Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Ali Bardakoğlu 2] - Hutbelerimiz çağdaş değil

Nuriye Akman

19 Eylül 2005, Pazartesi

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, bu söyleşide toplumun ufkunu açacak, her biri uzun uzun tartışılacak çok önemli mesajlar verdi.

Popüler kültürü dindar kişiliğe en büyük tehdit olarak nitelendirdiniz. Popüler kültür sonuçta halkın kültürü. Bu söylemle halkı tamamen karşınıza almış olmuyor musunuz?

Popüler kültür içinde, akıntıya kendini bırakıp, hayata fazla anlam yüklemeyen, bireysel, çıkarcı, eğlenceyi, hazzı, fırsatları olabildiğince değerlendiren bir insan tipi ortaya çıktı. Dünya hayatını gerçek hayat olarak görüp, bize sınav için verilen güzelliklere takılıp kalır, bu yaratılışın nedenini ve gayesini düşünmezseniz, bir oyuna dalmış olursunuz. Popüler kültür dalgaları önüne gelen her değeri yok ediyor, insanı hazcı, tüketici, başkalarının omuzlarına basarak yükselen acımasız, barbar bir varlık haline getiriyor.

İnsanlar bu hale geldiyse onları sizin klasik vaazlarınızla derin derin düşündürmeniz mümkün mü? Tamamen dışlamak yerine popüler kültürün dinamiklerinden yararlanamaz mısınız?

Tabii popüler kültürün tamamen dışında hizmet üretmemiz mümkün değil. Onunla uyum sağlamamız; ama onun ötesinin olduğunu insanlığa anlatmamız gerekir. Bu itibarla din görevlilerimizin her kapıyı çalmasını, her mekana gitmesini, her insanla diyalog kurmasını, çağın teknolojik araçlarından yararlanmasını istiyoruz.

Mesela hutbeleri yazarken reklamcılardan yararlanılamaz mı? Mesajın hedef kitleyi etkilemesi için daha kısa, daha vurucu, daha çekici bir hale getirilemez mi? Çünkü insana "erdemli ol, şunu yapma, bunu yap" dediğinizde hiç etkili olmuyor.

Yerden göğe kadar haklısınız. Çünkü popüler kültür insanların hepsini kuşatmışsa, bu başarıyı görmemiz, araçlarından da yararlanmamız gerekiyor. Hutbelerimizin arzu ettiğimiz düzeyde ve etkinlikte olmadığını biliyoruz. Bununla ilgili toplantı yaptık geçenlerde. İletişimcileri, toplumbilimcileri çağırdık. "Hutbelerimizin içeriğini düzeltmek bize aittir. O içeriği daha etkili bir şekilde nasıl sunabiliriz?" dedik. Gerçekten güzel değerlendirmeler yapıldı. Ümit ediyorum önümüzdeki dönemde içerik ve sunum teknikleri olarak belli iyileştirmeleri yakalayabileceğiz. Hizmet içi kurslar ve örnek hutbe yarışmaları, hutbelerin bölgesel olarak hazırlanması projeleri devam ediyor. Gerçekten hutbelerimiz artık çağın beklentilerine cevap vermiyor. Değişimi arzu etmek yetmiyor. 80 bin personelimizin bunu sahiplenmesi, kendini o yönde eğitmesi ve buna kendini hazırlaması zaman alıyor.

Türkiye'nin en akıllı, en yaratıcı reklamcısını çağırsanız, hemen bir kampanya düzenleyebilir size. Yani hemen eyleme geçmek istemez misiniz?

Henüz o safhada değiliz. Ama bu da mümkündür. Ancak dinî söylem ve anlatımı sadece reklamcılık tekniğiyle iyileştiremezsiniz. Bizim vaazlarımızı da iyileştirmemiz gerekiyor. Çok eski kitapların, eski dünyalarında kalarak konuştuğumuzda bizi insanlar saygıyla dinliyorlar. Ama bizim bu saygıyı fazla zorlamamız doğru değil. Yani cemaatin yüzümüze karşı hangi iltifatlar yaptığı değil, bizden ayrıldığında hakkımızda ne düşündüğü önemli. Gönlümüz istiyor ki, hutbeyi de vaazı da hatır için, ibadet diye de dinlemesin, bir şeyler alsın.

Dizi film yapımcı ve senaristleriyle neden temas kurup İslam'ın evrensel mesajlarına dair önerilerde bulunmuyorsunuz? Bir insanın bir insana gülümsemesi veya yoldaki bir taşı kenara çekmesi bir sadakayken, bu kadar kolay sevap kazanma yolları varken bunlar dizi filmlere serpiştirilemez mi, popüler sanatçılara söylettirilemez mi?

Din Diyanet'in işi değildir. Din hepimizin ortak değeri ve halletmesi gereken önemli bir hedefidir. Şu konumda olamayız: Ben devamlı dinin öneminden bahsedeceğim. Çocuklarımıza Allah'ı, Peygamber'i sevdirmenin, ahireti tanıtmanın ne kadar önemli olduğunu anlatacağım. İnsanlar buna direnecekler, "Yok, pek düşünmüyorum; ama senin hatırın için yapayım" diyecekler ben onları ikna etmeye çalışacağım şeklinde çekişme, pazarlık, ikna konusu olmamalı. Bu çok mahcup edici, rahatsız edici bir konumdur. Bizim insanları ikna etmeye çalışan değil, Türkiye'de din hayatını koordine eden, yanlışlar varsa onların yerine güzellerin gelmesini sağlayan bir rehberlik görevimizin olması lazım. Önerinizi beğendim; ama önerinin bir tarafı biz isek, diğer tarafı da toplum olmalı. Bütün köşe yazarlarımızın, senaryo yazarlarımızın, oyuncularımızın, popüler kültürün kurucu, yaşatıcı öğelerinin buna sahip çıkması gerekir.

Siz bunu cazip bir elma şekeri haline getirmezseniz niye sahip çıksınlar?

Dediğiniz doğru. Bizim rehberlik etmemiz lazım. Bir toplantı yaptık. Metin yazarlarını, senaristlerini, yönetmenleri çağırdık. Dinî yayınlardaki görsellik meselesini ele aldık. Bunları nasıl iyileştirebiliriz? Dizi film de çekebiliriz veya dizi filmlere ne gibi dinî katkılar sağlayabiliriz? Bu arkadaşlarla diyaloğumuz devam ediyor. Bu konuda gelenekleri yıkmak çok zor. Dindar kanallar dini çok iyi bildiğini düşünürler. Her dindar kendini aynı zamanda din alimi olarak görür. Halbuki sağlıklı olmak ile tıp uzmanı olmak farklı şeylerdir. Böyle olunca biz bütün kanallara diyoruz ki, dinî ve millî değerleri aşındıracak, din görevlisine kötü imaj veren filmlerden kaçının. İmamı, müftüyü kötü bir imajla çizmenizin sadece Diyanet'e ve dine değil, bütün topluma zararı var. O toplantıda Batı medyasında ve bizim yerli medyada din adamı konularında çok geniş müzakereler oldu. Tabii bizim arzu ettiğimiz düzeyde dizi filmlerinin olması büyük paralara bağlı. Kaldı ki bu konularda Diyanet'in bilgisi, birikimi yetmez. Diyanet işin din kısmını bilir. Görsellik ayrı bir uzmanlık gerektiriyor. Bu işbirliği gerekiyor. Kanalların hepsine bunu söyledik.

Din adamları neden bir hobi geliştirmezler? Neden kayak yapmazlar, bisiklete binmezler, fotoğraf çekmezler?

Hakikaten çok sosyalleşmiş, sergisini açan, konservatuara giden, farklı alanlarda güzel işler yapan birçok görevlimiz var. Ama burada önemli bir açmaz var. Din görevlimiz bisiklete binerse, kapalı saha maç yapmaya başlarsa, halk artık ona din adamı gözüyle bakmıyor, onda din adamının ağırlığını görmüyor. Halkın bu algılaması din görevlisini kısıtlıyor. Din görevlisi öncelikle mihrapta, minberde, kürsüde etkili olmak ve o saygınlığın içinde insanlara bir şeyler anlatmak ister. Cami dışı sosyal faaliyetlere girip gençlerle futbol maçları yaptığında, geleneksel düşünen cemaatin din adamına bakışı, yavaş yavaş onu rahatsız etmeye başlıyor. Din adamları da bunu bildiği için, hem cami içinde kendi sınırları içerisinde kalmayı hem de cami dışında daha ağırbaşlı olmayı tercih ediyor.

Bu kısırdöngünün kırılmasından yana mısınız?

Bunun ölçülü ve dengeli şekilde kırılmasından yanayım. Radikal bir şekilde değil, halkın beklentilerini ve geleneklerini hırpalamadan. "Siz bu işlerden anlamazsınız, siz eski kafasınız. Ben top da oynarım, bisiklete de binerim, şortla denize de girerim, her yerde hizmet yaparım" şeklinde değil. Cemaate bunu yapmasının niye gerekli olduğunu anlatarak ve onları ikna ederek yapmalı. Toplumun hazır olduğu yerlerde bunu yapıyorlar. Futbol takımının hem oyuncusu hem antrenörlüğünü yapan imamlarımız var.

Ama işte bunları tanımıyoruz.

Yaygın değil. Kapalı toplumlarda bu daha zor oluyor. Ama turistik, okur yazar oranının daha yüksek, halkın daha rahat olduğu bölgelerde din görevlileri hemen yeni alanlara açılıyorlar. Aynı din görevlisini oradan alıp da o kapalı ve gelenekçi topluma verdiğinizde, daha zor hareket ediyor ve kendini daha çok kısıtlıyor. Söz ettiğiniz kusur var tabii. Bir performans eksikliği varsa, bu biraz din görevlimizden, biraz toplumdan, biraz da bizden oluyor. Biz şimdiye kadar cami dışı etkinlikleri fazla önemsememişiz.

TRT'deki Diyanet Saati de soğuk, sıkıcı, temposuz. Korkutan, "meli, malı" diye konuşan insanların sözlerinin bir cazibe merkezi olması mümkün mü?

Diyanet saati programının iyi olmadığını ve etkili bir şekilde kullanılmadığını biliyoruz. Bizim görsel yayıncılık konusunda bir donanımımız yok. Yani bizim o hutbelerdeki bir temayı, 15 dakikalık televizyon programında veya 25 dakikalık kısa metrajlı bir filmde nasıl işleriz? Bu bizim becereceğimiz bir konu değil. TRT'ye de şunu dedik. Bu Diyanet Saati çok kötü. Sabahın erken saatlerinde, kimsenin bunu izlemediği saatlerde; ama bunu bizim prime-time'lara isteyecek bir formatımız da yok. Onu iyileştirmemiz gerekir. Arkadaşlarım çalışıyor, adım adım bazı iyileştirmeler oldu. Ama bizim gibi din görevlisi veya ilim adamı formatında yetişmiş bir şahsın çok ilgi çeken bir program yapıp sunması da zor. İnsanlar da karşılarında Diyanet yetkililerini, işte görevlilerini görmek istiyorlar.

Acaba şart mıdır? Son derece popüler bir sanatçı sunamaz mı?

Sanatçıların, sanatın gücünden yararlanmamız gerekiyor. Ama yani din hizmeti sadece sunum tekniği değil. Dinî güzellikleri anlatan insanın öz hayatının da bu güzelliklere uygun çizgide biliniyor olması lazım. Dinî söylemin, dinî öğüdün de kendine göre bir kabul edilebilirlik kuralları var. Sunucuların etkinlikleri sadece sanat gücüyle bağlantılı değildir. Halk nezdinde o anlattıklarına uygun bir çizgilerinin ve kabul edilebilirliğin de olması gerekiyor. Onun dışında 'çok iyi anlatıyor, çok güzel konuşuyor' diye biz din konularında herkesten yararlanamayız.

Telefona çıkmayan gazeteciyi bir daha aramıyorum

Cumhurbaşkanının yaptığı gibi siz de her yıl sanatçı, gazeteci ve hatta bilim adamlarına bir resepsiyon veremez misiniz?

Verebiliriz tabii. Bir dinî günü vesile edebiliriz. Demek istediğim Diyanet İşleri başkanı olarak fazla yüz göz olup kapı çalmak istemiyorum. O zaman Diyanet hakkında üç beş iyi cümle yazsın diye köşe yazarlarına temenna etmiş olurum. Onların gönlünü hoş tutmaya çalışan kişi konumunda olmak da beni rahatsız eder. Yani il müftülerimiz için diyoruz ki, yerel kanallarda, yerel gazetelerde şurada burada güzel işler yapın. İl müftüsü, ağırlığına uygun ilişkiler kurmalı. Ben huzurevine, yetişkin yurtlarına gidiyorum.

Neden kaliteli bir sanat olayına katılmazsınız veya bir futbol maçında halkla kucaklaşmazsınız, neden şampiyonları kabul edip tebrik etmezsiniz mesela?

Futbol maçına gittiğim vakit de sanatçıları tebrik ettiğim vakit de Diyanet İşleri Başkanlığı'nın toplum nezdindeki ağırlığına, temsil gücüne uygun muamele görmek isterim. Bazı gazetecileri arıyorum, çıkmıyor. Bir daha aramıyorum. Davet ettiğiniz vakit, ilişki düzeyinin nezaket kurallarını uygulamak önemli. İl müftümüz her mekanda bulunup, dinin aydınlık mesajını insanlara ulaştırmalı; ama insanlar da il müftüsüne hak ettiği değeri vermeli.

2005 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player