[Nebahat Akkoç] - Kadınlar şiddeti kadın olmanın gereği zannederek yaşıyor
Nuriye Akman
20 Kasım 2005, Pazar
Bu haftaki konum şiddet; sadece bedenleri değil ruhları da inciten evrensel bir problem.
Hepimiz fiziksel, duygusal ya da politik şiddetin doğrudan olmasa bile dolaylı olarak mağduruyuz. Bazen "tokadı" bizzat yiyen, bazen de "tokadı atanı" haklı gösterecek mazeretler üreteniz. En tehlikelisi de zaten şiddeti içselleştirmemiz, yaralanan başkasıymış gibi görünürken kendi yaralarımızın farkına varmayışımız. Bugün Diyarbakır Kadın Merkezi (KA-MER)'nin kurucusu Nebahat Akkoç'la yarın da Hollanda'nın ulusal araştırma merkezlerinden Transact'ta danışman olarak çalışan Sezai Aydoğan'la yaptığım görüşmeleri sizlerle paylaşacağım. Bu kişiler, geçtiğimiz hafta Hürriyet Gazetesi'nin düzenlediği Aile İçi Şiddete Son Konferansı'nın katılımcılarındandı. 25 Kasım'ın Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma Günü olduğunu hatırlayarak, konuyu insan yanınıza emanet etmek istedim. Şiddet yaşayan, kurtulmaya karar veren, çevrelerinde katledilecek biri olduğunu bilenler, ne yapmaları gerektiği konusunda KA-MER'e ve Nebahat Akkoç'a 0 412 228 10 53- 224 23 19-229 04 07, 0533 545 76 55 No'lu telefonlardan veya nebahatakkoc@superonline.com adresinden ulaşabilirler.
Kadına yönelik şiddetle ilgilenmeye ne zaman başladınız?
İlkokul öğretmeyim. 93'te emekli oldum. 91-92 yıllarında Diyarbakır'da Eğit-Sen'in şube başkanıydım. O dönemde bölgede yoğun bir şiddet yaşanıyor, özellikle öğretmenler öldürülüyordu. 93'te öğretmen olan kocam da öldürüldü. Ben 17 yaşında öğretmen okulundan mezun olmuş, 19'unda çocuğu olmuş bir kadınken birdenbire yalnız bir kadın oldum. Şiddetin kadınlık kısmını sorgulama dönemim bununla başlıyor. Babam bizi okutmak için çaba harcadı ama, birçok kız arkadaşımın okula gidemediğini hatırladım. 80 döneminde kocam tutuklanmıştı. Cezaevine gidiyordum görüşmeci olarak. Oradaki kadınları hatırladım. Bir kısmı içerideki adamın ikinci karısıydı. Resmi nikahı yoktu. Ondan çok cefa çekmişti; ama onun için kapılarda sürünüyordu.
Kadın olmak nasıl bir şey diye düşündünüz...
Evet. Çünkü erkekler ya öldürüldüler ya dağa gittiler, ya askerdeler, ya tutuklular. Kocam öldürüldükten sonra eskiden çok rahat girdiğim ortamlara giremez ya da çağrılmaz oldum. Evime her zaman gelenler gelmez oldular. 94'te gözaltına alındım ve orada da kadın yanımı incitmeye başladılar. Çünkü öğretmenlerin öldürülmesi ile ilgili her gün sendika başkanı olarak açıklama yapıyordum ve bir sürü soruşturma geçirdim. Üstüne bir de kocam öldürüldüğü için hepsiyle ilgili AİHM'ye davalar açtım. Yaklaşık 8 yıl süren uzun bir hukuk mücadelesininin sonunda davaları kazandım. Evimin bir odasını büro haline getirdim. Dünyada ve Türkiye'de kadına yönelik şiddet ile ilgili neler yapılıyor diye araştırmaya başladım.
Herhalde şiddetin çok sıradan bir şeymiş gibi yaşandığını hemen fark ettiniz.
Ve her kadının kontrolüyle ilgili bir şiddet çıtasının olduğunu. Bir apartmanın 20 dairesi varsa, hepsinin arkasında ayrı kadın profillerine rastlamak mümkündür. Sizinle doğru düzgün konuşmayacak olan sesini bile duyurmak istemeyen bir kadın da vardır. Çünkü o evdeki denetim çıtası daha düşüktür. Sesini bile duyurması yasaksa eğitim hakkından da yararlanamıyordur, dışarı da çıkamıyordur. 19 ilde 590 kadınla görüştük. Kadınlar şiddeti kadın olmanın gereği zannederek yaşıyorlar. "Kadınız, döverler de severler de. Bir tokat, bir tekme şiddet değil." diyorlar. Sadece yakın komşularına gidebilen kadınlar biliyoruz. Kendi hapsedilmişliğini, kendi kararları çerçevesinde yaşamayışını şiddet olarak tarif etmiyor.
Sizi evlerine kabul etmeleri kolay oldu mu?
En başta çok zordu. Her şey siyah-beyazdı. Yerel siyasi güçler "Bunlar kesin ajan falandır. Birisi bu Kürt hareketini böldürmek için kurdurdu. Biz kültürel haklarımızı almaya çabalarken nereden çıktı bunlar?" derken, resmiler "Bunlar hangi örgütün uzantısı?" diye baktı. Bağımsızlığımıza inandırmak birkaç yılımızı aldı. Bir yer tuttuk. Bir masamız, bir telefonumuz oldu. Ev ev gezip kendimizi tanıttık. Mor Çatı ile birlikte çalışıp, onların şiddetle ilgili çalışma tekniklerini öğrendik. Kadınlara diyoruz ki: "Siz insansınız. Kimsenin size herhangi bir sebeple şiddet uygulamaya hakkı yok. Şiddetten kurtulmanız mümkündür. Kendiniz için bir şey yapabilirsiniz. Bunu ancak siz yapabilirsiniz. Başkası sizin için bir şey yapamaz."Sonunda 97'de KA-MER'i kurduk. O bölgedeki bütün dilleri Kırmançi, Arapça, Zazaca, Türkçe, Kürtçe konuşan kadınları dikkate alarak hazırlandık.
Siz başvuran kadınlara hangi hizmetleri verebiliyorsunuz?
Kadınlara psikolojik, hukuksal ve iş danışmanlığı sağlayabiliyoruz. Bir sürü iş çevresi kadın işçiye ihtiyaçları varsa bize bildirmeye başladılar. İş arayan kadınlarla onları buluşturduk. Bugün bir derneğimiz, üç şirketimiz, bir de vakfımız var. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin hemen hemen bütün illerinden buna benzer çalışmalar yapmak isteyen kadınlar başvurdular. Şu anda 13 ilde Kamer var. Önümüzdeki yıla kadar 23 ilde birer kadın merkezi açılmış olacak. Acil yardım hattımız var. Ama kadınlar telefonu randevu almak için kullanıyor. Yüz yüze görüşüyoruz. Kendimize ait bir sığınma evimiz yok. Tek olanağımız Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağlı Türkiye'deki konuk evleri. Bu yıl Diyarbakır'da bir tane açıldı.
Yerel ve merkezî idareyle işbirliği yapıyor musunuz?
Emniyet'le, valilikle, SHÇEK il müdürlüğüyle, jandarmayla, müftülükle sıkı bir işbirliğimiz var. Hep birlikte yüzlerce yıl önce konmuş birtakım normları değiştirmeye çalışıyoruz. Bu değişimin başladığını görmek bizi mutlu ediyor. Mesela 12 kadın namus adına katledilecekken, aile içinden bir erkek, "Bu kadınlara destek olun, aile meclisi toplanmaya başladı, öldürecekler." diye alıp getiriyor. Biz asla kurtarıcı rolüne girmiyoruz. Biz kendimizi ilan ediyoruz. O kadın bütün zorluklara rağmen gelip bizi buluyor. Aldıkları desteklerden sonra öldürülmek üzereyken gelen bir kadının hayatta kalmayı becerdiğini, çalışmaya başladığını, hatta kendi işini kurduğunu görmek çok keyif verici oluyor. Bu, artık şiddet yaşamayacakları anlamına gelmiyor. Ama evde sessizce durup, önüne konmuş çıtaya razı olmuş bir kadın profilinden çıkmış oluyorlar.
Namus kavramının içine neler giriyor?
Akla hemen bekaret, zina, hamilelik geliyor; ama şiddet uygulanan kadınlara baktığımızda namustan kasıt kadının bedeni ve yaşam alanı. "Efendim, ailemize yakışmayacak şekilde giyindi. O kadar rahattı ki ileride ne yapacağını kim bilebilirdi. O kadındı; ama aile büyüklerini dinlemedi. Hakkında dedikodu çıkmasına sebep olacak davranışlarda bulundu. Tecavüz edildi." gibi gerekçeler sıralanıyor.
Yasalar da düzeltildi; ama toplum nezdinde hâlâ tecavüze uğrayan cezalandırılıyor.
Çünkü tecavüz edilmiş bir kadın ailenin lekesidir. Onun zaten mağdur olmuş olduğunu düşünmezler. O ailenin yüz karasıdır. Ailenin namusu kirlenmiştir. Bunu temizledikten sonra itibar kazanılıyor. Biz hem öldürüleceğini tahmin ettiğimiz kadınlara ulaşıp onların hayatta kalmasını sağlamak hem de bir toplumsal duyarlılık yaratmak istiyoruz. Yani o kadar baskı görüyor ki; bir aile, öldürmediği zaman. Kim bu baskıyı yapan? Asıl o toplum dediğimiz şeyi irdelemek lazım.
Toplum bizlerden oluşmasına rağmen gizemli bir güç gibi görmeye alıştırılmışız.
Biz farkında olmasak da o kadını yargılıyoruz ve aile onu öldürmeye mecbur kalıyor. Yüzyıllardır süregelen bu bilinç, her birimizin davranışını, dilini öyle bir etkilemiş ki. Her cinayette hepimizin biraz rolü var. En azından niye duyarsız kaldığımızı sorgulamamız lazım. 8 yıldır şiddetle, 3 yıldır namus cinayetleriyle ilgili çalışıyorum. Ondan önceki döneme bakarsak, onlarca isim sayabilirim öldürülmüş. Öyle alıştırıldık ki biz, oraya bakma, o aile içi meseledir, orası bizi ilgilendirmez, kadının ölmesi, gördüğü şiddet özel alandır demeye. Artık ezberlerimizi bozmamız gerekir. Hiç kimsenin hiç kimseye hiçbir sebeple şiddet uygulama hakkı yok. Ve her şiddet tanıklığınızda karşı çıkmak için bir şey söylemeniz lazım. Köylerde, ilçelerde ne yaşanıyor oraya bakmak lazım. Her kadının evinden çıktığı ya da telefonu kaldırdığı zaman destek alabileceği bir yer olması lazım. Her kadının o yaşadığı girdaptan kurtulması için bir fırsatı olmalı.
Şiddet gören kadınların eğitim durumları nedir?
Cinsiyetçilik evrensel bir problem ve bunun sonucu olarak şiddeti dünyanın her yerindeki çeşitli düzeyde kadınlar yaşayabiliyorlar. Ancak çeşitli yan sebeplere bağlı olarak şiddetin sayısı ve türü değişebiliyor. Genellikle fiziksel şiddeti yoğun şekilde yaşayanlar okur-yazar olmayan kadınlar. Şiddetin nicelik ve nitelik olarak bölgede fazla yaşanması yoksulluk, göç, işsizlik gibi sebeplerin yanı sıra dil meselesinden de kaynaklanıyor. Başvuran kadınların yüzde 38'i hiç Türkçe bilmiyor. Uzun yıllar boyunca zaten okullar yakıldı, yıkıldı, kapatıldı. Ailelere bahane lazımdı, kız çocuklarını okula göndermek istemiyorlardı. Hem gelenekler hem de kadınlar üzerinden sürdürülen kültürel muhafazakarlık söz konusu. Bakın Diyarbakır belediye başkanının yerel bir gazetede açıklaması var. Diyor ki: "artık bu Kürtçeyi unutmama meselesini kadınların yükü olmaktan çıkarmamız lazım."
E tabii Kürtlük mücadelesi yürütüyor ya. Bunun için oradaki kültürü, dili muhafaza etmesi lazım!
Evet böyle düşünülüyor. Özellikle kızları okula göndermiyorlar. Niye? "Asimile olursunuz, okula gitmeyin." zihniyeti var. Bütün etnik mücadelelerin yürütüldüğü ülkelerde böyledir. Mücadele, kültürel muhafazakârlık kadınlar üzerinden yapılır. Erkekler dışarıya entegre olurlar. Ama kadınlar evin içinde yaşarlar. Kadınlar şimdi okuma yazma öğrenmek için acayip çaba harcıyorlar. Eskisi gibi değil.
Bir de nüfusa kaydedilmeyenler var.
Bize başvuran 85 kadından 13'ünün hiç doğum kaydı yapılmamış, nüfus cüzdanları olmamış. Dolayısıyla resmî nikâhları da yok. 85'te 13 büyük bir rakam. Bölgemizde kadınlar nüfusa kaydedilmiyorlar. Doğum belgeleri yok ki; öldükleri kimsenin umurunda olsun. Tam öldürülmek üzereyken bir şekilde bize geliyorlar. Peki biz onu nereye göndereceğiz? Öyle bir vatandaş yok ki. İşte orada bizim valiliğimizin, nüfus müdürlüğünün işbirliğiyle o kadınların doğum kaydını yaparak, nüfus cüzdanlarını çıkararak başlıyoruz işe.
Nüfus sayımlarında memurların önüne de mi çıkartmıyorlar kadınları?
Çıkartmıyorlardır. Kadın sonuçta. Emanet gibi bir şey. Bugün bizde, yarın başkasının olacak.
Skandal bu. Türkiye kadınlarının sayısını bilmiyor.
Bence de skandal. Yıllardır söylüyorum bunu. Bir kere her kadının nüfusa kaydının yapılması ve okuryazar olmalarını sağlayacak programlar başlatmak lazım. AÇEV, Halk Eğitimler ve MEB eliyle çok şey yapılıyor. Ama hâlâ öyle köyler var ki, tek bir kadın bile okuma-yazma bilmiyor. Okuma-yazma öğretecek insanlar eliyle doğum kaydının yapılıp yapılmadığını, nüfus cüzdanının olup olmadığını, küçük yaşta evlendirilip evlendirilmeyeceğini bilmek mümkün.
Namus cinayetlerinin bir anlık cinnetin sonunda işlenmediği düşünülürse bu çok önemli.
Bu üç beş aylık bir süreç. Bütün köy ya da mahalle halkı o kadının cezalandırılacağını biliyor. O süreçte aile meclisi toplanıyor. Kadının nasıl ve kim tarafından öldürüleceği konuşuluyor. Biz o süre içinde müdahale ediyoruz. Bazen kendileri geliyor. Bazen de kapıdan dışarı çıkmayı becerip, bunu en yakın kişiye bildiriyorlar, ki bunlar bizde okula giden üniversite öğrencileri falan oluyor. Diyarbakır ve Mardin'de acil müdahale ekipleri kuruldu. Biz başlattık; ama artık namus cinayetleri projesi kentin projesi haline geldi. Bu ekibin içinde müftüler de var, valilik, baro, sağlık müdürlüğü de var. Diyelim ki; gece yarısı böyle bir vaka ile ilgili ihbar aldık. Birbirimizle telefonlaşarak gerekeni yapıyoruz.
Kadınların kendi çocuklarına uyguladığı şiddet konusunda bir çalışmanız var mı?
Bizim bir paket programımız var. 14 hafta sürüyor. Kadın olmakla, şiddetle ilgili her şeyi konuşuyoruz. Şiddeti yaşamanın ya da şiddete tanık olmanın bir insana neler yaptığını anlatıyoruz. Bu çok etkili oluyor. Ve görüyoruz ki; daha çalışmanın orta yerinde kadınlar çocuklarına uyguladıkları şiddeti hemen kesiyorlar ve sonra kendi yaşadıkları şiddetten kurtulmaya çalışıyorlar.