[Zekai Tunca] - Türk müziği için popülist davrandım
Nuriye Akman
19 Aralık 2004, Pazar
TRT'nin, Emel Sayın ile Ahmet Özhan'ın sunuculuğunu yaptıkları Alaturka beste yarışmasında Zekai Tunca'nın eseri, seyircilerin oylarıyla birinci seçildi. Şarkı "Ben sende Yaradan'ı sevdim" nakaratıyla insanda tekrarlama arzusu uyandırıyordu. Fakat düşündüm, insan böyle bir felsefeyi böyle oynak bir tempoda mı söyler? "Yarışmak" Türk müziğinin ruhuna ne kadar uygundur? Bu iki temel soru beni kışkırttı. Zekai Tunca ile konuşmalıydım...
Itri olsa, Dede Efendi olsa bestesini yarıştırır mıydı?
Böyle yarışmaya girip de 'benim yaptığım doğrudur, güzeldir' diye iddiada bulunmak bizim Türk müziği kültürüne uzaktır tabii. Yarışma için gönlü kırbaçlıyorsunuz. O zaman gönül küsüyor, kilitleniyor. O yüzden benim adım anons edildiğinde sıkıla sıkıla selam verdim. Göğsümü gere gere 'ben buradayım' diyemedim.
Daha önce de ödüller aldınız.
Aldık; ama yarışmak için bir şey yapmamıştık. Gazeteler tarafından aday gösterilirdik. Sonra sonucu bize bildirirlerdi. Bu yarışmada birbirimize karşı ezildik. Benim hocalarım var orada. Büyükler var. Ama TRT'den bir davet almışız.
Mecbur musunuz icabet etmeye?
Özel hayatımda absürd bir şey yaparak gündeme gelme peşinde olmadım. Hep iyiyi, doğruyu öğrenip TRT kriterlerinde söylemeye çalışıyorum. TRT'den hem maaş aldım hem de Zekai Tunca oldum.
Yani yarışmaya borç ödeme duygusuyla mı girdiniz?
Bunu şöyle algıladık: Türk müziği gündemden kalktı. Ünlüler Çiftliği, kaynanalar şunlar bunlar gündemde. Türk müziği, madem böyle gündeme geliyorsa, buna da bir kapı açılmışsa, biz de bunun dert yananları olarak böyle bir şeye bigane kalamazdık. Ben günlerce düşündüm. Bana bu kadar ödül verilmişken, bir yere getirilmişken, hâlâ yarışıyor olmak acaba bir aymazlık, bir doymazlık olur mu diye çok düşündüm. Bir şeylerin gündemde kalmasının tek yolu buysa, bu girişimin dışında kalamazsınız.
İtiraz ediyorum. Siz nasıl ilk bestesini yapan amatörlere karşı yarışırsınız? Yani onlar adına haksız rekabet...
Haklısınız. Onlar için bu bir şansken, bizim için bir riskti. Ezilebilir, kaybolabilirdik. Ben onlar adına rahatsızlık duydum. Bu rahatsızlığımı dile getirmeye çalıştım; ama orada fazla da yakınamıyorsunuz. Zaten Türk müziğini tekrar gündeme taşıyabilmek adına arayış içindeyiz. Biz, sevgili değiştirerek gündemde olamayız. Çocukların sakız gibi çiğnediği şarkıları yapmak bize yakışmıyor. Belirli bir kitlesi var bu müziğin.
Bu yarışma o kesime kaç kişiyi katmıştır dersiniz?
Üç kişi katmamıştır. Yine o dinleyici, yine o camia, o zevk grubu arasında oldu. Yani sadaka camiden dışarı çıkmadı. Ben kendi adıma o rahatsızlıklarımı ekrandan dile getirdim. Daha fazla eleştiri getirmek istemiyorum. Bir de; işin içinde para olmasaydı keşke...
Katılan besteler makamda ve üslupta çok sınırlı bir alanda üretilmiş. Sadece "şarkı" tarzında... Türk müziği bu kadar fakir mi?!
Daha önce TRT bunun Dede Efendi versiyonunu da yaptı. Ama böyle ekranlarda filan değil. Şarkılar gönderildi, seçici kurullar seçti. Belki bu kez aceleye gelmiş olabilir. Belki biraz daha popülist bir yaklaşımla, yani gündemi daha çabuk oluşturmak adına şarkı yarışması oldu adı.
Hayır. Adı beste yarışmasıydı. Şarkı yarışması değil.
Haklısınız, şarkı bir formdur. Çok dikkatlisiniz. Ama şimdi bir pop şarkısına da beste deniyor.
Yani tesadüf müydü efendim, herkesin şarkı formunda eser göndermesi?
Şartnamede o var. Yani küçük formlarda olacaktır. Türkü de olabilir.
Dolayısıyla yarışma Türk müziğinin zenginliğini mi yansıtıyordu, yoksa poplaştığını mı?
Şimdi bakın. Bunun popülist bir yaklaşım olduğunu inkar edemeyiz. Başka türlü ulaşamıyorsunuz çünkü. Fakat hala buna da ulaşılmadı. Benim bu yarışmanın birincisi olduğumun ertesi günü, köprüden geçerken camı açtım. "Abi nerelerdesiniz, senelerdir görmüyoruz sizi!" dedi biri (gülerek). Pop starlardan Türkiye'nin haberi vardı. Gazetelerde resimleri vardı. Bugün bir kaynana-gelini herkes tanıyor, çok önemli Türk büyükleri olarak. Bunu Dede Efendi formatında yapsaydık, çok özel, ölçüleri çok katı, daha küçük bir grup içinde kalırdı. Biraz aceleye geldi. Bunu yapanlar da herhalde kabul edecektir. Bunun daha güzeli, daha doğrusu olacaktır.
Mozart'lar'ın, Beethoven'lerin esinlendiği alaturka, bu alaturka olabilir miydi?
Çağa göre her şey değişiyor. Ben bir Hacı Arif Bey şarkısı yapmadım. Osmanlı Türkçesiyle aruz bir şarkı da yapmadım. Bana bir arkadaşım, bir yerde takılmıştır. Ya nerede o eski şarkılar. Sonra benim şarkımı söylemişti arkasından hicvederek. Pardon, ne yapacaktık yani "Kış geldi, firak açmalıdır, sinede yare" desem, gülmezler mi bana? Bugün bu dil konuşuluyor mu? Mozart zamanındaki kriterlerle bugünü değerlendiremeyiz. Ben yirmi yıl öncesine göre bugün birçok şeyin çökmüş olduğunu görüyorum. Yirmi yıl sonra nereye varacak bu işin sonu?
Başka nasıl bir formatta olabilirdi bu yarışma?
Daha başka formatlar bulunabilir. Biz bu zamana kadar müzikle uğraşanı, yazanı çizeni hep yan yanaydık. Omuz omuzaydık. Birbirimizden şarkı alır verirdik. Birbirimizin şiirini şarkı yapardık. İlk defa böyle karşı karşıya yarışır olduk. Diğer arkadaşlarımızın da rahatsızlığını gördüm. En rahat olanlar amatörlerdi. Ben o gün ödülü aldığımda dostlarıma karşı rahatsızlığın doruğunu yaşadım. Ama bundan sonra da birbirimizden kültür, sanat, fikir alışverişi yapabilmeyi umuyorum. Bu hep böyle rekabet düzeyinde gitmemeli. Yine yan yana, omuz omuza olmalıyız. Ama orada iller veya bazı zümreler yarışmış oldu. Memleketine, daha önce çalışmış olduğu bir yere, üniversitedeki öğrencisine selam göndererek avantaj sağlayanlar oldu. Oysa dolaplarda kilitli kalmış, yedi sekiz bin, hiç açılmamış şarkıların seçiminde çok daha büyük emekler olmuştur. Ben repertuar kurullarında olurdum, bir şarkıya saatlerimizi ayırırdık. O doğru yolda da bugün etkili olamıyorsunuz. Yani onları boşuna seçmiş oluyorsunuz. Vakit bulup çalsanız bile zaten bir yere varamıyor.
Piyasa değeri yok çünkü.
Yalan yanlış söylenen bir pop şarkı haftalarca gündeme gelirken, sizin bir şarkınızın TRT'de üç ayda bir kere yayınlanmasının hiçbir kıymeti harbiyesi yok.
Yarışma birincisi şarkınızı aslında çok beğendim, dilime dolandı. Fakat kalbim "Ben sende yaradanı sevdim" ifadesinin böyle oynak bir havada söylenmesine itiraz ediyor. Hem İlahi aşk biraz daha örtülü olmamalı mı?
Ben doğru bir şey yaptığımı hâlâ iddia etmiyorum. Ben de yanlış duymuş olabilirim. Ama burada sorumluluk seyircide. Bakın repertuar kurullarından şarkılarımız dönerdi. Hiçbir şey demezdim ben. Birçokları böyle bas bas bağırırdı, 'nasıl olur şarkım reddedilir' diye. Benim "İmkansız" şarkım, bütün gazetelerin, bütün yayın kuruluşlarının ödülünü aldığı halde, beş altı sene TRT repertuarına sokulmadı. Bunu tartacak bir terazi yok. O yüzden görüşünüze katılabilirim. Haklı olabilirsiniz. Sorumluluk seyircinindir. Fıkır fıkır olmamalıydı belki de. Bana 'müzikle kavga eden adam' derler. Çok heyecanlı, hızlı konuşan bir tipimdir. Biraz fevriyimdir. Müziğimde de o tempo vardır. Yani ruhum sığmıyor, belli bir oktav içinde şarkı yapmakla tatmin olmuyorum. Fırtınalı ruhumun tezahürü olabilir. "Ben sende Yaradan'ı sevdim" ifadesi Yunus Emre'nin "Yaradılanı sev, Yaradan'dan ötürü"nün bir açılımı.
Bu fırtınalı mizaç, müziğin dışında, kendini nasıl realize ediyor?
İstanbul'da araba kullanamıyorum. Bir anda önüme geçilmesinden, kural ihlalinden çok rahatsız oluyorum. Düzen bozucu, her şeyle didişirim. Ailem de artık kabullendi. Ben evin içinde "iyi sıhhatte olsunlar" gelmişler gibi kendi kendime bir şeyler yaparım. Elimde bir iş vardır. Bir yandan da kafamda müzik vardır. Pek konuşmam. Benimle de konuşmazlar.
Yani "delidir, ne yapsa yeridir" diye dokunmazlar mı size?
(Gülüyor) Sakin değilim günlük hayatta da. Bu şarkı da bir gece sabaha kadar yolculuktan sonra sabah, uykusuz, gergin halimde ortaya çıktı. Birden melodiyi yakaladım. O tema vardı zaten. İşte sen güzel bir bahaneydin. Ben zaten sevgiye meraklıyım. Sende sevilecek şeyi ben buldum anlamında.
Hani "güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa"nın başka versiyonu...
Yani bunlar bizi besleyen şeyler. Yunus Emre, Âşık Veysel... Bu kültürün uzantıları. Bunlara farklı bir şeyler katmanız mümkün değil. Evirip çevirip kullanıyorsunuz.
Size elli milyar lira kazandıran bu beste, besteciliğinizde bir aşama mı, yoksa kendinizi tekrar mı ettiniz?
Kendimi tekrar olabilir tabii. Bu format doğrultusunda yapılmış bir şey. TRT kıstaslarından geçse halktan geçmeyecek. Nitekim ön elemelerden, çok güzel diye seçilip, ilk oylamada halk tarafından elenen şarkılar oldu. Halktan telefonla oy alabilmek adına yapsanız, TRT'nin gümrüğünden geçmeyecek. Bizim beğenimizle halkın beğenisi hep ters düşmüştür. Yeni bir şarkı yapmışızdır. Radyoda seslendirmeye götürmüşüzdür. Nasıl buldunuz? "Kötü şarkı, halk tutar" denir. Veya "Güzel şarkı; ama istikbali yok. Maalesef raflarda kalır" denir.
Dolayısıyla ikisinin bileşkesi mi oldu şarkınız?
Ben akademik müzisyen değilim. Çok akademik takılanlar, ağzında piposu, işte profesör sakalıyla ahkam kesip, bir şeyler üretmeyen arkadaşlarımıza göre biz zaten müzisyen sayılmayız. Benim ancak bu müziğin gündemde tutulmasına katkım olmuş olabilir. Bu müzik bitti, gidiyor derken, "Beni böyle bırak git gidebilirsen" diye bir şarkı yapmışızdır. 15 yaşında çocuklar söylemiştir. Benim göğsümü gererek söyleyeceğim bestelerim de var; ama hiç bilinmez. Mesela bir şevk efsa şarkım vardır. "Gökte ay, yerde ben, iki uykusuz" diye. Zaten bunu günlük hayatta dinleyemezsiniz. Mesela bir hicaz şarkım vardır. Selahattin Pınar'dan, Şevki Bey'den, Hacı Arif Bey'den filan esinli. Yani dinleyici ile bizim zevkimiz farklı.
Popülerleşmeyi Türk sanat müziği için bir tehlike olarak görmüyor musunuz?
Popülerleşmezse de kayboluyor. Kendi arasında çalan söyleyen, burnundan kıl aldırmayan, yanına yanaşılmayan bir camianın tekelinde kalmış oluyor. Ben, Ankara'nın Tatlar köyünde doğmuş, kenar mahallede büyümüş bir insanken, o kahvehanelerde çalınan pikaplardan gelen müzik çocuk yaşımda beni yakaladı. Ve ben bunun savaşçısı durumundayım. Umut olduk daha doğrusu. Vatandaş yakamıza sarılıyor. 'Niçin bir şey yapmıyorsunuz, bu müzik gitti' diyor. O duygu bir köy çocuğu olarak bana ulaşmışken, biz mevcut dinleyiciye iki kişi katamıyorsak, bu kuşak Hakk'ın rahmetine kavuştuktan sonra her şey bitecek.
Bestelerinizin tek bir esin perisi mi vardır, yoksa siz her çiçekten bal mı alırsınız?
Her şey etkileyebilir beni. Yani sevmeye, sevilmeye merakım vardır. Bu, şarkılardaki duyguları bire bir, devamlı yaşadığım anlamına gelmez. O kadar şarkıda yaşadığım şeye bir kişinin ne bedeni dayanır, ne yüreği. Onları ifade eden şeylere demek ki yakın buluyorum kendimi. "İçelim eğlenelim, bir daha mı geleceğiz dünyaya" diye bir şarkım yoktur benim.
Sevmeye, sevilmeye meraklı bir insanın eşi bundan mutlu mudur?
O sevip sevilmeyi devamlı ilişkiler şeklinde anlamamak lazım. Bunları bire bir yaşıyor olsam, zaten yazmama gerek kalmaz. Böyle bir eğilimim var. Bu bana Yaradan tarafından verilmiş. Ama bir de disiplinim var, saygım, edebim var. İnsanlar ikiye ayrılır zaten: Yaşayanlar ve yazanlar. Ben yazanlardanım.
Duygularınızı eşinize de ifade eder misiniz?
Maalesef biz bunu yanlış yaptık. Sevgimizi göstermekten kaçtık. Kültürümüzde bu sevgiyi göstermek ayıp sayılırdı. Büyüklerimizin yanında çocuğumuzu sevemezdik. Şimdi benim oğlum, yanımda karısına sevgisini gösteriyor. Mutlu oluyorum. Bunlar birbirini seviyor diye gözüm arkada kalmıyor.
Aşka Merakım Ezelden (*)
Aşka merakım ezelden
Sen güzel bir bahaneydin
Mahrum değildim güzelden
Ben sende sevmeyi sevdim
Sevenimden zerresini
Esirgediğim sevgimi
Sana sundum gani gani
Ben sende sevgiyi sevdim
Bir daha sevemiyorum (sevemiyorum)
Bahane bulamıyorum (bulamıyorum)
Kendimi kandırıyorum (aslında)
Ben sende Yaradanı sevdim
Sevdayı besleyen hasret
Haddi aşar olur külfet
Sabrı mahduttur nihayet
Ben sana ermeyi sevdim
Bir daha sevemiyorum (sevemiyorum)
Bahane bulamıyorum (bulamıyorum)
Kendimi kandırıyorum (aslında)
Ben sende Yaradanı sevdim
(*) Zekai Tunca'nın Alaturka Beste Yarışması'nda birinci olan 'Sevgi' adlı şarkısının sözleri