Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Etyen Mahçupyan] - Eşim hâlâ evin her tarafında...

Nuriye Akman

15 Eylül 2002, Pazar


İnsan keşif heyecanını hep uzaklarda arar da, içinde bulunduğu zamana, onu yoğuran mekana, yanı başındakilere dikkatini pek yöneltmez. Bir röportaj yazarı olarak, insanları anlama ve yansıtma çabamı zaman zaman dışarıdan içeriye, sokaktan gazeteye döndürmekte yarar gördüğümü biliyorsunuz. Hekimoğlu İsmail ve Dağıstan Çetinkaya’nın dünyasında yaptığım kısa gezintilerin sizleri nasıl mutlu ettiğini biliyorum. Bugün gazetem sakinlerinden Etyen Mahçupyan’a uzanıyorum.

Diğerleri gibi onunla da daha önce bir araya gelmedim. Bir yazarı okumak onu tanımak anlamına gelmiyor. Aslında bir röportaj süresince konuşmak da tanımaya yetmiyor. Okura sunduğunuz şey, o anda çektiğiniz bir fotoğraf karesi.

Gerçeğe biraz daha yaklaşabilmek için, sözel bilginin, davranış bilgisiyle tamamlanması gerekiyor. Bu sohbet, gazetemizin bir süre önce Didim’de yapılan değerlendirme toplantısı sırasında yapıldı. Mahçupyan’ı bir kez de, CNN Türk’ün Zaman’ı konuk ettiği gün gördüm. Bende uyandırdığı izlenim; bilgiyle ufkunu o kadar aydınlatmış ki, bir “ışık kirliliği” oluşmuş etrafında. Hani şehrin aydınlığı, gökteki yıldızları yutar ya, öyle...

Ekmeğini yalnız gazetecilikten kazanmıyorsun, esas kimyacısın değil mi?

Kimya mühendisliği lisans, sonra işletme, sonra iktisat okudum lisansüstü. Parçalı bir hayatım var. Televizyonda bir program var. TESEV’de danışmanlık, senaryo danışmanlığı, senaristlik, bir de firma kültürünü ele alan, eğitim ve danışmanlık işi yapıyorum.

Bir dönem pastacılık, dondurmacılık da yaptın galiba.

Yaptım, o şirketi ortağım devam ettiriyor, ben aktif bir zaman vermiyorum.

Bu “çokluluk”, tatminsizlik mi yoksa bilgiye açlık mı?

Kimya mühendisliği okurken, sonuçta bir kimya mühendisinin fabrikada, bir işletmecinin altında çalıştığını düşünerek, biraz daha yukarıdan bakma ihtiyacı duydum. İşletme okurken, onun da üstünden bir bakışın gerekli olacağını düşündüm ve o zaman ekonomiye kaydım. SBF’deyken artık tarih ve felsefe okuyordum. Yani formel olarak okuduğumun hep dışında, bir sonrakini okumaya devam ettim.

Sorular cevap getirmez, soru getirir. O yüzden mi?

Evet, kendiliğinden sorular soruları açıyor, bir başka şeyi merak ederken buluyorsun kendini. Ailem de benim okumamın önünü açık tuttular. Ben istediğim her şeyi okudum. Son bir senedir çok disiplinli bir şekilde tıpla ilgili çok okuyorum.

Bu ilgi, rahmetli eşinin kanser rahatsızlığıyla başladı değil mi?

Muhakkak ki öyle. Bir taraftan eşimin tedavisi için, ona yardımcı olmak için öğrenmem gerekenler; ama aynı zamanda da okuduğum şeylerin beni entelektüel olarak cezbetmesi. Çünkü orada okuduğum şeyler genelde tıbbın mantığının ne olduğunu, tıp tarihinin nasıl kesintilere uğradığını, dolayısıyla modernitenin ne olduğunu da anlatıyordu. Giderek tıp antropolojisi kitaplarına yöneldim.

Okumalarının eşine nasıl bir yararı oldu?

Eşim arka arkaya ameliyatlar olmak zorunda kaldı. Ameliyatların araları yeterince açılmadığı için, hiçbir tedaviyi doğru dürüst yapma şansını vermedi. Tıbbın, insan vücuduyla, hastalığın ne olduğuyla, buradan yola çıkarak kanserin ne olduğu ile ilgili paradigması var. Bu üç varsayım da yeterince gerçeği yansıtmıyor. Bu da zaten hastalıkları tedavi edememesi ile ortaya çıkıyor. Tabii burada kronik enfeksiyonlardan bahsediyoruz, başkalarından değil.

Eşinin ölümü seni nasıl etkiledi?

Başka hiçbir acıyla mukayese edilebileceğini sanmıyorum. Bir kere buna hazır değilsin. Sürekli zamanı ve mekanı paylaştığın biri gidiyor. Daha önceki yaşamın yaşam idiyse, şimdi artık yaşamıyorsun ve kendine yeniden bir yaşam tanımı yapman gerekiyor. Aynı evi, aynı zamanı ve mekanı paylaşmadığın biri olsa, onu sadece hatırladığın zaman o acıyı yaşarsın. Oysa eşini kaybettiğin zaman hatırlamana gerek yok. O zaten her anda, evinin her tarafında.

Nasıl aştın?

Herhalde arkadaşlarım sayesinde. Dört ay oldu. Tam aşmış olduğumu da söyleyemem.

Sevdiklerimizi kaybedince, ölümün haksızlık olduğu fikri içimizi acıtır. Bu düşünceyle savaştın mı?

Bu tür bir isyanı doğrusu yaşadım. Eşim, hayatın geçici ve sıradan bir şey olduğunu, bir kuşla, bir balıkla bir insanın çok da farklı olmadığını içselleştirmiş olgun birisiydi. Onun ölümü karşılaması çok öğreticiydi ve ayrı bir acıydı benim için.

Eşin Müslüman’dı. Ölüm karşısındaki olgunluğunun bununla alakası var mı?

Eşim hiçbir şekilde dinle ilgili değildi. Ben de değilim. İkimizde de epeyce güçlü Allah inancı var, ama bize bir şey söylemiyor dinler. Oğlumuz, üvey oğlumdur, bir buçuk yaşından beri beraberiz, o da kendi tercihlerini yapıyor. Gördüğüm kadarıyla İlahi olan bir şeyle bir bağı var. Ama ben Müslüman’ım, Hıristiyan’ım gibi bir şeye ihtiyacı yok. İnsan olmanın tevazusunu verebilirseniz, o çocuk kendi yolunu kendisi çiziyor. İleride bir dine girerse şaşırmam. Hiçbir zaman dindar olmasa da şaşırmam.

Sen, kendi ailenden ne aldın?

Ailem önümü sürekli açık tuttu. Özellikle annem bana çok güvendi. “Benim oğlum yapar” diye bir varsayımı vardı. Babam dededen kalma bir mesleğe sahip, hazır elbiseci. Tipik bir eski İstanbul esnafı. Epeyce muhafazakar değerleri var.

Ermeni kültüründe nedir muhafazakarlık?

İslami kesimde kastedilen şey değil. Bunlar dindar insanlar; ama dindarlıkları gözükmez. Pazarları kiliseye giden, belki yatarken dua eden, dinle ilgili çok az şey konuşan, insanları ille de dindarlığa sevk etmeyen. Ben de ilkokul sona kadar, otomatik olarak o modele uydum. Bir de, benim ailem Katolik.

Ermeniler çoğunlukla Ortodoks’tur değil mi?

Evet, sadece yüzde beşi Katolik’tir. 70 bin Ermeni varsa, herhalde, 2–4 bin gibi bir rakam olması lazım. Katolikler kendilerini Batı’ya yakın, biraz daha elit, rafine görürler. Biraz daha burunları havadadır, sosyolojik bir mukayesesini yaparsan. Ermeni kültürünü ille empoze eden bir aile yapısı yoktur Katoliklerin. Daha heterojen bir dünyaya adapte olmaya müsaittirler.

Galiba işin bu yanı seni çok etkilemiş.

Evet. Benim şu anda en reddettiğim ideoloji milliyetçilik. Ermeni milliyetçiliği de, Türk milliyetçiliği de. Ailemin milliyetçi olmaması ve çok daha evrensel bir model üzerinden gitmesi, yani iyi ve ahlaklı bir insan olma, vicdanına göre davranmaya önem vermesi beni etkilemiştir. Ermeniceyi ben ilkokul veya ortaokulda okuduğum için biliyorum. Babam bilir ama çok akışkan bir konuşması yoktur. Annem hiç bilmez. Evde sadece Türkçe konuşulurdu.

Azınlık psikolojisi belki çocukken etkilemiştir seni. Bilginle bu kadar alana yayılmanın altında yatan, bir savunma psikolojisi olabilir mi?

Yani bilemiyorum. Hiçbir konuda başarısız olabileceğimi düşünmedim. Sevebileceğim şeyler belli zaten; entelektüel uğraşlar, başkaları ile yapılan işler ve yaratıcı işler. Bunlarda da kendimi tatmin eden bir performansa sahibim. Dünya çapında bir insan olma hırsım hiç olmadı. Yapmak istediğim şeyleri, zevk aldığım bir ortamda yapmak gibi bir denklem içinde yaşadım hep. Soruya gelirsek, hani bir savunma olabilir mi? Savunmadan ziyade bir tür doymazlık daha doğru. O yaratıcılık sıradanlaştığı zaman sıkılıyorum ben.

Ermeni olarak bildiğim kadarıyla büyük bir ayrımcılık yaşamamışsın.

Tabii. Askerde ve SBF’de herkesin başına gelebilecek küçük ayrımcılıklar yaşadım. Askerde mütercim kurasında ben Genelkurmay’ı çektim. Fakat Genelkurmay’a gelince, ilk konuştuğum subayın suratından orada olamayacağımı anladım. Bir hafta sonra bana, “Bundan sonra Mamak’ta askerlik yapacaksın.” dendi. Sonra da Kırıkkale’ye gönderdiler.

“Bu güvensizlik” içini acıtıyor mu insanın?

Bu beklemediğim bir şey değildi. “İnşaallah olmaz” diye ümit ediyordum. Hakikaten mütercim olarak askerlik yapmayı istiyordum. Kırıkkale’nin zor şartlarında, 16 ay piyade teğmenlik yaptım ve bir sürü güzel hatırayla döndüm. SBF’de asistanlık sınavına girdiğimde, İngilizceden çaktırdılar beni. Sonra beş, altı tane hoca bunu protesto eden yazılar yazdılar.

Cemaatinle aran nasıl?

Cemaatle aramda epeyce bir mesafe var. Cemaatin kendi içindeki siyasetle hiç ilgili olmadım. Hatta insanları tanımam yani. Yeni Demokrasi Hareketi ile birlikte insanlar duydu beni. Ancak iki yıldan beri, daha sıcak bir ilişki var.

17 Mayıs 2001’den beri Zaman’dasın. Okurlarla ilişkin nasıl?

Zaman’a gelene kadar, İslami cemaatlerle yakından ilişkiliydim zaten. Yeni Demokrasi Hareketi sayesinde çok yer gezdim. İstanbul’da mesela 30 tane ilçe varsa, beş– altısının başkanı imam hatip lisesi mezunuydu. Ve her ilçede İslami kesimden bir sürü insan vardı. Bunun getirdiği bir bağ oluşuyor ve insanlar seni tanıyorlar. Dolayısıyla Zaman’a geldiğimde hiç yadırganmadım.

Hiç mi problem yaşamadın?

Milliyetçilikle uğraşıyorum ben. Zaman’ın okuru kendine milliyetçi–muhafazakar diyen bir okur. Ama yanılmıyorsam benim milliyetçiliği aktörleştirerek tanımlamamın sonunda insanlar kendi milliyetçiliklerini daha farklı gözle algılamaya başladılar. Bu konudaki tepkiler giderek azaldı. Haftada bir defa yine geliyor küfürname. Yazılarıma katıldığını söyleyen insan sayısı daima çok daha fazla. İdareden son derece memnunum. Birlikte bir gazete oluşturmak, o gazeteyi sahiplenmek açısından olağanüstü bir iş yapıyor bu gazetenin yöneticileri. Salkım Hanım’ın Taneleri’nin gösterimi sırasında bir atışma olmuştu MHP’lilerle. Gazetenin üzerinde benim işten atılmam konusunda epeyce bir baskı olduğunu biliyorum. Ama gazete bunda direndi ve kendi kimliğini korudu.

Mahçupyan mahcup biri mi hakikaten?

Bu, dedemin dedesine ait bir lakap. Ben, rahatlıkla sosyal ilişki kuran bir insan değilim. Yani şu masada bir tanıdık var dense, “Merhaba, nasılsınız?” diye ben gitmem kolay kolay. Ama o geldiği zaman, “İyi ki gelmişsin” tavrıyla karşılayabilirim.

Çekingenlik mi, kendini beğenmişlik mi bu?

Çocukluğumdan beri bir miktar çekingenlik var. Tanımadığım bir insanla uzağım, tanıdıktan sonra çok yakın olabilirim. Bir çizgi var, o çizginin geçilmesiyle beraber gerçek ilişki başlıyor.

Kendine kızdığın bir şey var mı?

İnsan ilişkilerinde yaptığım çok hata var. Sevdiğim insanlarla ilişkilerimde yeterince verici olamadığım, atmam gereken adımları görmeme rağmen o adımları atamadığım olmuştur. Ve bu, bir tür zayıflık. Bir tür olgunlaşmamış tarafım var işte.

Zengin bir adam mısın?

Harcama hayallerinle bağlantılı olarak zengin veya değilsindir. Büyük bir lüks istemedim hiç. Rahat yaşayacak bir gelirimin olmasını istedim. Ona yakın bir maddi varlığım var. Daha fazlası sadece başkalarına yapacağı yardımları artırır.

Başka ne sorsam bilinmeyen bir yanın ortaya çıkardı?

Kumarbazım ben. Gençliğimde profesyonelce kumar oynadım. Poker, at yarışı... Hayallerimden birisi, emekli olduğum zaman, sadece at yarışı oynayarak geçinmek. Çünkü at yarışı, geleceği tahmin ettiğim ve beş dakika sonra onu sınadığım hakiki bir olay. Çok komplike bir olaydır at yarışı. Çok fazla faktör var. Dolayısıyla da hayatın ne olduğu ile ilgili sürekli düşünmeye sevk eden bir uğraş.

At yarışı, neden hayatı düşündürüyor?

Hayatı anlamlı kılmak için ona bir anlam atfetmemiz gerekiyor. Bunun bir tarafı bizi çok aşan İlahi bir anlam ki ona ancak teslim olabiliriz. Ama kendi küçük hayatımıza geldiğimiz zaman, insanın hayata hakim olma dürtüsü var. Bu, geleceği bilmekle çok bağlantılı bir şey. Kumarın yaygınlığı da biraz ona bağlı.

Yani insanı sadece bir şans oyunu ile sınamıyor.

Evet, insanı hayatın kendisi ile sınıyor. O jokerler, atlar, insanlar, at sahipleri, seyisler, eğer varsa mafya, varlar ve hepsi de hakikiler. Ve o hakiki insan grubunun ürettiği modeli tahmin etmeye çalışıyorsun sen.

Seni tahrik eden şey para değil, zekânı sınamak galiba.

Aynen ama çok da para kazandım at yarışından. Bir seferinde kazandığım parayla otomobil almıştım eşime.

Zekânı sınadın. Ne buldun?

Başkaları ile ortak oynadım hep. Birlikte karar vererek, birlikte sevinip üzülerek yapılan bir işti bu. Ortak bir zekâyı sınıyorduk biz. Kazandığımız paralardan ötürü değil, bunu nasıl bulduk diye seviniyorduk.

Dostoyevski’nin kumarbazı gibi değilsin, çizgi dışı bir kumarbazsın...

Ben daha hakiki bir kumarbazım. Dostoyevski’deki kumarbaz kendini helak eder. O bir hastalık hali. Gerçek bir kumarbaz, kaybettiği gün, masadan kalkmasını bilendir. Çünkü o, daha çok oynayacak. Dolayısıyla şansını sonuna kadar zorlayıp, her şeyini kaybeden bir kumarbaz değil. Şunu da söyleyeyim, paramın tümünü de masada kaybettiğim oldu. Mesela rulet gibi kendi kararımın olmadığı oyunları oynamam. Kendi tercihlerim ve onların sınanması olacak.

Yaşarken yüksek oranda riskler alır mısın?

Risk almamı gerektiren şeyler yaşamadım. Belki de başkalarına yüksek risk gibi gelen bir şey bana öyle gelmemiştir. Ama pokerde bütün paramı kaybettiğim oldu. O günün parasıyla kumarda kazanıp biriktirdiğim 2 bin 500 lirayı kaybettim. En iyi müzik seti 3 bin liraydı. Eskiden atları takip ederdim, onların performanslarını tutardım. Şimdi oynamıyorum. Çünkü full time bir mesaiye ihtiyacı var. Benim karakterimi anlatan şeylerden biridir bu kumar. Yani hayata nasıl baktığımı, hayatı nasıl bir oyun haline getirebileceğimi belki anlatır...

2002 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player