi?

Babamdan kalan bazı eşyalar bize teslim edildiğinde, annemin mektupları yoktu aralarında. Daha sonra bu mektuplar Bulvar Gazetesi’nde yayınlandılar, onların asılları şu anda bizim elimizde değil. Bunları almak için bir teşebbüste bulunmadık. Mektupları yazan annem hayatta, bu mektuplar da açıklandığına göre artık bunun ilerisinde bir duyarlılık göstermenin bir anlamı kalmamış. Ama “yayınlandığına göre asılları belki bize ulaştırılır” düşüncemizi de hala koruyoruz.

Bunları ben de okumuştum. Anneniz, babanıza ümit ve cesaret veriyordu hep. Adnan Bey’in kurtulacağına Berin Hanım gerçekten inanıyor muydu?

Annem 27 Mayıs sabahından itibaren ümitsizdi. Bana “bırakmazlar oğlum artık babanı” demişti. Tabii bunu mektuplarında hiç hissettirmedi. Çünkü o mektuplar babamın hayatla tek bağıydı. Annemin, bu gidişin sonu olmadığı yolundaki hisleri bir kötümserlik örneği değil, tamamen seven bir kadının sezgisiydi. Hatta bu görüşünü avukatlara da söylemiştir. Savunmaların üzerinde fazla durmuyordu. “Avukatlar gitsinler, eşime moral versinler” diye düşünüyordu. Ben ise onun kadar ümitsiz değildim.

Adnan Bey’in mektuplarında mahkemelerin durumu ya da odasındaki şartlarla ilgili hemen hemen hiçbir şey yok.

Çünkü bunları yazdığında fark ediyor ki, mektuplar yerine ulaştırılmayacak. O bizden mektup beklediği kadar bizlerin de kendisinden gelecek mektuplara muhtaç olduğumuzu biliyor. 27 Mayıs 1960’dan 1961 Nisan ortalarına kadar sadece annem ve ben varız. Nisan ortasında Dışişleri mensubu olan Yüksel Ağabeyim, Haziran sonunda da öğrenci olan ortanca ağabeyim İsviçre’den dönüyor. Bu mektuplar, o gün bizim günlük hayatımızın çok büyük bir bölümünü tutuyor.

Mektuplarınızı postaya kim atıyordu?

Oturduğumuz evle postane karşı karşıya. Ben atıyordum. Tabii bu arada paketler geliyor gidiyor. O paketler için Amerikan bezi alınır, dikilir. Babamın mektuplarını da tabii bir postacı getiriyor.

Size ajitasyon yapıyor muydu?

Hayır. Postacı o kadar severek getiriyordu ki. Annem de her vesile ile ona bir şey vermek isterdi. Sağsa Allah selamet versin. Sonradan çok görüştük. Hayatta değilse Allah rahmet eylesin. O postacı da hayatımızın bir parçasıydı. Bir şey hatırlatayım, babama günde bir kişiden mektup gidebilirdi. O da bir kişiye yazabilirdi. Yani ya bana, ya diğer iki ağabeyime, ya anneme yazabilecekti. Onun için bu mektuplaşma, birkaç istisna dışında, annemle babam arasında geçti. Annem bazı mektuplarına tarih koymuyordu. Bu, “günde bir mektup” kuralına karşı bir kaçamaktı. Belki tarihsiz olursa aynı gün iki mektubunu da verirler diye düşünüyordu.

Annenizin yazmak isteyip de, yazamadığı en önemli şey neydi?

İstediğimiz ve yazamadığımız tek bir şey vardı. O da “Millet seni seviyor, unutulmadın. İzmir’de, Eskişehir’de bıraktığın kalabalıklar azalmadı. Milletin söylenenlere inanmadı” diye yazmak. Tabii bunları yazardık ama mektubun gitmemesinin ötesinde, başta rahmetli babam olmak üzere, belki orada bulunan insanlar için çok daha zor şartlar getirilirdi. O yüzden imalı da olsa bir mesaj verebilir miyiz diye çok düşündük.

Babanızın son görüşmenizde annenize “Bana sürekli iğne yapıyorlar” dediği yazılmıştı. Siz de oradaydınız. Doğru mu bu?

Hayır. Öyle bir şey yok.

Belki siz duymadınız.

Ama annem bunu anlatırdı.

Belki sizi üzmek için anlatmadı.

Hayır. Bizim, annemle, ağabeylerimle bölüşülmeyen bir bilgimiz yok.

Peki, sizin sürekli iğne yapıldığına dair bir kuşkunuz var mı?

Ben şahsen sistematik, belirli melekelerini işletmemeye yönelik bir ilaç uygulaması yapıldığını kesinlikle zannetmiyorum.

Ama duruşmalarda çok bitkindi.

Şimdi, “Adnan Menderes kim” diye soralım; gece üç saat uykusu olan, günde asgari iki üç saat yürüyen, mesela Çankaya’dan çıkıp İskitler’e kadar yürüyen biri. Yıldız Parkı’nda onunla bir-bir buçuk saat yürüdüğümüz oldu. Ben o zaman öğrenciyim. Yokuşun en dik yerine gelince, yokuş çıkılmadıktan sonra yürünmüş olmaz, azot almaz insan, yürümek demek yokuş çıkmaktır” derdi. Kendinden yaşça genç olan birçok arkadaşının izin isteyip aşağıda arabaya döndüklerini gördüm. Hatta kendisi böyle eşofmanlı falan da değil. Ben onun kravatsız, pijamalı halini çok az gördüm, böyle ceketli, kravatlı, pardösülü Yıldız Parkı’nda beraber koştuğumuzu bilirim.

Yani iki dirhem bir çekirdek koşu yapıyor.

Evet. Yani bütün ömrü sürekli hareket halinde geçmiş bir insan. Sıcak suyla yıkandığını gören yok. Günde iki-üç kere soğuk suyun altına girip çıkıyor. Bu tür hayat alışkanlıkları olan bir insanı 180 derece zıddı bir durumda bırakırsanız, bayağı ciddi sonuçlar ortaya çıkabilir.

Son görüşmenin üstüne darağacının gölgesi düşmüştü. Babamın yüzüne bakarken, “Hangi el bu güzel yüze yağlı ipi geçirecek” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Nitekim 15 Ekim 1960 günü, ilk duruşmada, gündem dışı söz istiyor, diyor ki “Ben şu kadar zaman gazete görmedim, kimseyle konuşamıyorum, neredeyse konuşma melekemi kaybediyorum, bu mahkemelere katılabilmem, kendimi savunabilmem, istenilenleri anlatabilmem için her şeyden önce binim tabii olduğum bu rejimin değiştirilmesini, yüksek mahkemenin delaletine tavassutunu rica ederim.” O şartlar son derece zor şartlar. Yani sadece mektup gelip gitmedi meselesi değil. Belki o odada tek başına olsa ya da daha kötü bir odada iki üç arkadaşıyla birlikte konuşabildiği bir koğuşta daha farklı noktalar da olabilirdi. Onun için ben bir takım özel amaçlı ilaçların verildiği kanaatini taşımıyorum. Ama orada yaşamış olduğu şartlar o tanıdığımız insan için fevkalade ağırdır. Bütün alışkanlıkları hareket üzerine kurulmuş bir insan, bir anda yürüyemeyecek, gezemeyecek, yani hava almaya ne kadar çıkartıyorlar belli değil, böyle bir tablo var ortada.

Siz annenizin babanızla yaptığı iki görüşmede de vardınız. Bu iki buluşma arasında nasıl bir fark oldu?

Ümitsiz veda

İlk görüşmemiz bütün zor şartlara rağmen, bir zerre gibi uçuşacak da olsa ümit kırıntılarıyla dolu bir havada geçti. Son görüşmemizin ise gerçekten bir son olduğunu hissetmiştik. Bu görüşmenin üstüne darağacının gölgesi düşmüştü. Birbirimize tekrar tekrar dönüp sarıldık. Babamın yüzüne bakarken, “Hangi el bu güzel yüze yağlı ipi geçirecek” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Özetle son görüşmemiz bir vedalaşmaydı.

Babanız mektuplarında annenize “Berrin’im, yavrum, meleğim” diye hitap ediyor. Yassıada öncesinde böyle özel hitap biçimleri var mıydı?

Ben duymadım. Babam mizaç itibariyle mahcuptu. Özel günlerde anneme hediye falan aldığını da hatırlamıyorum. Evlilik yıldönümü, doğum günü kutlama gibi alışkanlıkları yoktu. 1929”da evlendiklerinde babam, anneme iki şart koşmuştu. Birincisi düğün yapılmayacaktı, ikincisi de çiftlikte oturulacaktı annem de çiftçi hanımı olmaktan hoşnuttu. Siyasetle ilgilenmesini hiç istemedi.

Babanız bazı mektuplarında sizin ve ağabeylerinizin doğum günlerini hatırlamış ama.

Babam bana sünnet düğünü yapmadı. Bir gün, babamın arkadaşlarından biri bana bir resim çerçevesi gönderdi ve dedi ki, “Belki bugün için babanın sana sünnet düğünü yapmadığına üzülüyorsun. Ama bir gün bir başvekilin oğluna sünnet düğünü yapmamasının manasını anlarsın. O zaman da bu çerçeveye onun resmini koyarsın.

Neydi bu mana?

Bunun manasını günümüzün pek masraflı ve hediye yarışlı düğünlerini görünce daha iyi anladım. Babam, sünnet düğününü, kimseden hediye gelmesin diye yapmamıştı. Bunları kabul etmek istemeyecek ama reddetmek e nezaketsizlik olacaktı. Çıkar yol sessiz sedasız sünnet olayını geçiştirmekti.

1993 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player