Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Nazlı Eray] - Bir roman serüveni

Nuriye Akman

20 Eylül 1998, Pazar

"Önce çığlıklar başlar, ardından duygu seli gelir... Sancı başlamıştır artık, doktoru aramanın zamanı. İlk cümle, çocuğun başını çıkarması, çıbanın patlaması gibidir. Ve sınırları uçucu bir rüyanın içindeyimdir artık. Bundan sonra olacaklar ise sürprizdir" diye anlatıyor yeni bebeği "Örümceğin Kitabı"nı Nazlı Eray...

Çılgın hayallere doğru...

Sokakta yürürken bir romancıya rastladınız mı hiç? "Yakında yeni romanım çıkıyor" demesine heyecanlandınız mı? Bir karabasan gündemin ortasında çölleşirken, bu söz sizi bir vaha gibi kucakladı mı? Daha önce onu hiç okumadığınızı hatırladınız mı? Hemen evine gidip romanı konuşmaya başladınız mı? Bir kadının çılgın hayallerinde koştunuz mu?

Tam da yapraklar sararmaya başlamışken... Bana iyi geldi... Hayat gitmeden elden...

Hadi bana son kitabını anlat.

Son kitabım "Örümceğin Kitabı" adlı bir roman. Bunu da ötekiler gibi değişik mekanlarda yazdım. Artık evde, masa başında yazmayı sevmiyorum. Konsantrasyon için ışık şuradan gelecek, hafif bir müzik olacak, kimse içeri girmeyecek, telefonlar fişten çekilecek diyenlerden değilim. Ben açık havada, insanların, seslerin arasında yoğunlaşıyorum. "Örümceğin Kitabı" da benimle birlikte çok gezdi. İzmir'i, Bodrum'u, İstanbul'u dolaştı. Biliyorsun CHP meclis üyesiyim. İzmir'deyken Deniz Bey parti meclisini orada toplamıştı. Kitaba da yeni başlamıştım. Bırakmak istemedim, koltuğumun altına alıp gittim. Tabii el yazısıyla defterlere yazmamın avantajı bu.

Örümceğin Kitabı'nda kaç kişi var?

Bilmiyorum. O kadar çok ki. Hiçbiri planlı girmiyor kitaba. Örümcek ağına yakalanmış insanlardan yaşamda o kadar çok kişi var ki.

Örümcek ağına yakalanmak ne demek?

Yani birtakım şeylerden kolay kurtulamamak. Örümceğin ördüğü o incecik, o gizemli teladan, eski bir aşktan, bir intikam duygusundan kolay kolay kurtulunmaz. Ne bileyim, bir kadından ayrıldığı halde yıllarca onu belleğinde yaşatanlar vardır.

Kişiler kitaba plansız girdi dedin. Romancı, tiplerini önceden belirlemez mi?

'Hepsi belleğimde

Belirler. Roman beynimde oluştuğuna göre bu kişiler teker teker belleğime girmişlerdir. Onları bir yerde yakalamışımdır. Veya onlar beni bir yerde yakalamışlardır. Ama ne zaman nerede çıkacaklarını bilemem. Beynimin bir biokomputürü var. Roman için gerekli bütün malzemeyi topluyor. Ben hayatı yaşıyorum. Romanı hiç düşünmüyorum. O komputür kayıt yapıyor. Bir gün geliyor, büyük bir yoğunluk duygusu oluyor. Böyle hamileymişim, doğum yaklaşmış, doktora telefon etme saati gelmiş gibi.

Yazar, kadın olunca benzetmeler de anaçça oluyor!

Belki. Ya da şöyle diyelim, elinde bir dolama, çıban çıkar, zonklamaya başlar. Onu rakıya yatırman ya da içindeki cerahati akıtman gerekir. O duygu gelince hemen defterlerimi ve kalemlerimi hazırlamaya başlarım. Kurşun kalemle yazmam. Değişik renkli, 0.5 uçlu kalemlerle ve çok renkli kağıtlara, rengarenk defterlere yazarım.

Doğum sancılı bir süreç. Renklerle onu hafifletmeye mi çalışıyorsun?

Galiba. O uçuk renkli sayfalar beni rahatlatıyor. Her romanım kendimi okurumun önüne atmamdır. Bu duyguyla başlıyorum rengarenk sayfalara. İlk satırla beraber dönüşü olmayan bir süreç başlıyor. Okurun önünde soyunup giyiniyorsun! Ruhun sürekli elbise değiştiriyor. Ha, bir de hangi gün, hangi renk sayfaya, hangi renk kalemle, ne kadar yazdığımı ölçmek isterim.

Kaç sayfa yazdığın önemli de, hangi renkle yazdığının ne önemi var?

Renkli kalemler bir deniz feneri gibi işaretler verir bana. Ben komputür insanı değilim. Değişik renkli kalemlerle kendimi komputürize ederim. Pazartesi kırmızı, Salı yeşil, Çarşamba mavi gibi.

Doğumda önce su gelir. Roman nasıl başlar, önce ne gelir?

Romanın ilk cümlesi

Bir çığlıkla başlar, bir duygu seli gelir. Romanın ilk cümlesi, çocuğun başını çıkarması, çıbanın patlaması gibidir. İlk çalışmaları evde yaparım. Tıkır tıkır o biokomputürdeki kişiler ortalığa dökmeye, romana kendilerini sokmaya başlarlar. Her şey benim için de süprizdir. Zaten ben bu olağanüstü serüveni yaşamak için roman yazıyorum. Kitap beni nereye götürecek bakalım? Okurdan önce, bütün olayları ilk yaşayan benim. Roman kişileriyle ilk tanışan benim. İlk uçan, ilk heyecanlanan benim. İlk şaşıran benim.

Bu salt bir zevk süreci mi? Nerede bunun acısı, sancısı?

Sancısı da bu zevkin bir parçası. Roman yazmak uzun bir haz süreci. Bir "rüya yaşam"ın içine giriyorum. Sınırlar uçucu. Sonsuz bir özgürlük duygusu. Bu romanda günde onbeş sayfa yazdım. İki ayda bitti.

Böyle lıkır lıkır su içer gibi değil herhalde! Hiç mi tıkanmıyorsun?

Tıkanıyorum, öksürüyorum, devam ediyorum. Bu arada başka işlerle de meşgul oluyorum. Mesela Parti Meclisi'nde Deniz Bey'i dinliyorum ama bütün roman kişilerim de yanımda. Onlar da benimle birlikte Deniz Bey'i dinliyor

Deniz Bey bunun farkında mı?

Sanmam. Bazen gözümde böyle bir hülyalı bakış yakaladıysa anlamıştır.

Deniz Bey'e bakarken hülyalanmış değilsin değil mi?

Kurultay romanda...

Ne muzırsın. Hayır, roman kişilerini düşünüyorum. Ondan sonra mesela İstanbul'da Piyer Loti Kahvesi'ne çıkmıştım kardeşimle, baktım benim kişiler de çıkmışlar. Otuz yıldır gitmemiştim, Necip Fazıl'ın ve Mareşal Fevzi Çakmak'ın mezarlarını orada yan yana gördüm. Daha önce bilmiyordum bunu. Orada unutulmuşlar, birlikte Haliç'e bakıyorlar.

Onlar da mı romana girdi?

Hayır ama belleğime yerleştiler. Tuhaf bir durum. Belki başka bir romanda ortaya çıkacaklar. Belki beynim birtakım şeyleri süzüp atıyor, başka yazılar için.

Deniz Bey niye giremiyor romana?

Kurultay girdi romana. Deniz Bey de bazı satırlarda vardır. Kurultaydaki anahtar listeye girmek de bir yerde örümceğin ağı olayı. O da bir tutku çünkü.

Roman kişilerinle tanıştır artık beni.

En sevdiklerimden biri ipotekli adam Nejat. Bir kadın meselesi yüzünden arkadaşı tarafından ipotek konmuş üzerine.

Nasıl yani, adama ipotek konur mu?

'Herkes ipotekli doğuyor'

Niye konmasın? Türkiye'de herkesin üzerine ipotek konuluyor. Herkes ipotekli doğuyor. Bu konu Ömür Uzatma Kıraathanesi'nde gündeme geliyor. Beş yaşlı adam, uykularından kısarak her gece buraya gidiyor ve yaşadıkları eski olayları birbirlerine anlatarak, yaşamdan kazanıyorlar. Bu yolla ömürlerini 25 yıl uzatmayı başarmışlar. Bu beş yaşlı adam, onların yaşamla ilgili yorumları ve kıraathaneye gece gelen diğer kişilerin anlattıkları olaylar romanın çıplak örgüsünü oluşturuyor.

Bi dakka! Hatırlamak, yaşamı kazanmak mı oluyor?

Evet. Çünkü hatırlamak yaşamı yeniden yorumlayıp üretmektir. Nuriye, ayrıca "yaşamı uzatma", benim fikrim değil; bu beş yaşlı adamın uyguladıkları bir yöntem. Hatta aralarındaki Osman, ince hesaplarla borsa veya repo dökümü gibi uzatılabilmiş olan saniyeleri, dakikaları, saatleri hesaplayıp, sahibine veriyor. Ben kıraathaneye girip aralarına karışınca bunların o sakin sessiz dünyası değişiveriyor tabii. Kıraathaneye çok değişik kişiler gelmeye başlıyor. Bunlar bana da önceden haber vermeden, güm diye içeri giriyorlar.

Onlar da mı ömürlerini uzatmak istiyorlar?

Evet. O topluluğa katılabilmeleri için ilginç bir şey anlatmaları lazım. Herkes toplanıyor. Çaycı Muharrem çayları getiriyor. Orası rüyalardaki gibi boz, sarımtırak bir dünya, bilinçaltı gibi bir yer. Kıraathaneye bir gün de ipotekli adam geliyor, diyor ki "ben yeryüzünde bir ölüyüm." Şimdi "Bu ne demek?" diyor herkes. Adam üzerine nasıl ipotek konduğunu anlatmaya başlıyor. O anlattıkça ortaya başka kişiler çıkıyor.

Kişilerin yediği içtiği senin olsun, adamın ipoteği nasıl kalkacak? Sen onu söyle!

... Ve kahramanlar

İpoteği ancak, eskiden arkadaşı Hüsamettin'in elinden aldığı Sehavet adlı kadını ona aynı eski şekliyle verebilirse kalkacak.

Yani kalkmayacak. Bu çok üzücü!

Evet. Ben de sorumluluk duydum Nejat için. Kurtarayım dedim ama olmadı! Onun için adamın hayatı Hüsamettin'in elinde. Hüsamettin de ona büyük bir baskı yapıyor, eziyor onu.

Sehavet ne diyor bu işe, o eski haline dönmek istiyor mu bakalım?

Bilmem. Hiçbir şey demedi Sehavet. Galiba hiç konuşmadı romanda.

Sehavet dilsiz mi?

O da benim sürprizim olsun. Romanımda düş ve gerçek iç içe. Kitabı çok kolay kağıda döktüm ve kitap beni bırakmadı. Bu örümceğin ağına neredeyse ben de düşecektim.

Örümcek neyi sembolize ediyor?

Örümcek mi? O, ağı ören.

Yani kader mi?

Bilemem! Ama bak kitapta Müfit adlı bir adamla bir kadının ruhuna girip dolaşıyoruz. Kadın düşündükçe ruhuna aksediyor içindeki girdaplar.

Bu sırada, diğer erkekler neredeler?

"Erkekler Parkı" diye başka bir mekan var. Birtakım erkekler parkta "O kadını" bekliyorlar. Bunlar "O kadının" düşündüğü ve yaşadığı bütün erkekler. Parktan bir türlü çıkamıyorlar. Çıksalar da bir tutku gibi parka geri koşuyorlar. Biz kadının ruhunda yürüdüğümüz için, o bir sıkıntı geçirince biz de daralıyoruz. Hatta çıkmaz sokaklar oluşuyor. Biz ne yapacağımızı şaşırıyoruz.

Ben şaşırmadım! Böyle şeyler hayatta da oluyor.

'Ay benim için çıkar'

Bunların çoğunu insanlardan dinledim ama benim prizmamda değişik bir şekilde kırılıyor. Sen bunu heyecanlı bir serüven gibi de okuyabilirsin, düz bir şekilde Hüsamettin, Sehavet, Nejat üçlüsünün aşkı olarak da. Sana kalmış.

Nazlı, sen nasıl birisin?

Yaşamayı, insanları, sokakları, kentleri, seyahatı çok seven bir insanım. Bazan gecenin sırf benim için yaratıldığını düşünürüm. Ay benim için çıkar. Sabah kuş öttüğü zaman, bu kuş benim için öttü derim. Kar benim için yağdı, şu çiçek benim için açtı diye düşünürüm.

Demek oradan tanışıyoruz!

Anladın o zaman. Hafif bir rüzgar çıktığı zaman bu rüzgar benim için çıktı diye hissederim. Onun için kendimi evime ve kitaplarıma kapatmıyorum. Hatta kitaplarımı başka bir evde tutuyorum ve oraya kitapçıya gider gibi gidip geliyorum. Resme de bu nedenle başladım. Yaşamda bir çok serüven var, acaba resim serüveni nasıl bir şey, o an insan nasıl deşarj oluyor, bu nasıl bir yaratma süreci diye merak ettim. Buna "Eve başka bir yoldan gitmek" de diyebiliriz.

Hiç resim eğitimi almadığımı düşünürsen, bunca yıl sonra eve başka bir yoldan gitmek biraz cesaret işiydi. Ve sergi açtın bu yıl.

Balıklar, çiçekler...

Evet ve en sevdiğim 24 resmim satıldı.

Serüven düşkünlüğüne diyeceğim yok ama romancı Nazlı olmasaydın, resimlerin satılır mıydı?

Belki bu kadar çok satılmazdı. Resimlerimi de yazılarımdaki gibi hiçbir kural tanımadan yaptım. Dev balıklar, kocaman çiçekler... Boyalarla oynamak korkunç zevkli. Resim bambaşka bir dünya. Alıcısı başka, kritiği başka, kıskançlığı, parası, kulisi başka. Çetesi var bambaşka!

Sen İstanbullusun aslında, Ankara'da ne işin var?

Bir rastlantı sonucu yıllar önce Ankara'ya geldim ve bu şehir beni kıskıvrak yakaladı.

Örümceğin ağına düştün!

Evet, Ankara bu bakımdan çok usta bir kent ve hayatımdaki bütün önemli şeyler Ankara'da oldu. İstanbul'u çok seven ben artık oraya turist gibi gidiyorum. İstanbul'un çocukluğumdaki o bozulmamış halini hayalimde taşıyorum. Ankara'nın en ufak çıkmaz sokağını bile biliyorum. Bu sokaklar da sanki benim için yapılmış özel mekanlar. İnsan bir kenti uzun süre kullandığı zaman, sokaklar, evinin koridorları gibi oluyor.

Ankara'yı nasıl kullanıyorsun?

Seve seve. Hatta çok kullanmaktan eskittiğim sokakları bile var. Ankara güzel bir kent değil fakat her şey güzel olduğu için sevilmez. Ben mesela Bodrum'u da seviyorum ama bıkmamak için bir haftadan fazla kalmıyorum. Sevgi de türlü türlü biliyorsun.

Değişik mekanlarda katman katmansın. Her birine ruhunun bir parçasını yaymışsın. Eş zamanlı olarak hem bugünde, hem geçmişte ve hem de gelecektesin...

Evet bütün zamanlarda ve zamansızlığın içinde. Bütün mekanlarda ve mekansızlığın içindesin.

Bana zamansızlığı ve mekansızlığı anlat.

Akreple yelkovan arası

Zaman korkunç bir olgu. Bizim tarafımızdan konmuş, saatin içinde akrep ile yelkovan arasında bir şey zannediliyor. Ne denli ürkütücü! Kolunda bir bomba taşıyorsun. Tik tak seni yok oluşa doğru itiyor. İşte saat mefhumu. Bunu çoğunlukla kabul etmem. Hatta saatimi fırlatmak, zamanın dışına çıkmak istediğim çok olmuştur. Ama o zaman da bütün randevuları kaçırıyor insan, uçakları, telefonları...

Ama Nazlı, "gerçek"le olan randevuna ancak böyle yetişebilirsin.

Doğru. Gerçeğe ancak özgür olursan ulaşabilirsin. Zaman olgusundan kurtulmak, koldan saati atabilmek sonsuz bir özgürlüğe kavuşmak demek. Ama bunu yapabilen çok az. İnsanın kemikleşmiş bir iç haritası var. Onu değiştirmek çok zor. Bunu yazarken daha iyi anlıyorsun. Ruhunda bir harita var ve sen o haritada keşif yürüyüşü yapıyorsun. Gerektiğinde kaybolmak sonra tekrar kendi yol isimlerini okumak istiyorsun. Bazen yabancılıyorsun gezdiğin yerleri. Belki sıkılıyorsun.

Ve psikiyatriste gidiyorsun!

Ben hep kendim çözdüm haritamı. Tabii gidenler var. Fobileri, takıntıları, tutkuları var. Haritalarını değiştirmek istiyorlar.

Devletler arası harita değişimini çoğunlukla savaş hallediyor.

İnsanda da öyle. Ya bir deprem ile değişebilir sınırın ve yahut çok organize bir şekilde değiştirmeye çalışabilirsin. İkisi de çok zor.

Savaş şart mı, diplomasi de bir çözüm yolu değil mi?

Ben diplomasi ile değiştiriyorum fakat çok duygu yüklü olduğum için, benim içimde de savaşlar, barışlar olur. 1970'li yılların İstanbullu o uzun saçlı Nazlı kızı, Ankara'ya geldiğinden beri acaba yaşam haritasını değiştirebildi mi? Emin değilim ama isterdim. Daha zenginleşebilmek, daha iyi düşünebilmek, daha iyi yazabilmek, daha iyi algılayabilmek için...

Tıpkı bir devletin, zengin petrol yataklarını topraklarına katmak, bir kara ülkesiyse denize inmek istemesi gibi değil mi? Ağzına sağlık.

1998 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player