[Nüzhet Kandemir] - Limuzin bile istiyorlar
Nuriye Akman
11 Ekim 1998, Pazar
Nüzhet Kandemir, mesleğine 41 yıl hizmet vermiş, bunun son 9 yılını ABD büyükelçisi olarak geçirmiş deneyimli bir diplomat. İşini cetvel düzgünlüğünde yaptığını herkes biliyor. Bu yüzden yaş haddinden emekliliğine birbuçuk yıl kala merkeze alınmasının sebeb-i hikmetini kimse anlayamadı. Dahası, devletin onun bunca birikiminden başka türlü yararlanmayı akıl edememesi de anlaşılamadı. Kandemir şimdi GAMA'da yönetim kurulu başkan danışmanı. İki saate yaklaşan uzun sohbetimizde değinmediğimiz konu kalmadı. Özetlemeyi yaparken daha çok büyükelçi olmanın insani boyutu üzerinde durmayı tercih ettim. Büyükelçimizin aktardığı konuların gülümsenip geçilmeyecek kadar ciddi konular olduğunu düşünüyorum.
Neden bir buçuk yıl daha sabredilmeden, apartopar merkeze çağrıldınız?
Bunu ben de merak ediyorum doğrusu. Kimse bana bunun bir izahını resmen yapmadı. Ben idarenin başında sorumlu biri olsam, Washington gibi bir görevde dokuz yıl süre ile çalışmış olan bir büyükelçi eğer vahim bir hata yapmamış, görevini ihmal etmemiş ise özellikle Türk-Amerikan ilişkilerinin içinden geçtiği bazı zorlukların olduğu şu aşamada, birbuçuk sene için bekler, ondan sonra değiştirmenin çarelerini araştırırdım.
Sebep, çalışma sisteminiz olabilir mi?
Bilemiyorum. Ben merkezimden aldığım talimatın genel parametreleri içinde bazen ekstremlerde kendi kendime talimat yaratıp onları uygulamışımdır. Ama hiçbir zaman genel siyasetimizin dışına çıkmamak kayıt ve şartıyla.
Size bir veda töreni bile düzenlenmediğine göre, merkezi son zamanlarda kızdırmış olmalısınız.
Bilemiyorum. Ama ben düşüncelerini çok açık olarak kağıda döken bir memur oldum. Hiçbir zaman telefon diplomasisine inanmadım. Ne yaptımsa yazılı olarak yaptım. O bakımdan eğer kızdırmış olduğum kişiler var ise o telgraflarımı, yazılarımı okuyanlar arasında aramak gerekir. Doğaldır; fikirlerim merkezdeki herkesin fikirlerine uygun düşmeyebilir. Ama benim inancım Türkiye'nin menfaati ne ise onu yapmaktır. Ben de onu yaptım. Yalnız şurayı söyleyeyim. Dün evimde bir mektup buldum. Sayın bakanımız 15 Ekim'de, emekli olan büyükelçilere bir armalı gümüş tabak armağan edecekler ve kendilerine bakanlığın teşekkürlerini sunacaklarmış.
Meslek yaşamınız boyunca sadece son dokuz yılda 14 dışişleri bakanı gördünüz; ilki Mesut Yılmaz, sonuncusu İsmail Cem. Bunların ne kadarı dışişlerine gerçekten hakimdi?
Temel zorluklar
Yüzde yirmisi. Yani dışişlerini gerçekten iyi bilen, onun jargonunu öğrenmiş ve kendini bu şekilde kabul ettirebilen bakanların sayısı fazla değil.
Peki Çiller ne zaman daha zordu? Başbakanken mi, dışişleri bakanı iken mi?
Dışişleri bakanı iken.
Neydi temel zorluk?
Ben Sayın Çiller, Sayın Cem veya herhangi birisi için konuşmuyorum. Dışişleri bakanının, dükkanının başında olması lazım. Uluslararası piyasada tertiplenen her toplantıya katılmaya kalkarsa bakanlığını ihmal eder. İyi bir dışişleri bakanı bu toplantılar içinde, kendisinin bulunmasını gerçekten gerektirecek olanları seçmeli, diğerlerini de alttaki kadroya bırakmasını bilebilmeli ve bakanlığının başında sabahın sekiz buçuğundan akşamın gerekli saatlerine kadar hazır bulunmalıdır. Aksi takdirde müsteşar ve diğer yardımcıları süper bile olsalar bakanın yokluğu daima hissedilir.
Bu durum, bir büyükelçiye nasıl yansır?
Her şeyden önce beklediğiniz acil talimatlar gelmez. Kendinizi yalnız hissedersiniz. Eğer sorumluluk almasını bilen bir temsilci iseniz, ne olursa olsun neticesi, işi yaparsınız. Ama herkesten de bunu beklemek mümkün değildir. Bundan da devlet zarar görür.
Çiller, bir Amerika ziyaretinde basında yeterince yer almadığı için sizi insanların arasında azarladığında ne hissetmiştiniz?
Kapris, kapris...
Valla biz Sayın Çiller'in olsun, diğer dışişleri bakanlarımız, başbakan veya cumhurbaşkanlarımızın olsun ziyaretlerini o kadar büyük bir titizlikle hazırlıyorduk ki bundan daha iyisinin olamayacağı kanaatindeydik. Bu nedenle size söylenen herhangi bir kem söz aynen üstünüzden akıp geçer ve size hiçbir tesiri olmaz. Onun için ben hiç etkilenmedim bu sözlerden.
Etkilendiğiniz olaylar da vardır muhakkak...
Bizim devlet adamlarımız dışarıya çıktıklarında ülkedeki gibi çok masum olmuyorlar. Birtakım kaprisleri oluyor. Onları öngörüp hazırlık yapacaksınız ve bu kaprisi yapma imkanını ellerinden alacaksınız.
Kapris nasıl öngörülebilir?
Kırk sene bir yere hizmet ederseniz öngörülebilir. Bu bir tecrübe ve şahsiyet meselesidir. Bilirsiniz ki bir bakan geldiğinde zırhlı araba ister, etrafında korumalar ister. Sonra otele gittiğinde güzel bir suit ister. İyi bir mihmandar ister. Eğer siz seçimlerinizi buna göre yaparsanız, yanına her hususta güvenebileceğiniz arkadaşlarınızı vererek işe başlarsanız, parkur hatalarını asgariye indirmiş olursunuz. Mesela buzdolabındaki suyun gerekli şekilde soğuk olup olmayacağı, odanın karanlık veya aydınlık olması gibi hususlar da vardır.
Bu kadarla kalsa iyi. Bildiğiniz gibi en lüks otellerden yer ayırtılıp, kaparolar ödenip sonra çeşitli kaprislerle iptal edilip o paraların gitmesi, odaların tarumar edilmesi, camların çerçevelerin indirilmesi, halılarının yakılması gibi durumlar da oluyor. Böyle zamanlarda bir büyükelçi ne hisseder?
'Hiç diazem almadım'
Her şeyin başında soğukkanlılığını muhafaza eder. Ortaya çıkan zararlı durumu asgariye indirmeye gayret eder. Otel idareleriyle daha önceden bu neviden durumların hasıl olabileceği üzerinde bir görüş birliğine varır ve ona göre de onlar zuhur ettiğinde fazla gürültü çıkartmaksızın kapatılmasını sağlar.
O sırada sürekli diazemle mi dolaşır?
Ben hiç diazem almadım çünkü yıllar içinde kendimi soğukkanlılıkla techiz edip, gerekli önlemleri almayı öğrendiğim için bana çok büyük bir tesiri olmadı.
Ama herhalde Türkiye'nin imajına olan etkisi o kadar hafif olmamıştır.
Tabii Türkiye'nin genel imajı bakımından bu neviden olaylar sizi üzüyor ve heyetler gelip gittikten sonra bir hafta uykularınız kaçabiliyor. Ama yapacak başka bir şeyiniz de yok. Elinizden gelen tüm önlemleri aldıktan sonrasını Allah'a havale ediyorsunuz.
Karşılaştığınız en üzücü olay neydi?
Bir üst düzey kişi; çok önemli bir gazete yönetimi ve köşe yazarlarının katılacağı, büyük çabalarla, son derece zor şartlarda, zor bir günde ve çok zor bir saatte temin ettiğimiz randevuya bir saat kala gitmeyeceğini ifade etti. Beni en fazla zorlayan, üzen ve Türkiye açısından da sonuçları gerçekten iyi olmayan bu olayı her zaman hatırlayacağım. Üstelik ben bu iptal kararını tesadüfen öğrendim. Gerekçe, o kişinin bu randevudan daha önemli bir arzusunun ortaya çıktığı şeklindeydi.
Washington'da eleman sıkıntısı çektiniz mi?
15 kişilik heyet
Evet çünkü gelen giden heyet trafiği çok fazla. Bu heyetleri karşılamak, programlarını uygulamak, çeşitli makamlara götürmek, not tutmak, bu notların günlük raporlarını hazırlamak bir personel meselesidir. Bazen öyle olur ki üç ayrı heyet, üç ayrı uçaktan ve çeşitli havaalanlarından gelmeye kalkışırlar. Maalesef devletimizde bir koordinasyon yoktur. 15 kişilik bir heyet gelecektir. Bunun üç kişisi Air France'la, beş kişisi THY'yla, altı kişisi Delta ile gelir. Niye öyle yapılır bilinmez. Her biri de Washington civarındaki çeşitli havaalanlarına inerler. Aralarındaki mesafe trafik olduğunda birbuçuk saat, olmadığında asgari kırkbeş dakikadır. Ve biri üçte, öbürü üç buçukta gelir. Siz hangisinde hazır bulunacak, hangisine araba yetiştireceksiniz, şaşırırsınız. Arabalarınızın sayısı çok kısıtlıdır ve bir kısmı da çalışamaz durumdadır. Hangisine hangi arabayı göndereceksiniz? Demin bahsettiğimiz kaprisler arasında arabanın şekli şemali, büyüklüğü de vardır
Yoksa Limuzin mi isterler sizden?
Yani isterler de tabii devletin böyle bir imkanı yoktur. Devletin verdiği arabaların çoğu miadını doldurmuştur. Yeni arabaların sayısı da iki-üçü geçmez. Amerikan Devleti sadece cumhurbaşkanı, başbakanlar ve dışişleri bakanlarına zırhlı bir Limuzin ve yakın bir koruma verir. Genel kaide budur. Diğer bakanlara, ister devlet bakanı olsun, ister başbakan yardımcısı olsun böyle bir ayrıcalık tanımaz. Çünkü Amerika'ya her gün gelen heyetlerin sayısı da hiçbir zaman ellinin altına düşmez. Hal böyle olunca sizin dışişleri bakanınızla başka bir bakanınız aynı zamanda Washington'a gelmeye kalkışsalar ister istemez arada bir farklılık doğar.
Ve kıyamet bundan kopar!
Sinirlilik havası...
Dışişleri bakanınızın altında Amerika'nın verdiği zırhlı bir Limuzin, etrafında üç beş tane yakın koruma, diğer bakanın yanında da benim büyükelçi olarak verdiğim bir mihmandar arkadaş ve devletimizin imkanları çerçevesinde kırık dökük bir araba olur. Tabii bu müthiş bir sinirlilik havası yaratır. Daha havaalanından itibaren gerginlik olur. Bu nasıl olurmuş? Niye ona o verilmiş, buna bu verilmiş? Bu en büyük baş ağrılarından bir tanesidir.
Peki o bakanlar vatana rücu ettikten sonra büyükelçiliğimizin en azından araba eksiğini gidermek için bir atakta bulunurlar mı?
Hayır hiçbirinin çıkıp da Meclis kürsüsünden, "Şuraya gittim, şu eksiklikleri gördüm, onun için bütçe kanununa şu kadar paranın ilave edilmesini talep ediyorum" dediklerine rastlamadım.
Devlet terbiyesinin gitgide bozulduğunu görmek için büyükelçi olmak gerekmiyor. Herhalde Amerika'ya gelen heyetlerimizin, resmi program dışında da sizin yüzünüzü kara çıkaran davranışlarıyla sıkça karşılaşmışsınızdır...
Türk Devleti'nin asırlardan beri gelen, yerleşmiş bir terbiyesi vardır. Bu devlet terbiyesini izlemek bazı alanlarda çok zordur; insana birtakım özverileri gerektirir. Fakat devleti temsil etmek, devlet adına konuşmak, hareket etmek durumunda olan kişilerin devlet terbiyesine mutlaka uygun hareket etmeleri beklenir. Belki çalışma hayatında bunu yaparlar. Bazen biz zorlarız yaparlar, bazen kendi arzularıyla. Fakat resmi programın biraz dışına taşıp da özel yaşantı çerçevesine girildiğinde, mesela eğlencede ve alışverişte, işler biraz şaşar.
Ve siz yine çok üzülürsünüz...
Türkiye'nin falan bakanıyım...
İsim vermeksizin misal vereyim. Çok tanınmış, her gün gazetelerde ismi geçen bir sayın bakanımız gelmiş. Yanında ben yokum. Fakat şoförler ve korumalar sonradan bana intikal ettiriyor. Bazı alışverişler yapmış. Mesela elbiseler almış. Bu elbiselerin kılıfa konmasını istemiş. Buraya kadar normal. Adam çıkarmış naylon kılıfları, işte üstünde markasını yazıyor, dükkanını falan filan. Bakanımız "Hayır" demiş, "ben bunu istemiyorum. Bez özel kılıf istiyorum." Adam demiş "Hay hay yaparız. Ancak onun bir fiyatı var, onbeş dolar. Benim yetkim yok bunu bedava vermeye." Bakanımız "Yok" demiş, "ben Türkiye'nin falanca bakanıyım. Sen bana bunu yapmak mecburiyetindesin." Adam şaşırmış, bakandan falan anladığı yok. Adam satışını yapacak, parasını alacak, gönderecek. "Beni ilgilendirmiyor. Zaten benim yetkim de yok" demiş. Vardı yoktu falan bir tartışma, bir kıyamet. Sayın bakanımız merdivenlere oturmuş; "Ben de buradan bir adım gitmiyorum" demiş. Şimdi bana anlatılan bu olay, bana çok ürpertilerle karışık soğuk terler döktürmüştür.
Teşekkür ederim.
İçte ve dışta iyizemin hazırlanmalı
Türkiye, Suriye'ye karşı "haklı olmakla" yetinebilir mi?
Diplomasiden anlamayan bir ülkeye diplomasinin dışında birtakım tepkiler gösterilmesi kuşkusuz kaçınılmazdır. Ancak tepkiyi bu aşamaya getirmezden önce içte ve dışta zeminin çok iyi hazırlanması, yani bu işin lobi ve PR'nin her kademede çok iyi yapılması gerekir. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konuda gayet aktif bir davranış içinde oldukları, çeşitli uluslararası temaslardaki ifadelerinden bilinmektedir. Ancak en üst düzeyde yapılan girişimlerin, daha alt düzeylerde de yapılması, yani BM jargonuyla söylersek ilgili organların alacağı kararların kulislerde pişirilmesi gerekir. Zira en haklı davaların dahi, yeterli hazırlık yapılmadan genel kurulda görüşülmesi halinde, her kafadan bir ses çıkması dolayısı ile, yozlaştırılıp öldürüldüğü sık rastlanan bir keyfiyettir.
Ne yapılabilirdi?
Bir kriz halinde Amerikan Başkanı'nın beyanları ile yetinilmeyip Amerikan Dışişleri, Milli Savunma Bakanlığı ile Milli Güvenlik Konseyi ve benzeri kuruluşlar yetkilileri, ilgili ülkelere art arda ziyaretlerde bulunarak Amerikan politikasını benimsetme çalışmaları yapmaktadırlar. Bu nedenle, kanaatimce başta BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi olmak üzere, Suriye'yi Arap dayanışması uğruna destekleyecek olan Arap ve Müslüman ülkeler nezdinde tezimizi anlatmak ve benimsetmek gerekirdi. Zira endişem çok haklı olduğumuz bir konuda Türkiye düşmanlığını adeta yaşamlarının bir parçası haline getirmiş kişi, kurum ve ülkelerin bizi bir kez daha suçlu iskemlesine oturtma çalışmalarının semere vermesidir. Bütün bunlara, iç mutfağımızdaki eşgüdüm ve zamanlama hatalarına rağmen, ülkemiz girişilecek diplomasi ötesi bir harekatın tüm yükünü kaldırabilecek imkan ve kabiliyete sahiptir. Ancak barışçı yolların son dakikaya kadar denenmesinde de zaruret vardır.