Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Kemal Karpat 1] - Prof. Kemal Karpat: Türkiye’de artık tepeden inmeci hareket yapılamaz

Nuriye Akman

08 Aralık 2002, Pazar

Prof. Dr. Kemal Karpat, Osmanlı ve yakın dönem Cumhuriyet tarihinde ünü dünyayı tutan bir bilim adamı. New York Üniversitesi’nde öğretim üyesi iken, Wisconsin Üniversitesi tarafından Osmanlı Tarihi Bölümü’nün kurucusu olmaya çağrılan ve halen bu üniversitede öğretim üyesi olan Karpat’ın son otuz yılda bir okul haline getirdiği dinamik bir tarih anlayışı var. O tarihi, geçmişe ait bir ölü olaylar dizisi değil, bugünkü hayatla ilgili yaşayan bir insan tecrübesi olarak görüyor. Kendisiyle Türkiye’ye son gelişinde, seçim sonuçlarının tarihsel anlamını ve Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesinde kurduğu Tarih Araştırma Merkezi’ni konuştuk. Bu arada, kütüphanelere girmesi gereken en üst seviyede kitapları tavsiye eden Amerikan Choice dergisinin Prof. Karpat’ın son yayınlanan kitabı, The Politicization of Islam’ı, en dikkat çekici çalışmalar arasında gösterdiğini belirtelim.

ABD’nin Wisconsin Üniversitesi öğretim üyesi ve dünyaca ünlü bilim adamı Prof. Dr. Kemal Karpat, 3 Kasım seçim sonuçlarının tarihsel anlamını Nuriye Akman’a değerlendirdi. 3 Kasım’ın “sessiz ve büyük bir devrim” olduğunu belirten Prof. Karpat şöyle konuştu: “Kasım 2002 seçimlerine benzer tek bir seçim vardır ki o da Mayıs 1950 seçimleridir. O seçimler Türkiye’de demokrasinin ilk basamağını oluşturmuştu. 2002 seçimleri ise Türkiye’de demokrasinin kökleştiğinin ana delilidir. Bundan sonra Türk siyasetinde söz sahibi her kesimin, demokrasinin gereklerine uymaları kaçınılmaz bir zorunluluk halini almıştır.”

Türkiye’de şimdiye kadar, sağcı, solcu, dinci veya kendilerini Kemalist tanıtan elitlerin çok kez halkın gerçek duygularını ve isteklerini hesaba katmadan hareket ettiklerine işaret eden Prof. Karpat, “Bundan sonra bu çeşit tepeden inme hareket şekli güç olacaktır.” dedi. Karpat’a göre halk artık kendi inancına göre hareket etmeye kararlı görünüyor.

Son seçim kampanyası sırasında Türkiye’de idiniz. Yaşamı boyunca Türk siyasi hayatını çok yakından incelemiş ve bu konuda kitap yazmış bir kişi olarak seçim sonuçlarını tarihsel anlamda nereye oturtuyorsunuz?

2002 seçimi sonuçları son elli yıl içinde, Türk toplumundaki sosyal ve ekonomik değişim ile kimlik ve felsefe değişiminin, siyasi alandaki değişiklikle tamamlanması ve perçinlenmesidir. Seçim kampanyasında, yorulmuş, bitkin polikacıların nutuklarını dinlemek, eski tip gramofonda kırık bir plakı dinlemekten daha feciydi. Hele şahıs entelektüel güçten mahrum olursa televizyonu kapatmaktan başka kurtuluş yolu yoktu. Gerçi yeni fikirler, yeni politikalar öneren kimseler de vardı; fakat onların sesleri pek duyulmadı. Sonunda tahmin edilmedik bir şekilde halkın sağduyusu hakim geldi. Doğrudan doğruya ve dolayısıyla yapılan tehditlere, engellere ve vaatlere rağmen, halk iki partili bir rejim istediğini açık şekilde belirtmiştir. Bu seçim siyasi, sosyal ve demokratik açıdan sessiz ve büyük bir devrimdir. Kasım 2002 seçimlerine benzer tek bir seçim vardır ki o da Mayıs 1950 seçimleridir. O seçimler Türkiye’de demokrasinin ilk basamağını oluşturmuştu. 2002 seçimleri ise Türkiye’de demokrasinin kökleştiğinin ana delilidir. Bundan sonra Türk siyasetinde söz sahibi her kesimin, demokrasinin gereklerine uymaları kaçınılmaz bir zorunluluk halini almıştır.

Bu zorunluluğun, toplumsal bir uyum yaratması için, seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı hangi gerçeklere dikkat etmek gerekiyor?

Birinci gerçek, Türkiye’nin asla vazgeçmeyeceği şekilde uygarlığı, cumhuriyet rejimini ve bunların simgesi olan Atatürk’ü, kimliğinin ve benliğinin ayrılmaz bir parçası yapmış olmasıdır. Bu gerçeği köktenci, siyasi İslamcıların ve demokrasi kisvesi altında kendi dinsel–siyasi amaçlarını gerçekleştirmek isteyenlerin mutlaka kabul etmesi gerekmektedir. Saadet Partisi’nin uğradıği feci hezimet, hem de “Milli Görüş” mimarının çabasına rağmen, “takiyeli” yaklaşımın artık geçerli olmadığını göstermiştir. Ayrıca bu hezimet dünyada insan mutluluğunu hedef alan demokratik İslam’ı engelleyen, Vahhabi düşünceye –daha doğrusu Suudi Arabistan milliyetçiliğine– büyük bir darbedir. Seçimlerin getirdiği ikinci büyük gerçek, artık halkın kendi inancına ve arzusuna göre hareket etmeye kararlı olduğudur. Şimdiye kadar Türkiye’de, sağcı, solcu, dinci veya kendilerini Kemalist tanıtan elitler çok kez halkın gerçek duygularını ve isteklerini hesaba katmadan hareket etmişlerdir. Bundan sonra bu çeşit tepeden inme hareket şekli güç olacaktır. Yeter ki halk kendi iradesini gerçekleştirecek örgütlenme yollarını öğrensin.

“Tepeden inmeciliğe son!” derken, devleti “asıl” yönetenlerin dikkatini, bu toplumun tarihi köklerine mi çekiyorsunuz?

Türkiye’de bazı sosyal kesimler ve hatta kuşaklar arasında siyasi ayrılıklar yoktur veya önemsizdir. Mevcut ayrılık kültür, tarihe bakış, bilhassa okullarda öğrencilere verilen tek yönlü ideolojik bilgilerden kaynaklanır. Bunların arasında toplumu tarihsel ve kültürel kökenlerinden ayırarak her şeyin birdenbire belirli bir tarihten sonra yeniden yapılandığını anlatmak çabası gelir. Bu iddianın tutarsızlığı aşikârdır. Halbuki Türkiye toplumu dünyada en fazla değişikliklere uğramasına rağmen, kültürel, dinsel ve milli karakterini koruyarak devamlılık arz eden bir toplumdur. Türkiye ılımlı, dünyaya dönük, insana ve şerefli yaşamaya öncülük eden bir İslam anlayışına sahiptir. En fakirinden, en zengin ve güçlüsüne kadar tüm halk –İslam’ın en azılı düşmanları dahil– İslam’ın gereklerine uygun olarak doğar ve öyle olur ve yerleşir. Ayrıca bu toplum kendine has bir kültürü, tecrübesi ve geleneği olduğu bilincine sahip olduğu kadar bunun tarihsel bir hatırası da vardır. Bu gerçeklerin yaşayışımızın, varlığımızın ve kimliğimizin ayrılmaz bir parçası olduğunu, Türkiye’yi idare edenlerin, derin devlet dahil, kabul etmesi gerek. Türkiye’nin gücü, toplumun kimliğinde, kültüründe ve tarihinde yaşar ve bunların oluşturduğu birlik, toplumsal–siyasal varlığının temelidir.

Bu görüşlerin ışığında AK Parti’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim kanımca AK Parti İslamcı kökenli olmakla beraber aslında kısmen muhafazakar ve kısmen devrimci yönlere sahip tam bir merkez partidir. AK Parti biraz evvel dile getirdiğim iki gerçeği en iyi birleştirebilecek ve bir arada yaşatabilecek bir partidir. Bir taraftan yeniliği ve Atatürkçülüğü benimsiyor, diğer yandan toplumun İslami inançlarını, tarihi kimliğini ve kültürünü sinesine sindirerek her ikisini bir arada yaşatmak istiyor. AK Parti gücünü doğrudan doğruya halktan almaktadır. AK Parti halk oyu ile iktidara geldiğine göre demek ki halk bu görüşü benimsiyor.

Halk onlara oy verenlerden ibaret değil ama...

Temsil edilmediği ileri sürülen % 45’lerin bu konuda ayrı düşüncelere sahip olduklarını sanmıyorum. AK Parti’nin yapacağı iş, halktan aldığı bu ödevi devlet katında gerçek iktidarı ellerinde bulunduranlara anlatmak ve kabul ettirmektir. Bu çabanın güç olduğunu peşinen kabul ederim. Ve eğer bu büyük fırsat, yani halk–toplum ve devleti birleştirmek çabası sonuç vermezse bunun sorumluluğunu taşıyanları tarih affetmeyecektir.

TÜRBAN KİŞİSEL BİR SEÇİM

AK Partililer, Milli Görüş çizgisinden geliyor; ancak bugün kendilerini muhafazakar demokrat olarak tanımlıyorlar. Sizce söylediklerini içselleştirdiler mi?

Seçim kampanyalarını izleme imkanım oldu. Bence, bugün, partinin ana çizgisini çizen kimseler, hepsi olmasa da önemli bir kısmı, Türkiye’de gerçek durumun ne olduğunu anladılar. Yani toplum, kendi benliğini, kimliğini, kültürünü, tarihî tecrübesini, dinini muhafaza etmek istiyor. Fakat bunun bir kültür ifadesi olarak, Cumhuriyetçilik ile çelişkiye düşmeden ifade edilmesini istiyor. Yani eski Milli Görüş’ten ayrım noktası burası. Bugün tamamıyla İslam’a dayanarak Türkiye’de bir hükümet oluşmayacağını, İslam’dan da vazgeçilemeyeceğini anladıkları için, İslam’ı bir kültür ve inanç meselesine dökerek onu siyasileştirmekten kurtarmak yolunu seçtiler kanaatimce. Bu bir zorlamadan değil, tecrübenin gösterdiği mecburiyetten doğuyor. Çünkü, bu böyle olmamış olsaydı, pekala bu grup, Saadet Partisi içinde çalışmalarına devam ederdi. MSP, FP ve SP’de şahsi ihtiraslar oldukça önemsizdi. Fikir ayrılıkları bölünmeyi hazırladı ki bu çok önemli bir gelişmedir.

Peki son türban krizine, askerlerin Arınç’ı üç dakikalık ziyaretine ne diyorsunuz?

Ben türban konusunu sun’î bir şekilde abartılmış, siyasileştirilmiş ve adeta rejimin simgesi haline getirilmiş olarak görüyorum. Halbuki türbana kişisel bir seçim işi olarak bakarsak mesele kendiliğinden çözümlenir. Bugün TBMM Başkanı ile ilgili gelişmeler türban işinin özel bazı amaçlar uğruna kullanıldığını göstermektedir. Türban hakkında söyleyecek çok şeyler vardır; fakat bu ortamda benim söyleyeceklerim etkisiz kalacaktır. Şimdilik yapılacak iş bu türban tartışmalarını bir yana iterek meselenin çözümünü daha müsait bir zamana bırakmaktır. Türban, Cumhuriyet’e karşı bir hareket değildir. Mevcut olmayan bir tehlikeyi evhama kapılarak büyütüyor ve hemen savunmaya geçiyoruz. Realiteyi olduğu gibi görelim, evhamlarımızdan vazgeçelim. Sayın Arınç’ın eski ideolojik çıkışları halen tedirgin edici gözüküyor, bu tedirginliği yok etmesi gerekir. Hele protokolde Cumhurbaşkanı’ndan sonra gelirse ve onun yerini alacaksa.

Siz AK Partilileri çok derin bir siyasi değişim geçirmiş olarak görüyorsunuz; ama insanlar birdenbire muhafazakâr demokrat olabilirler mi?

Bu insanların içindeki değişme bundan on sene evvel başladı. Ben Türkiye’ye gelip gittikçe, temaslarımda, araştırmalarımda bunu tespit ettim, daha o zamandan oradaki değişmeyi görmeye başladım. Ama değişmenin açıkça ifade edilebilmesi için olgunlaşması lazımdı. Bir noktaya gelir ki, adam ondan sonra ben buyum der. Fakat bu değişme bugün, seçim arifesinde olmuş bir değişme değildir. Ben bu değişmenin devamlı, köklü ve samimi olduğuna inanıyorum. Eğer görüşüm yanlışsa çok üzüleceğim. Çünkü tahminlerim genellikle doğru çıkmıştır. Zira ben Türkiye siyasetini ve tarihini tamamıyla bitaraf olarak incelemeye gayret ediyorum.

Biraz da dış politika konuşalım. Amerika ile Avrupa’nın arası gitgide açılıyorken Türkiye nasıl bir politika izlemeli?

Avrupa ile iyi geçinmeli, Amerika ile dostluğu sıkılaştırmalı. Biz AB’ye alınabiliriz; fakat ben AB’nin uzun ömürlü olduğunu sanmıyorum. Amerika ve Avrupa rekabeti var. Yani Avrupa kardeşlik, insanlık, güzellik, iyi geçinme adına birleşmedi. Amerika’yla rekabet etmek ve diğer dünya pazarlarına hakim olmak için birleşti. Fakat, Avrupa acaba Amerika’sız, tek başına kuvvet olabilir mi, olamaz mı? Avrupa’nın Rusya ve bilhassa Çin’e karşı, Hindistan’a karşı, nasıl bir politika yürütecek, onları ne dereceye kadar etkileyebilecek ve menfaatlerini nasıl gerçekleştirecek meselesi var. Avrupa’nın elinde bu siyasî ve askerî imkanlar var mı yok mu? Yok, gayet açık. Biraz sert konuşuyorum; ama gerçekleri doğru görmek gerek. Ben dünyanın böyle olmasını istemiyorum; ama gerçekçi olarak bunları görmek zorundayız. Amerika’nın askerî harcamaları, bu sene 350 milyarın üstünde. E Avrupa’nın ve Rusya dahil, Almanya, İngiltere, Fransa, hepsinin harcamaları ise, bunun çok altındadır. Maalesef eninde sonunda dünyada güç, askerî güç şeklinde kendini ifade ediyor. Ve bu güç Amerika’da var. Avrupa ne yaparsa yapsın, bu güce sahip olamayacaktır. O halde, Avrupa’nın durumu ne olur eninde sonunda? Amerika’ya şu veya bu şekilde boyun eğecektir, başka çıkar yolu yoktur. NATO’yu ise ABD kendi amaçları uğruna kullanma yollarını aramaktadır.

Yani dağılacak mı Avrupa Birliği?

Dağılmasa da kendinden beklediğimiz kadar büyük bir kuvvet olarak ortaya çıkmayacaktır. İnşallah yanlış düşünüyorumdur. Çünkü, Amerika karşısında büyük bir kuvvetin bulunması, dünya dengesi bakımından çok iyidir. Ama ben Avrupa’nın böyle bir kuvvet olacağına inanamıyorum. Bakın Amerika’da hafif bir ekonomik duraklama oldu, Avrupa hemen bunalıma girdi ve Türkiye’yi de yanında götürdü. Çünkü, büyük ticareti Amerika ile. Amerika’ya mal satıyor, Amerika’dan mal alıyor. Bu göstergeler siyasi alanda kendini gösterdiği zaman, durumun hiç de Avrupa lehine olmayacağı kanaatine varıyorum.

Tarihte her imparatorluk, belli bir güce, belli bir büyüklüğe vardıktan sonra, yani optimal büyüklüğüne eriştikten sonra çözülmeye başlıyor. Şimdi Amerika’nın bu açıdan güç eğrisine baktığınız zaman, o optimal seviyeye ulaştı mı sizce?

Ulaşmasına az kaldı. Üç–beş sene içinde değil, otuz–kırk sene içinde olabilir ama kesin değil. Bu konuda Amerika’da en çok tartışılan, bu Çin meselesi. Bir milyar iki yüz milyon nüfusu, durmadan gelişmekte olan ekonomisi ve toplum içindeki değişmelere çok ustaca uyma kabiliyeti Amerika’yı çok korkutuyor. Karada yerleşmiş bir Çin, Asya’yı şu veya bu şekilde etkileyecektir. Şimdi burada bütün mesele Çin’in ne dereceye kadar büyümesine imkan verecektir veya vermeyecektir. Unutmayınız ki, karşınızda birkaç bin senelik siyasi tecrübesi olan idareciler var. Komünist olsun ne olursa olsun, hepsi Çinli. Nasıl ki, biz de ne olursak olalım, bir yerde yine, bir Osmanlı tecrübemiz var. Çok mühim o tecrübe. Ve ondan biz çok yararlanıyoruz. Ayakta durmamızın bir sebebi de, o tecrübemizdir. Çin’in binlerce senelik tecrübesi var ve ona göre hareket ediyor adam. Ama, bir denge kurabilecek mi, Amerika’ya dur diyebilecek mi, onu bilmiyorum.

Otuz yıl sonra artık aşağıya inmeye başlayacaksa, çözülme olacaksa, Avrupa Birliği o zaman ne olacak?

O zaman Avrupa Birliği’nin ana saiki ortadan kalkmış oluyor. Amerika’ya karşı denge için, rekabet için Avrupa Birliği kuruldu. Karşısında rekabet edecek adam kalmayınca o da çözülür. Tabii bu kültür meselesi, dil ayrılıkları, kolay kolay bir tarafa atılacak meseleler değil. Globalleşme bir dereceye kadar gidecek, ondan sonra fazla gidemeyecek. Bugün globalleşmeyi Amerika destekliyor, işine gelmediği zaman desteklemeyecektir. Türkiye’nin geleceğini ve bu arada AB’ye girmek hevesini bu gerçeklere göre düşünmesi gerektir.

Yarın: Tarih Araştırma Merkezi kuruluyor

2002 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player