Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Ahmet Turan Alkan] - Kadını erkeğin kölesi görenlere saygı duymam

Nuriye Akman

28 Eylül 2003, Pazar

Okurlarımdan sık sık şöyle e–mail’ler alıyorum: “Hani bir ara yazarlarımızı–çizerlerimizi tanıyalım kampanyası açmıştınız. Üç Zaman mensubunu tanıttınız, bıraktınız. Lütfen devam edin bizi bize anlatmaya.” Arzunuz başım üstüne. Buyrun, Ahmet Turan Alkan hocamı takdimimdir. Kendisi, her konuda aynı düşünmesem de uzaktan hayran olduğum bir insandı. Yakından tanıyınca, bu hissim daha da arttı. Bu yıl gazeteyi mükemmelleştirmek için 5 gün boyunca beyin fırtınası yaptığımız Didim’de bütün oturumları o yönetti. Gündüzleri, Hocamızın ironik düşünce tarzıyla tanışıp hayran olduk, geceleri söylediği hüzünlü türkülerle hüzünlendik. Neyse ki Alkan, sadece türkünün hüzünlüsünü seviyor. Genelde, şakacı, çevresine sıcaklık yayan bir insan. Bu söyleşi; hiç kurgusuz, hazırlıksız, akla düşen kelimelerin dile sakince bırakılmasıyla oluştu.

Sivas’ta yaşamanızı, büyük şehir korkunuza mı bağlamalı?

İsabet olur. Büyük şehrin, benim zihin ve beden konforumu tehdit eden bir sürü riski var. Her gün üç–dört saati yollarda geçirmek, başkalarının, mesela bir dolmuş şoförünün yönetiminde kalmak, eve yeterince zaman ayıramamak beni geriyor. Zamanımı kendim planlamayı seviyorum. Akrabalarım randevu ile gelirler eve. Fakültede kapıya yazı asıyorum, “Bu ziyaret şart mıydı, iyi düşündünüz mü?” diye. Yapmakta olduğum iş, zihnî yoğunlaşmayı gerektiriyor. Hazırlık olmaksızın bir işe girişmek beni ürkütüyor. Bazen derse hazırlıksız girdiğim oluyor. Birkaç dakika panik... Ben bu çocuklara ne anlatacağım, maaşımı nasıl hak edeceğim?

Kendinizi sürekli suçlu hissettiğiniz bir konu var mı?

Mesela anneme sağlığında yeterince yakınlık gösteremediğimi, akademik kimliğimi ihmal ettiğimi düşünüyorum. On seneden beri vaktimin büyük kısmını gazete, dergi, kitap işlerine verdim. Halbuki beni iyi tanıyan birkaç dostum “Ahmet, akademisyenliği gazeteciliğe kurban etme. Senin bu tarafın çok iyi. Kendini tarihte yoğunlaştır.” diye ikaz ettiler. Ama yazı yazmak, okunmak, insanların dikkatlerini çekmek, onlara yön vermek nefsime hoş geldi.

Eşinizle nasıl evlendiniz?

Lisede yedek edebiyat öğretmenliği yapıyordum, eşim matematik öğretmeniydi. Âşık oldum. Sonra istettim. Eşimin kendisine duyduğum alakadan haberi bile yoktu. Hatta o günlerde “Bir başkası da istiyor, acaba ona mı varacak.” filan diye paniğe kapıldım. Hayatımın ilk ve son içkisini o zaman içmiştim.

Niye böyle bir endişeye kapıldınız?

O benim tabiatımdan. Lisede kızların ilgisini çeken bir tip değildim mesela. Hiç flört etmedim. Gençlik aşklarım, hep platonik, ben sana hayran sen çama tırman cinsinden tek taraflı aşklardı. O halim galiba bu noktada bir patlamaya yol açtı ve şunu düşündüm. Herkes bir şey içiyor ve rahatlıyor. Acaba bu içki nasıl bir şey? Manasız bir şeymiş. Problem çözmediği kesin, üstelik unutturmuyor bile. Şuurum tıkır tıkır çalışıyor. Nasıl vermezsiniz falan diyorum. Oysa benim vehmimden kaynaklanmış.

Niye ona sevginizi söylemiyorsunuz?

O cesaret nerede? Çok içine kapalıydım. Fakülte yıllarında polis kontrolünde fakülteye girip çıkan, bir türlü sosyalleşememiş insanlardık. Kız arkadaş çevremiz olmadı; ama Allah’a çok şükür çok mutlu bir evliliğim oldu.

Eşinizin başını örtmesini istediniz mi?

Eşimi başı açık, son derece şık bir genç hanım olarak beğendim. Başta kendisine örtünmeyi teklif ettim, reddedince onu olduğu gibi kabul etmek gerektiğini hissettim. Geçen sene birlikte hacca gitmek nasip oldu. Kendisiyle ayrı otellerde kalmak zorunda kaldık. Adeta ikinci nişanlılık gibi çok tatlı, tam gençlere yaraşır bir âşıkdaşlık fırsatı oldu. Her sabah gidiyorum, otelinden alıyorum, tenha bir yer bulup gazoz, çay içiyoruz. El ele tutuşup geziyoruz. Gece yarılarında yine onu getirip oteline bırakıyorum. Tabii Kabe’nin manevî ikliminde her şey çok lezzetli.

Muhafazakâr dünyanın evlilik modelini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evliliklerin çoğunda tencere kapağa denk geliyor. Beni rencide eden şey, daha ziyade kadın zorluyor, tencere kapağa uysun diye. Kadın, kendisi gibi kalmaya çalıştığı zaman problem çıkıyor. Geleneğimiz kadınlara bu misyonu yüklüyor. Yani sen kocana itaat edeceksin, onu mutlu edeceksin. Bu hakça bir şey değil. Erkek de karısını mutlu etmekle görevli. Erkeklerin kullandığı argüman şu: “Bu Allah’ın emri.” Ama Allah adildir. Geleneğin kadınları daralttığını, zorladığını ve fedakârlık yapmaya ittiğini, hanımlarınsa ailede biçimlenen geleneksel terbiye ile buna itaat ettiğini görüyorum.

Kadını erkeğin kölesi gibi görenler de var ama.

Bunu İslam adına söyleyen bence haltetmiştir; bühtan ediyordur.

İsmet Özel gibi fikirlerini açıkça ifade eden pek görülmüyor; ama erkekler arasında, kadını kölesi gibi görenlerin azınlık teşkil ettiğine inanıyor musunuz?

Maalesef hayır ve bu noktada İslam inancını benimseyip benimsememenin anlamlı bir kriter teşkil ettiğini düşünmüyorum. Kendini laik diye tarif edenler arasında da bu saygısızlık biçimi anlamlı miktarda tekrarlanıyor. Kadınında şahsiyet eseri görmeyen erkekle aynı dinden değilim ben. Feministlerden hazetmem; ama kadını, iğreti bir cins gibi görenlere de saygı duymam. Açlık, eğitimsizlik, çevre kirlenmesi veya çocukların istismarı gibi bir insanlık meselesidir bu. Üstelik kılıktan kılığa bürünür.

“Kadınlar tarlalarınızdır.” ayeti gündeme geldi biliyorsunuz; sizce bu ayet, İsmet Özel’in yorumladığı gibi mi anlaşılmalı?

Tefsir alimi değilim, megaloman da değilim; o yorumu paylaşmak için her iki branşta da ama özellikle ikincisinde hayli mesafe almak gerekiyor anlaşılan. Bu, beni titreten hatta ürküten bir yorum tarzı.

Flört eden gençlere kızıyor musunuz?

Âşıkdaşlığa hayır demiyorum. İki insan birbirini görmeli, anlamalı, tanımalı. Karşılıklı saygı ve sevgi çerçevesinde arkadaşlığın manası olur. Fakat kızım olsa da işte 18 yaşında, oğlanın biriyle bir yerlerde görsem ne yaparım diye düşünüyorum. Yani gelsin adam gibi istesin, işin adı konulsun isterim.

Oğullarınızın kız arkadaşları var mı?

Bu hususta bilgi sahibi değilim. Varsa bile bana söylemezler herhalde; ama getirseler, tanıştırsalar, çok hoşuma gider. Bu hususta da ikiyüzlü olduğumu kabul ediyorum. Yani ciddi bir şekilde ilgilendiklerini bilsem. Ama öyle dokun geç! Ona kızarım.

İslami camiada arkadaşlıkları legalize etmek için, belirli süreler için nikâh yapıldığını duyuyoruz.

Bunlara ahlaksızlık olarak bakıyorum. Benim için muta olsun, olmasın, nikâhın çok mühim bir şartı vardır: Topluma duyurmak. Şimdi biz bunu üniversitelerde yaşıyoruz. Kız geliyor, oğlan geliyor, “biz evliyiz”. E, nasıl nikâh kıydınız peki? “Kendi kendimize nikâh kıydık. İki tane de ağzı sıkı arkadaş bulduk.” Oğlum bu nikâh değil ki. Siz gizli kapaklı bir iş yapıyorsunuz. “Ailelerimiz duyarsa?” Kardeşim, onların duyma hakkı var yahu. Neslin takibi problemi var. Problem yaratmak istemem ama, muta nikâhı bile layıkınca duyurulduğu zaman, benim için nikâhtır. Ha onlar derler ki, “Biz bir ay sonra ayrılacağız.” O onların bileceği bir iş ve ayrıntıya girip hukuki tarafına karışamam. Hayrettin Karaman Hoca beni gebertir!

Erkekler, bilgili kadını eş almak ister mi?

Açık konuşalım, her kültürde erkek, kendisiyle fikrî planda rekabet edebilecek eş fikrine sıcak bakmaz. Yanlış ama fiilî hakikat bu. Lakin bilgi, problemli bir kavram. Etrafımızdaki her şeyi görmüyoruz. Kızıl ve mor ötesi ışınları, onların eşyaya nasıl yansıdığını görsek, belki huzursuz oluruz. Bilmek de böyle bir şey. Bilginin insanları mutlu ettiği, pozitivist telakkinin beslediği bir efsane. Evliliğin nihai gayesi yüksek bilgi üretimi değil, iki insanın saadetidir. Belki de belli hadde kadar bilmek, mutluluğumuz için gereklidir.

Öte yandan bu dünyaya onu bilmeye, evren kitabını okuyup çözmeye geldik.

Tamam da, aşk diye bir şey var. Dünyayı bilmek, anlamak, tefekkür, tezekkür gibi kavramları evlilikle ilintilendirmeden düşünelim. Evliliğin en yüksek mertebesi her daim aşk üzre olmak. Aşk, bilgilenme ihtiyacının sona erdiği yerdir. Aşk, âşıkın mâşukundan başka her şeyi önemsiz gördüğü bir düzlemdir.

İnsan kendini inşa ederken bir sürü kitap okuyor, değişik topluluklara giriyor, birçok deneyim kazanıyor. Sana değen her şey, senin üstüne bir tuğla koyuyor. Eşin de aynı süreci yaşıyor. Bu sürecin paralel olarak gitmesi mümkün mü?

Değil. Kendinizi inşa ederken, evvela kendinize, sonra en yakınınıza karşı yabancılaşmaya başlayacaksınız; üzerinize konulan her tuğla sizi başka biri yapacak ve günün birinde hayat arkadaşınıza baktığınızda onu tanıyamaz hale geleceksiniz. Oysa, eski tip evliliklerde kendini zamanla tazeleyen ve aşinalığı aşk haline çeviren bir şey var. Bu yapı, bugün, kadın cinsinin daha ezik durumda kalması gibi anlaşılıyorsa da, mutluluğa hizmet ediyordu. Modern kuşak, daha çok şey biliyor fakat daha mutsuz yaşıyor, mutsuz ölüyor.

Peki ne yapacağız?

Bilginin karşısına mutluluğu koyacağız. Benim için ne önemli? Mesela kariyer, başarı önemli. O yol insanı kolay kolay mutluluğa götürmez. O zaman hayatımıza doğru hedefler koyacağız. Peki, yirmi yaşında bir çocuk bunu nasıl yapabilir? Yaşlı kuşak bunun içindir işte. El yordamı sandığımız tecrübeyle onları hayata karşı güçlendirir.

Geçenlerde Necibe başlıklı bir yazınızda tesettürlü hanımların dramını yazdınız…

Bu yazı standart Türk erkeğinin, Ekmek Teknesi’ndeki Necibe Hanım’a ayılıp bayıldığı yolundaki bir varsayımdan kaynaklanmıştı. Çok ilginç cevaplar aldım hanımlardan ve temsil kabiliyeti olan bir probleme parmak bastığımı fark ettim: Tesettürlü hanımların çoğu çalışmıyor. Eşleri dışarıya çıkınca güzel makyajlı, alımlı, çalımlı hanımlar görüyor. İster istemez evdekiyle mukayese ediyor. Evdeki, çoluk çocuk, ev işleriyle uğraşmaktan kendine bakmaya fırsat bulamamış, onlarla fizikî planda rekabet etmesi mümkün değil. Kadınlar dışarıdakiyle rekabet etmek gerektiğini hissediyorlar. Bu, onlarda gerginlik meydana getiriyor. Hanım diyor ki “Beyim gelirken, makyaj yapıyorum, kıyafetimi değiştiriyorum. Güleryüzle karşılıyorum. Fakat bir saat sonra yeniden ev işleri, yemek, namaz, abdest, tekrar üst değiştiriyorum. Bu bizi ikiye bölüyor.”

Şizofrenik bir şey yani.

Evet. Ama o kadar da büyütülmemesi gerekir. Eşiniz için makyaj da yaparsınız, süslenirsiniz de. Abdest alırken yüzündeki pudra vs. gidecektir. Yeniden boyarsınız. Yani sırtına da namaz başörtünü al, onu çıkart, tekrar öyle otur. Çok fazla parçalanmana gerek yok. Ha erkekler olarak bunun karşılığını yapıyor muyuz, işte tıraştı, pantolon ceketti, hayır. Yapamıyoruz; ama biz hanımlarımızdan istiyoruz. O da ayrı bir samimiyetsizlik konusu.

Kadın, kocayı kaçırmamak için bu yarılmayı yaşıyor da, erkek niye yaşamıyor?

Dürüst olalım, geleneksel kültürümüz kadının ihanetini çok sert bir şekilde ayıplarken, erkeğinkini hoşgörüyle karşılıyor. Bu ne İslamîdir, ne de doğru bir şey. Bir evlilik akdi yaptınsa buna sadık kalmak zorundasın. Ölene kadar değil belki ama evli kaldığın sürece.

Sırf zevkini tatmin için bir erkeğe Allah’ın ikinci bir kadın alma hakkını verdiğine inanıyor musunuz?

Din bir ölçüler sistemidir. Alt ve üst barajlar belirlenmiştir. Ortada kalan cevaz alanını, kötü niyetliyseniz istismar edebilirsiniz. Din istismarını sadece Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da, Museviler de yapıyorlar. Çünkü dinî metinler esnektir. Dinî argüman kullanmak suretiyle bir konuda iki farklı görüş geliştirmek pekala mümkündür. Evet, iki, üç, dört, kâğıt üzerinde var. Fakat o ayetin sonunda Cenab–ı Hak diyor ki, “Sizin için hayırlısı bir tanedir.” Kendimizi aldatmayı kafaya koymuşsak bir şekilde meşrulaştırırız onu. Doğrusu, ben dünyaya kadın olarak gelmek istemezdim.

Kendini inşa etmek açısından mı?

Evet. Kendimi inşa edeceğim, ben Ahmet olacağım. Resim yapmak istiyorsam, resim yapacağım. Seyahat etmek istiyorsam, seyahat edeceğim. Zaman içinde insanların inşa ettiği İslam kültürü içinde kadın bunu yapamıyor. En büyük problem bu işte. Evlilik bahsinde kadını tali bir mahlukmuş gibi takdim eden değer hükmü ortaya konması, bu işe katkıda bulunan her Müslüman’ın sırtındaki ayıptır. Evliliğin içini doldurmak, ona estetik bir boyut ilave etmek, iki insanın bir arada inşa ettiği bir sanat eseri haline getirmek, bize düşen bir görev. Hanımına değer veriyor musun, onu hoş tutuyor musun, onu onore ediyor musun? Ona kendini inşa etmesi için hangi şansları veriyorsun? Şans vermeyi de bırak. Onu destekle. Bu aynı zamanda senin dinî görevin, müminliğinin sınandığı bir şey.

2003 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player