Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Hakkı Devrim] - Arka sayfa güzeli budalaca bir uygulama

Nuriye Akman

19 Ekim 2003, Pazar

Hakkı Devrim’i, Doğan Grubu Yayın Konseyi, Aydın Doğan Vakfı mütevelli heyeti ve Doğan Kitapçılık’ın Yayın Kurulu Üyesi, Radikal Gazetesi’nin yazarı olarak tanımayanlar bile, herhalde CNN Türk’te yayınlanan Hakkı ile Sohbet programının hazırlayıcı ve sunucusu olarak bilir ve sempati duyar. Onunla konuşmaktan çok keyif aldım, Sadece hoşsohbet değil, kendine ve çevresine karşı çok dürüst bir insan olduğunu da anladım.

Neden odanız Hürriyet’in 13. katında? Herkese tepeden mi bakmak istiyorsunuz?

Böyle bir binada, tepeden bakma sırası bana çok geç gelir. Tepeden bakmakla görevlendirilmiş insanlar bu kararları verirler. Ben çok oda değiştirdim. Milliyet binasındayken Mehmet Ali Yalçındağ durup dururken odama girerse, “Şimdi nereye gidiyorum?” diye soruyordum. Bu 13. kata vermelerinin sebebi de, kademe kademe bir yere gelirsiniz, oradan sonra Allah’ın izniyle göklere doğru gidersiniz. Eh O’na en yakın yer burası.

Tatlı yanınızla huysuz yanınız yarışsa, hangisi kazanırdı?

Tatlı kelimesi benim için fazla doğrusu. Ben en çok kendime karşıyımdır. Mesela ellerimi görüyorum. “Bu kadar da çirkin olması gerekir miydi?” diyorum, çocuklarım kızıyor. Kendimle çok kavgalıyım. Sofrada çok huysuz bir herifim mesela. Çiğneyemiyorsam eti, hınzırlık edip, Gülseren Hanım’ı çileden çıkarmak için “Yahu bu eti nereden aldınız?” diye sorarım. “Aynı yerden Hakkı!” cevabı gelir. Bu tarz suallerimi muhtelif yerde, muhtelif insanlara da sorarım. Tabii bu da çok rahatsız edici.

CNN Türk’teki programınızda da bazen çenenizi tutamıyorsunuz.

Tutamıyorum. Gülseren Hanım’la oturup seyrediyoruz. Diyor ki: “Susacaksan burada seyrederim, yoksa gider içeride seyrederim.” Çünkü ben “Bak bak kımıldamasana Hakkı! Bak ha bire oynatıyorsun elini” demeye başlıyorum. Zaptedemiyorum orada kendimi. Benim programım sohbet, mülakat değil. Sohbet tanışlar arasında olur. 75 yaşına gelmiş, olsa olsa kendisine bir şeyler sorulacak bir adamı birinin karşısına oturtursanız, müsaade edeceksiniz o da konuşsun.

İyi ama siz konuştuğunuz o insanlarla tanışmıyorsunuz ki.

Hepsi hayretler içinde kalıyor, bu kadar şeyi haklarında nasıl öğrendim diye. Birçok dostum hakkında, sohbet için karşıma oturmuş misafirim kadar bilgi sahibi değilim. Çok çalışıyorum, onun hakkında derli toplu bir biyografi yazabilirim. Gevezeliğin bir sebebi de, o kadar çok şey var ki, ayıklayamadığım, bu program sırasında söylenmesini istediğim, onları programa sokuşturacağım gayretiyle, programı berbat ediyorum.

Neden hâlâ devam ediyorsunuz o zaman?

Benim tek ilişki imkanım bu hayatımda. Artık bir yere çağrılmışsam, öyle heveslenerek gitmiyorum. Akşamları eve gitmek bana iyi geliyor. İnsanlarla tanışıyorum bu sayede. Bir de benim için ciddi sayılacak bir gelir.

Ayşe Arman’ın kitabı çıktığında siz onu tanıtım için “yatak odası kıyafeti ile poz verdi” diyerek eleştirmiştiniz. O da kitabının sizin yayın kurulunda bulunduğunuz, kızınızın koordinatör olduğu Doğan Kitapçılık’tan çıkmamasına bağlamıştı eleştirilerinizi.

Doğan Kitap’a hizmet gibi bir sebebi yok. Doğan kitapları zaten parasını verip reklamını yaptırıyor bu grupta. Hiç haberlerle desteklenmiyor. Orada benim itirazım, bir gazete kendi yazarının bir kitabını reklam ediyor. Bu, gazetenin mantalitesinin bir icabı değil. Yazdığı yazıları bir araya getirmiş, kitap olmuş. Ben Doğan Kitap’a gelir gelmez, “Köşe yazılarınızı yan yana getirip, bana kitap diye getirmeyin” dedim. Burası profesyonel bir kurum, kusura bakmayın zahmet edip yeni bir kitap yazın. Ayşe’ye de teklif ettim. Çok güzel, pembe romanlar yazabileceğini zannediyorum. Ayşe’yle biz çatışıyoruz; ama onu beğenirim, çok işlek bir Türkçesi vardır, her röportajı iyi işlenmiştir. Ancak böyle Marlyn Monroe pozlarıyla kitap reklamını kim yaparsa karşı çıkarım.

Aydın Doğan ile de kavga ediyor musunuz?

Onunla öyle uyuşan, cici bici bir ilişkimiz yok. Aydın Bey’le ihtilafımız, birbirine karşılıklı tenkit hakkı tanımış, iki dost arasındaki anlaşmazlıklara benziyor. Aydın Bey eksik olmasın, yaşım sebebiyle bana bir dost muamelesi yapıyor. Ben de ona itirazlarımı söylüyorum. Bütün davranışlarını tasvip etmiyorum. Beni dinlese, bizzat tartışmalara girmesini men ederim. Le Monde Gazetesi, Le Monde’un televizyonundaki programı tuttu diye katiyen vermez. Onu onore edecek bir şey varsa, son sayfada, tek sütunla konur o haber. Ben bu şıklığı seviyorum. Yanında bir sorumlu olsam, Aydın Bey’i frenlemeye çalışırım. Biz bu kavgayı yapıyoruz zaten. Yani gazeteler çıkarıyoruz, onlar başarılı oluyor. Mükafatımız, okurun bizi tercih etmesidir. Bizi eleştirmeyecekler diye bir şey yok. O kadar güçlü bir hale geldiğiniz zaman birileri sizin için bir şeyler söyleyecektir. Onun ayrıca kendini savunmasına gerek yok.

Haberlerin veriliş tarzına itirazınız oluyor mu?

Ateş olsam cirmim kadar yer yakarım. Mesela Hürriyet gazetesinin arka sayfasındaki çıplak kadın. Öyle bir resim, 1960 Türkiye’sinde anlam ifade eder. Çıplak kadın göremeyenler oraya bakarlar. İnternetle alakam yok ama öğrendim; televizyon çok masum kalıyormuş internetin yanında. Ne imkanlar varmış. O fotoğraflar bir komiklik. Birinin budalaca ısrarından başka bir anlamı yok. Mavi boncuk, uğur sayıyorlar herhalde.

Genel yayın yönetmenleri ile ilgili ne düşünürsünüz?

Patron olsam genel yayın müdürünün 40-50 yaş arasında olmasını isterim. 50 yaşını geçenlerin falsolarını, zaaflarının nerelerinde incelmeye başladığını görüyorum.

Dikkat, 50’yi geçen genel yayın yönetmenleri var bu grupta.

Hepsi ihtiyarlıktan söz etmeye başladılar yazılarında. 40-50 yaş arasındaki erkek, kadınlar karşısında daha muktedir, daha diri durur. Kadroların yarısına yakınını oluşturan hanımlar genel yayın müdürlerine olan hayranlıklarını ifadede biraz cömert davranıyorlar. Haklıdırlar herkes kendini imkanlarını ve cinsiyetinin sanatını kullanır. Genel yayın müdürleri de bundan haz etmeye çalışıyorlar. Genel yayın müdürleri başarılı adamlardır. Hatta oraya gelmesinden orada durması daha zordur. En istemediğim şey genel yayın müdürlüğü makamı.

Yetkiniz olsa hangi köşe yazarlarını işten atardınız?

İsim vermeyim ama, kabalaşan gazeteciye tahammülüm yok. Şimdi bir hanım gazeteciyi eleştiriyorsunuz. O da size mukabele ediyor. Bu mukabelede size nispetle terbiye anlayışının farklı olduğunu hissediyorsunuz. Sonra bir yerde ona rastlıyorsunuz. Size selam vermeme temayülünü gösteriyor.

Kim o?

Pakize Suda. Şarkıcıyı köşe yazarı yapıyorsunuz diye itiraz ettim biliyorsunuz. Neden? Hoş sohbet biri, iyi köşe yazar! Hoş sohbet bakkalı köşe yazarı yapıyor musunuz? Bir tornacıyı bile mektepten, çırak, usta, kalfa oldu mu diye bakarak işe alıyorsunuz. Pakize Suda’dan daha sonra özür diledim. Yazılarını okudum. Bilhassa muş muş takımı iyi yani. Sonra dedim ki: “Tamam sen bu işi becereceksin.” Programıma çağırdım, “Sen haklıydın.” dedim. Ama sonra anlaşmazlıklar oluyor. Yazıyorum bunu, o da bana cevap veriyor, terbiye dozu aynı değil. Olabilir. Oğlum ve gelinimle Bebek’te bir yere dondurma yemeye gittik. Gelinim dedi ki: “Pakize Suda oturuyor şurada, gidip bir merhaba diyeyim.” Ben de baktım “Bu çocuk bana merhaba der mi?” diye. Ama selam vermedi. Beni görmemiş olabilir; ama gelin yanına gidince görmesi gerekir. Şimdi siz boksörsünüz, iş icabı yumruk atıyorsunuz birbirinizin suratına. Sonra bir yerde rastlıyorsunuz, selamlaşmıyorsunuz. Böyle bir iptidailik olabilir mi? Bu kadar toleransı olmayan insanların vaiz kürsüsünde olmasını çok yadırgıyorum.

Başka kimleri eleştiriyorsunuz?

Fatih Altaylı’yı, Emin Çölaşan’ı çok sert buluyorum. O doz kabalık halini alıyor. Gazetecilik mesleki bir kavgadır, beşeri bir kavga değil. Fatih nobrandır. Zaman zaman aleyhinde yazdığım Emin Çölaşan fevkalade eski üslup adamıdır. “Programıma gelir misin?” dediğim zaman “Emredersin ben kalkar gelirim” diyen biri.

Daha önce Sabiha Deren adıyla, kadın kimliğinde yazı yazdınız, sonra Berrin Cankat...

Berrin’i oğlum yaptı, ben yaptım zannettiler.

Siz hiç kadın olmak istediniz mi?

Ben çok dangalakça erkek olmaktan memnunum. İki su bardağı var, birinden hanım, birinden erkek içmiş. Ben erkeğin bardağından dünyada içemem. Bir erkek ayağı görmek kadar beni hiçbir şey rahatsız etmez. Bedenen erkeklerden hoşlanmam. Dört tane erkekle yemeğe gitmem. Benim için kadınlar çok lazımdır. Erkek kalın, kadına itibarınız varsa. Onlara benzeyerek kadınlara yaklaşmayın.

Vaktiyle Ava Gardner’le yemek yemeyi hayal etmiştiniz. Yemeğin sonunda ne olacaktı?

İlgilendim Ava Gardner’le. Ama çok gelişmemiş bir zeka olduğunu, fotoğraf ve filmlerini seyretmenin daha doğru olduğunu anladım sonra. Ava Gardner insana yemekten öte beraber olmayı arzu ettirecek vasıflarda mı hiç düşünmedim. Öyle bir kadın olarak Marlyn Monroe vardı. Niçin insana o kadar temizlik intibaı, “bir dokunsam” ihtiyacı verdiğini bilmiyorum.

Bugün yaşayan güzellerden kiminle kuruyorsunuz o hayali?

Emekli bir erkekle konuştuğunuzu biliyorsunuz değil mi? Muhayyilemde bir icraat yok. Sahiden yapabileceğinizi bilip de elde edemediklerinizi hayal edersiniz. Neyi canım çok çeker, söyleyeyim mi? Torunları. Biraz daha direnirsem hissediyorum ki torunlarımın çocuklarını göreceğim. Onların ayaklarını avucuma almak kadar hiçbir şey tahrik etmez beni.

Çocuk doğurmak ister miydiniz?

Çok seveceğimi bildiğim birini 9 ay bedenimde taşımak imkanı varsa bunu isterdim. Kadınları bu bakımdan kıskanıyorum. Hamile bir kadın benim için ne mukaddes bir şeydir, nasıl güzelleşir. Bir piyes yazmayı hayal etmişimdir. Senelerle en yakın çevrede yalnızlaşan erkeğin hikayesi. Kadın öyle yalnızlaşmaz. Kadının erken ölümü erkek için felakettir. Adam yabancı bir çevrede kalacaktır birdenbire. Kocalarını kaybettikleri için çok üzülen yaşlı hanımların feraha çıktığını hissetmişimdir. Sinemaya daha çok gittiklerini, okudukları romanlarını bana daha çok anlattıklarını, biraz daha mutlu olduklarını acı acı görmüşümdür. Ama erkek sudan çıkmış balığa döner. Erkeği bu duruma iten fark etmediği, yavaş yavaş yalnızlaşmanın darbe halinde beynine inmesidir. Bu yalnızlık öyle zordur ki isyan ve itiraz edemezsiniz. Eşinizin çocuklarına ve torunlarına yakın olması çok istediğiniz bir şeydir; ama onun kadar yakın olamamaktan dolayı üzgünsünüzdür. Evde köpek var. Adı Zoro. Bana bayılıyor. Hasta olunca Gülseren Hanım’ın kucağına gidiyor. Ulan Zoro seni ben yıkıyorum. Çocuklar yapıyor bari sen yapma namussuz. Geceleri ikimiz oturmuyor muyuz seninle?.. Gülseren Hanım hemen gidip yatıyor. Gülseren Hanım buzdolabında çocukları için bir şeyler saklıyor. Ben gidip buluyorum. Ama bu kızamayacağınız kadar güzel bir hadise. Size hatır olarak itibar ederler. Haddinizi bilmek gerek. Kadınla çocuklar arasındaki o muaşaka tabiat kadar sahi devam eder. Siz biraz dışındasınızdır onun.

Dinî eğitim, hayatımda boşluk olarak kaldı

Dinî portrenizi de merak ediyorum.

1929 doğumluyum. Benim çocuklarım ve torunlarım mektepde din dersi okudular, duaları falan öğrendiler. Ben böyle bir şey okumadım. Ben din bahislerini rahmetli Üftade halamla konuştum. “Sen, Allah her yerdedir diyorsun hem ağaçlarda, hem gökte, hem kalbimizde hem şu yediğin fındıktadır. Şimdi biz ikimiz beraberiz. Peki ben her yerde olan bir varlıkla nasıl beraber olacağım?” sualini sorduğumu hatırlıyorum. 1935-1951 seneleri arasında Türk musikisinin radyolarda yasaklanması gibi din eğitimi de yasaktı Türkiye’de.

Bunun eksikliğini hissettiniz mi?

Ben bu konuda gelişmesini tamamlamamış birisiyim. Oyunu çocukken öğrenirsiniz, temizliği size evde öğretirler. Biz orayı atladık. Orası bizim hayatımızda boşluktur. Bir kavgada bana “Sen yeteri kadar laik görünmüyorsun.” diyen ilerici entelektüele benim dediğim şudur: “Sen bana nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi akıl yoluyla anlatamadıkça ben senin kadar laik olmayacağım. Beni mazur gör!” Benim yapımda bir adam için din bir his meselesi, bir inanç meselesi değil.

Istırap duydunuz mu o boşluk nedeniyle?

Bu meseleyi gönlümce inceleyememiş olmaktan rahatsızım. Ama buna ıstırap değil de, kendimi suçlamak dersek daha iyi olur. Benzer suallere daha inandırıcı, daha tatminkar cevaplar verebilmek isterdim. Bu kopukluk devresini zorla yaşadığımız için tabii ki daha sakat bir tartışma vasatına girdik. Yazarken ve söylerken din bilgisiyle mücehhez biri olmayı çok arzu ederdim. Bilmem hangi dönemin tarihini öğrenir gibi gidip üç ay sıkı çalışıp fikir edinecek bir şey olduğu kanaatinde değilim.

Bir dua mekanizması var mıdır içinizde?

Öyle bir şey yok benim hayatımda. Anam için dua ederim. Tabii o sadece anama duyduğum sevgidir. Bayram namazı folklordur benim için. Babam, ben ve benim oğlum, üçümüzün camiye gitmesi çok keyifli bir şeydi. Koltuğumuzun altına seccade koyar peş peşe gideriz, orada ha bire babam düzeltir. Saf maf hikayeleri vardır orada. Ama bu dürüst olarak söylemek gerekirse uhrevi bir duygu değildir. Çok ailevi bir sevgidir.

Ölünce size ne olacak?

Ben bu suale bile hazır değilim. Bunu düşünmeye hiç ihtiyaç duymuyorum. Nasıl buraya geldim bile bilmiyorum. Doğmadan önceki gibi olacağıma eminim. Bunları daha önce de düşünseydim, şu anda elde ettiğim bilgilerin onda biri kadar bir şey elde edemeyecektim. İyi ki düşünüp zaman harcamamışım.

Kendimle kavgalıyım, sofrada çok huysuzum!

Hakkı Devrim, 1935-1951 yılları arasında Türk musikisinin radyolarda yasaklanması gibi din eğitiminin de yasak olduğunu belirterek, “Ben din eğitimi konusunda gelişmesini tamamlamamış birisiyim. Biz orayı atlattık. Orası bizim hayatımızda boşluktur” diyor. Devrim, yazarken ve söylerken din bilgisiyle mücehhez biri olmayı çok arzu ettiğini ifade ediyor. Tatlı yanının mı, huysuz yanının mı ağır bastığı sorusuna ise Devrim, “Tatlı kelimesi benim için fazla doğrusu. Ben en çok kendime karşıyımdır. Kendimle çok kavgalıyım. Sofrada çok huysuz bir herifim mesela” cevabını veriyor.

2003 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player