Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Hayrettin Karaca] - Acısını Ağaçlarla Paylaşan Adam

Nuriye Akman

Hayrettin Karaca. Çocukların “Erozyon Dede” diye tanıdığı modern evliya. Ülkemizin kayıp giden toprakları için duyduğu acıya kısa süre önce elinden kayıp giden ikinci evladının acısı eklendi. Oğlunu vuran gelinini görmek bile istemiyor.

Doğanın gönüllü avukatı

Nesilleri kurumasın diye tohumlar topladı dağ bayır. Erozyonun yok ettiği toprağın avukatı oldu. Dikenler, “koyna alınıp yatılasıydı”, ağaçlarsa onun harem güzelleri. Bir gün oğlunu vurdular. Tohumunu toprağına verdi. “Evladımın üzerimde hakkı var” dedi, oğul bildiği Karaca firmasının başına döndü. Şimdi “en güçlü enerji” dediği inancıyla ayakta duruyor. Yönetici masasının üstünde ticari bilânçolar değil, “yeşil” yayınlar var. Dünyanın geleceğine ilişkin kuşkuları en az evlat acısı kadar derin. Acıyı bir derviş sabrıyla öylesine denetlemiş ki, cinayetle ilgili yalnız soru sormakla yetiniyor, “Şüphelerimi açıklamaya hakım yok” diyor. Hayrettin Karaca… Nesli tükenmek üzere olan bir insan tipi. Hepimizin doğa cenneti diye baktığımız manzaralar da o, kıyametin cehennem sesini duyuyor. Hayrettin Karaca… Modern evliya…

Kendinizi doğaya adamıştınız. Erozyonla mücadeleniz çocukların gözünde sizi “Erozyon Dede” yapmış, ağaç tutkunuz ülkeye paha biçilmez bir doğa müzesi hediye etmişti. Kaderin “Modern Robensonluk” rolünüzü şirket yöneticiliğiyle değiştirmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Bu firma da benim bir çocuğum. Ben bu marka ayakları üzerine basıncaya kadar bir savaş verdim. Bunu 80’li yılların başında oğluma emanet ettiğimde huzur içindeydim. Para bizim için önde gelen bir gaye değil. Biz bu markaya sevdalıyız. Oğlumun bana emanet ettiği yeri görüyorum ve sorumluluk aldığım şu andan itibaren buradan çok kolay kaçabileceğimi düşünüyorum. Kurumsallaştırmış burayı artık. Bir altyapı kurmuş. Canavar gibi gençlik gördüm burada.

Yönetici koltuğunuzda otururken kulağınızda yine yaprak hışırtısı, toprak kokusu mu var?

Bunlardan kopmam mümkün değil. Burası bensiz yürür ona inandım. Ama bir sorumluluktan dolayı buradayım.

Bu alışık olmadığınız takım elbiseler içerisinde kendinizi nasıl hissediyorsunuz?

Bunu da bir kader olarak görüyorum. Bu kıyafette çok rahatsızım ama mecburum. Hele şu aleti (kravatını gösteriyor) hiç sevmiyorum. Kim icat etmiş, ne faydası var?

Türkiye’nin en geniş ağaç koleksiyonuna sahipsiniz. Ağacın size öğrettiği en önemli şey ne oldu?

Bu son zamanda bilimsel bir faaliyete katıldım. Hadim, Bozkurt, Seydişehir taraflarında geziyoruz. Endemik bitkilerin (yalnız Türkiye’de yaşayan) tohumları toplanıyor. Çünkü bu bitkiler yok olma tehlikesinde. Giden Gelmez Dağları’na çıktık. Tabii ben tohumlara daha geniş bir yelpazeden bakıyorum.

Dikenlerle aşk

Siz neleri topluyorsunuz?

Karaca Arboretum’da yaşayabilecek bütün bitkilerin tohumunu. Mesela dikeni bahçenize diker misiniz? Ama ne dikenler var, ne dikenler… Böyle koynuna alır yatarsın, o kadar güzel. “Bunu da artık almayayım” dediklerim de oldu. Birde arabaya geldim baktım, aa paçama yapışmış o tohumlar. Ne diyorlar bana biliyor musunuz? “Sen bizi sevmedin almadın ama biz seni çok seviyoruz. Biz sensiz yapamayız. Paçana takılır, geliriz”

Müthiş bir diyalog kurmuşsunuz onlarla.

Bana meczup diyorlar. Ama bu Cenab-ı Allah’ın bana bahşettiği en büyük rütbe.

Meczupların kalp gözleri açık olur. Bir ağaçta kalp gözünüzle ne görüyorsunuz?

Sevgi. Sarılıyorum onlara. Akümüle oluyorum. Böyle elimle tutup kabuklarını, yaprağını seviyorum. Anlıyorum ki o da mutlu oluyor. Böyle bir kedini, köpeğini seversin. Gıdısını okşarsın. O böyle bırakır kendini sana, teslim olur. Ya ağaç teslim olmaz mı? O da teslim oluyor.

Ağaçlarla aranız bu kadar iyi mi?

Onları gücendirdiğimde oldu. Çok günah işledim ben. Arboretum’u yaparken, her cins bitkiyi getiremezdim. 135 dönüm yerim var, bir seçim yapmam azım. Dedim ki geniş bir Akçaağaç koleksiyonu yapayım. Akçaağaçların sonbaharı çok güzel. Ben de sonbaharındayım ya, Allah bana da güzellik nasip etsin diye onlarla bütünleşmeye çalışıyorum. Ama bir süre sonra başladım utanmaya.

Öbür ağaçlardan mı?

Bana doğasever diyorlar. Ama ben bir gruba, Akçaağaçlara aşığım. Tabii bunlar çok eskidendi. Artık doğada kimilerini sevip, kimilerini sevmemek gibi bir his beni utandırıyor. Şimdi ben bunların hepsiyle sevdalaşıyorum. Bütün ağaçlar benim karım. Benim haremim çok büyük.

İki oğlunuzu da çok talihsiz bir şekilde kaybetmeniz duygularınızda bir erozyon yarattı mı?

Duygular erozyona uğramaz. Ben kendimi yıpranmış görmüyorum. Bir kişiye daha bilgi verdiğim anda akümüle oluyorum. Ben her gün canavarlaşıyorum. Bakın dünyada en güçlü enerji inançtır.

Allah inancı mı?

Allah’a inanıyorum ama bu bildiğim şeye inanıyorum, dünyanın sonudur bu. Tüm canlıların yaşam koşulları gidiyor, Türkiye ayağımızın altından gidiyor.

Türkiye mi gidiyor, dünya mı?

Dünya gidiyor ama bu ülke bizim. İleride ulusal, ulus kelimelerinin kalkacağına inanıyorum. Politikalar, menfaat paylaşmaları bizi ulus gibi yapmış. Ama insanları birleştirecek tek bir şans var: Kendi yaşama koşullarının ne olduğunu bilmesi. Bugün yaşayanlara ve gelecekte de yaşayacaklara bu dünya nimetlerinden pay ayırarak, mutlu olabiliyor musun? İşte huzur orada, insan olmak orada.

Siz bugüne kadar doğal felaketlere yol açan nedenleri incelediniz. Oğlunuzun ölümüyle sonuçlanan felaketi sizce hangi koşullar hazırladı?

Tabi kaderdir bu. Bu bizim kontrolümüzde değil. Kendi hayatıma bakıyorum. Neden ben oradan oraya atlaya atlaya buraya geldim? Yani kim beni buraya getiriyor? Bir seçim şansımız var mı acaba? Bakın bir ormana gidiyorsun. Bakıyorsun, orada bir tane kestane ağacı var. Peki, ama kestane ağaca neden oraya gelmiş? Niye orada ladin ağaçları var? Arasında bakıyorsun üç tane meşe ağacı var. A buraya ıhlamurlar da gelmiş. Akçaağaçlar gelmiş. Peki ama o ladine “sen git orada yaşa”, o ıhlamura “sen git burada on tane ol” diye kim söylüyor? Nereden alıyorlar bu emri? Nasıl itaat ediyorlar? Neden o çamın olduğu yere meşe gelmiyor? Bu bir kader değil mi? Bu bilgide çok büyük bir ağaç tadı var. Tabii biz kulak vermediğimiz için anlamıyoruz.

Oğlum intihar etmez

Oğlunuzun sizin üzerinizde hakkı olduğuna inanıyorsunuz. Düzgün bir şirket bıraktığı için ona teşekkür borçlusunuz. Bu borcun ödenmesi için adaletin aydınlanmasına katkıda bulunacak mısınız?

Olayı bana haber verdikleri zaman “Nasıl olmuş” diye soramadım. Oğlum gitmişti. Önemli olan buydu. “Hiç kimse gelmesin yanıma” dedim. Olayı hem kabullenmek istiyorum, hem istemiyorum. Sonra “İntihar etmiş” dediler. Her şeyi yapar da Atay intihar etmez. İnançları var. Bir yaşam tarzı var. İçine kapalı değildir. On iki sene işten uzaklaşmışım da bir gün hesap sormamışım. Demek ki babasının bu kadar itimadını kazanmış bir kişi. Onu hayata bağlayacak çok şeyleri var. Küçük çocuğunu çok seviyor. Ama beni, ailemi 48 saat intihar olduğuna inandırıyorlar. Gelen tahkikat heyetinde bir de silah uzmanı var ki, Atay’ın arkadaşı. O diyor ki, “bu intihardır.” Tabii o dahi intihar deyince, herkes inanıyor.

Neden intihara inandırılmak istendiniz acaba?

Bunun cevabını bulamıyorum. Olayın intihar olmadığını uzmanlar görür görmez anlarlarmış. Sayın Menzir diyor ki “Acemice yapılan tahkikatlar sonucu bazı cinayetlerde bulgular ortadan kaldırılmakta ve olayı aydınlatmak için çok güçsüz kalmaktayız. Atay Karaca olayında da böyle olmuştur.”

Siz savcılığa verdiğiniz dilekçede oğlunuzun beyninden çıkan mermilerin o silahtan çıkıp çıkmadığının araştırılmasını istediniz. Demek ki bir üçüncü kişiden kuşkulanıyorsunuz.

Üçüncü mü, dördüncü mü, beşinci mi? niye üç diyorsun? Yani bilmediğim bir olaya ben bugün üçüncü kişi nasıl var derim? Neden deliller ortadan kaldırılmak isteniyor; çözemiyorum.

Canan Hanım, silahı oğlunuzun elinden almaya çalışırken patladığını söyledi ama ateş uzaktan edilmiş.

Bunlar beni alakadar etmiyor. Benim oğlum gitti, biliyor musun sen? Uzaktan mı, yakından mı, kim ateş etmiş benim için önemli değil.

Oğlunuzun gitmesine sebep olanların cezalandırılmasını istemez misiniz?

Onları Allah da cezalandıracak, devlet de.

Canan Hanım, boşandıktan sonra iyi bir nafaka alıyordu. Oğlunuzu öldürmesi için dıştan bakıldığında mantıklı bir sebep görünmüyor.

Şimdi ben bunları düşünmek istemiyorum. Benim oğlum yok. Ötesi mühim mi?

Atay Bey silahını arabasında taşırmış. O gün cebine koymuş diyorlar.

Yalan yalan. Devamlı yanında taşırdı. Bir kere lazım olur, o da hayat kurtarır, dermiş, torunlar söylüyorlar.

Olaydan sonra Canan Hanım ile karşılaştınız mı?

Allah bana onu nasip etmesin.

Şu anda karşınızda olsaydı ona ne sorardınız?

Hiçbir şey. Alacağım cevaptan ne öğrenirim? Sual sormak da beni cezalandırır.

Olaydan on gün önce birlikte tekne gezisine çıkmışlar.

Kaptan diyor ki ayrı kamaralarda yattılar ve kavga ettiler diyor. Oğlanı istemiş. Oğlan da diyor ki, “Ben annem gelirse gelirim”

Yani Canan Hanım’ın “Biz tekrar evlenecektik” beyanı da yalan mı?

Bunlar yalan. Efendim olay sanıldığı gibi değil. Bunun doğruları başka…

Benimle paylaşmak ister misiniz bu doğruları?

Ama bunlar yazılsın istemiyorum. Bu olayın içinde muhatap olmak istemiyorum.

Doğada zararlı yok

Ama bir şekilde zaten davaya müdahilsiniz.

Müdahil oldum ama işte bir avukatımız var. o görevini yapsın. Şimdi ben bir hizmet yaptığıma inanıyorum. Allah’ın bana böyle bir şey nasip etmesinden dolayı fevkalade mutluyum. Bakın dünyada vazifesi olmayan hiçbir yaratık yok. Orman zararlısı diyor adam. Dilini eşek arısı soksun! Zararlı mı o? Onun da bir görevi var. Niçin gelmiş tırtıl veya kese böceği oraya? Bak bakalım kime gelmiş? Zayıfa gelmiş, ihtiyara gelmiş. O mantar dediğimiz, o çürüten dediğimiz şey çürütmüyor. Onu yeni bir organizmaya döndürüyor. O ağacı öldürüyor ama ondan sonra yaşayacak olan canlılara bir ortam hazırlıyor. Ölüm diye bir şey yok zaten.

Ne var?

Değişim var. Devamlılık var. Bir emre itaat var. Mesela domuz zararlıdır deriz ama domuzsuz orman olmaz. Domuz eğer solucan bulmak için boynuzuyla sürüp mineral toprağı çıkarmazsa, oraya düşen tohum çimlenebilir mi? Domuz çok çoğalan bir mahlûktur. Ama eğer bir orman 71 domuzun yaşamasına yetecekse orada 72 domuz olmuyor. Kimden alıyorlar bu emri? Nasıl çoğalmıyorlar? Bir vazife bütünlüğü var o da ortak yaşamı sürdürmek. Ama bakın şu dergiye, ne yazmışlar: “Çoruh kıyılarını süsleyen yamaçlardaki renk cümbüşü birçok ressamı kıskandıracak kadar güzeldir.” Adam buna güzel diyor, bense burada bir felaket görüyorum. Burada artık hiçbir bitkinin yaşamayacağı bir ortamı görüyorum. Çölü görüyorum. Ama o “cennet doğa” diyor hala.

Ardıç ağacındaki resim

Bir ağaç adınız olsaydı, size Çınar mı derdik efendim?

Çınarlar o kadar yaşlı değildir. Türkiye’nin en yaşlı ağaçları ardıçlardır. 3 bin metredeki o ihtiyarları bir görsen. O perişan hallerini. Çıplaklaşmış, iki üç yaprağı kalmış. Öyle hayatını sürdürüyor. 2 bin 500 yaşında belki. Git onunla konuş. Neler geçirmiş bir sor. Kışın hani yağmur, kar yüzüne vurur da yanağını yakar. O orada binlerce yıldır fırtınayla, buz taneleriyle bombardıman olmuş. Ona rağmen yaşamak istiyor. Direniyor. Gövdesinde bir resim var. Onu görebiliyor musun? Evliyalar onlar işte. Onlar evliyalar…

1993 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player