[Şener Üşümezsoy - 2] - Deprem tellalları rant peşinde
Nuriye Akman
06 Kasım 2006, Pazartesi
Yabancılara emlak satılırken fiyatlar yükselsin diye susuldu. Emlak fiyatları 600 bin dolar olunca Bağdat Caddesi'nde, binalar yıkılıp insanlar ölecek dediler. İnsanları büyük evlerden küçük sağlam evlere razı olmaya yönlendirdiler. Bu arsa teminiydi.
'Adalar batacak' denince Adalar'da ve kıyılarda fiyatlar düştü. Bağdat Caddesi Bağdat Caddesi olmaktan çıktı. Dükkanlar, evler boşalmıştı; ama ormanın kuzeyindeki Beykoz'da ve devamı olan Kurtköy'e doğru bir şehir gelişimi oldu. Sonradan bakıyorsunuz tsunami olacak diyen papyonlu arkadaşımızın orada şirketi olduğu ortaya çıktı.
Dün en son tarihsel depremleri inceleyen Ambresey'in bulgularını konuşuyorduk. Kendisi Amerikalı mıydı?
Rus'tu, Amerika'ya yerleşti. Dediği şu: 1529 yılında Fatih Camii'nin en üst minaresinin yıkık olduğu bir resim var British Museum'da. Bunu getiriyor bizim arkadaşlar, bak depremin kaydı diye. Ambresey diyor ki: Türkler 1453'te İstanbul'u aldı. Hemen koskoca Fatih Camii'ni yaptılar. 1509 depreminde bu yıkıldıktan sonra 1529'a kadar 20 senede bu minareyi tamir edemezler miydi? Bu gerçekte deprem yıkılması değil, bir restorasyondu.' Ambresey tsunamileri de inceledi ve tsunamiyi ileri süren tezlerin depremden üç yüz yıl sonra ortaya çıktığının altını çizdi.
Bunun anlamı ne?
Bunun anlamı, Haliç'teki tsunami konusunun birincil gözlemlerden çıkan bir olgu olmadığı, 300 yıl sonraki yazarların yakıştırması olduğudur. Bu surların yıkılması meselesine gelince; dedi ki: Tamir edilmiş surlar zaten, İstanbul alınırken yıkılmış toplarla. Bu laftan sonra 1509 depremi unutuldu. Daha önce 1509 depremi için büyük kıyamet diyorlardı. Hatta ilginç, 1509 için 'büyük kıyamet, İtalya'dan, Mısır'dan duyulmuş' diyorlar, aslında İtalya dedi, duyulan yer. Turcia'da duyulmuş. Türkiye ile karıştırmışlar' dedi. Sonra Kandita, Girit'te dedi deprem olmuş. Onu, dedi Mısır'dan duyuyorlar. O İstanbul'daki deprem diyorlar, dedi. Ambresey'den sonra 1509 büyük kıyametini ileri süren grup bundan vazgeçerek 110 km'lik fayın kırılmasıyla oluşan küçük kıyamet 1766 depremini dillerine doladılar.
Geçmişteki depremler bu kadar yıkıcı olmadıysa bu, bugün de olmayacak anlamına mı gelir?
1999'dan beri Kuzey Anadolu fayı üzerinde risk yok, korkmayın, Adalar fayına gitmiyor, 17 Ağustos depremi İstanbul Adalar fayına stres yüklemiyor diyorum ya, bunun bilimsel kayıtlarını anlatıyorum, iğne ile kuyu kazarak.
Bütün bu bilgi kirliliğini yaratan insanlar bir tarafta, siz öte tarafta mısınız yani?
Ben inter disipline bir grubun sözcüsüyüm. Sismik çalışmaları Berkan Ecevitoğlu ve Hüseyin Tur ile, sismolojik çalışmaları Doğan Kalafat ve Ali Pınar'la, teorik sismolojiyi Ülben Ezen'le yaptığım işleri topluma sunuyorum. Baştan beri söylediğim şey aynı: Marmara'da deprem yaratacak stres İmralı önünde birikti, oradan Mudanya'ya, Biga'ya doğru dönerek gidiyor. Yalova-Çınarcık-İmralı fayında kırılma olursa bunların İstanbul'a etkisi 17 Ağustos'tan fazla olmaz. Armutlu, Mudanya, Gemlik, Çınarcık etkilenir. Tartışma buradan çıktı, 'Adalar fayı kırılacak' diyenler 'biz bilimseliz, onlar bilimsel değil' diye kof bir böbürlenmeye girdiler. Eğer onlar bilimsel olsaydı burada size söylediğim gibi fayın Mudanya ve Bandırma'da kırılacağını, altını çize çize vurguladığımız bu gerçeği onlar bilirdi. Veya tersi 5,2'lik son depremlerin Adalar fayında olması gerekirdi. Oysa 5,2'lik depremler Mudanya ve Bandırma-Gönen fayında oldu. Demek ki hem bilimsel yetersizlik var, hem de rant sağlıyorlar Kuzey Marmara'da.
Bütün bu korku tellallıkları, bilerek ya da bilmeyerek yapılan yanlış yönlendirmeler son yedi yılda şehri nasıl değiştirdi?
Bir grup, 'kıyılar tsunamilerle batacak' diyordu. Sonra bir bakıyoruz ki ikinci köprünün kuzeyinde orman ve su alanları için 2000 yılında 17 Ağustos'un yıldönümünde gazetelerde 'bize 8 milyar dolar verin, İstanbul'u boşaltalım, ikinci Boğaz köprüsünün kuzeyinde 1 milyon kişi için yeni bir şehir kuralım', diye haberler çıktı.
İstanbul'da tehcir hazırlığı yaptılar yani...
Bu, Teknik Üniversite'deki arkadaşların ortak projesiydi. Cumhuriyet ve Milliyet köşe yazarları tarafından bu öneri dillendirildi. Bu söylem içinde iki nokta var. Bir, orman ve su alanında yapılan yapılanmalar var. Bir de B2 yasasıyla bu orman alanında yapılan yapılanmalar alıp gittikten sonra buraya tapu verelim diye yasa çıkma noktası var. 'Adalar batacak' denince Adalar'da ve kıyılarda fiyatlar düştü. Bağdat Caddesi Bağdat Caddesi olmaktan çıktı. Dükkanlar, evler boşalmıştı; ama ormanın kuzeyindeki Beykoz'da ve devamı olan Kurtköy'e doğru bir şehir gelişimi oldu. Ve bu şehir gelişimini siz normal koşullarda bu kadar büyük paralara satamazken, kıyılar yıkılacak diye rant topluyordunuz. Sonradan bakıyorsunuz bu en çok tsunami diyen papyonlu arkadaşımızın orada şirketi olduğu ortaya çıktı.
Celal Şengör...
Evet. O dönemde herkes satıyordu evlerini. Bana kim sorsa satayım mı diye, satma dedim. Alayım mı diyenlere al diyordum. Bağdat Caddesi'nde 100 bin dolar olan yerler 600 bin dolar oldu. Dört yıl önceden bahsediyorum, bir yasa çıktı. Yabancıların emlak alabilmelerinin önü açıldı. Ve bu nedenle deprem lafı dört yıl hiç konuşulmadı. Aydın'da, Kuşadası'nda, İzmir'de konferans verdim. Bütün basın da geldi; ama hiçbir yerde yayımlanmadı. Ege kıyılarında yabancılara emlak satmanın planlandığı bir dönemde medyada deprem riskinden bahsetselerdi, bu satış projeleri realize edilemezdi. Bu anlamda İstanbul'da da bir tutulma vardı.
Yani korkutup boşalttılar, susup kapattılar.
Emlak fiyatları yükselsin diye deprem konusunda susuldu yabancılara emlak satarken. Daha sonra, emlak fiyatları 600 bin dolar olunca Bağdat Caddesi'nde, binalar yıkılacak, insanlar ölecek söylemine başladılar. İnsanları 200 metrekarelik yıkılacak dairede oturacağına 50 metrekarelik sağlam evlere razı olmaya yönlendirdiler. Bu bir arsa teminiydi. Kartal, Zeytinburnu, Çekmece gibi kıyıların yıkılacağı söyleminden sonra buraları yıkalım, istimlake karşı çıkmayın, bittikten sonra biz size belli yerlerde yerler verelim. Gidin orada oturun dendi. Eğer 11 şiddetinde deprem olacak deyip de oraları yıkıyorsanız oraya yeniden yerleşim yeri kuramazsınız. Ama orayı bırakın, biz oraya yeniden yerleşim yerleri kuralım dediğiniz zaman altın kıymetinde olan arsaları pazarlamış oluyorsunuz. Yıktığınızın yerine yine bina kuruyorsanız Bahçeşehir örneğinde olduğu gibi, o zaman belli ki o emlak planına direnmeyi engellemek için bir proje oluşturma çabanız var sizin.
Yani bilim adamları ve medya rant paylaşımında kullanıldı mı?
Şöyle kullanıldı. Mesela birinin bir proje teklifi var. O proje teklifi kabul edilmediği zaman çıkıp da yönetimlerin deprem tehlikesine karşı hiçbir şey yapmadığını, halkın canıyla ilgilenmediğini söylerseniz, yönetimlerin kendisiyle diyalog kurulmasını talep eden bu söyleme medya aracılık yapar. Medya rant için değil, reyting alabilmek için bunu yapar. Benim 2000 yılından beri değişmeyen söylemim medyada cazip olmaz. Çünkü köpeğin insanı ısırmasıdır. Ama siz kalkıp da 'depremin ayak sesleri geliyor, eli kulağında' derseniz, insanlar kulağını medyaya çevirdiği için medya ister istemez onun gerçek olmadığını bildiği halde dikkate alır, çünkü reyting kaygısı var.
Medya patronlarının inşaat şirketleri yok mu sanki?
Var tabii. Birçok medya kuruluşunun inşaat yaptığı veya inşaat şirketi ile iç içe olduğu da bir gerçek. Şimdi ise yeniden yapılanma olgusu olduğu noktada özellikle arsa temininin zorlaştığı bir yerde Bandırma, Mudanya, Gemlik'te deprem olacağını söyleyen bir söylem medya için cazip olmamaktadır. Gemlik ve Mudanya'daki tehlike inşaat sektörü için cazip değil. O zaman iyi yerlerde yeniden yapılanma için o deprem riski Demokles'in kılıcı gibi insanların başının üstünde duruyor.
Yeniden yapılanma olmamalı mı yani?
Bana göre de mutlaka yeniden yapılanmalı. Fakat bu yapılanma anlamında kişilere kredi verirseniz, evleri yıkar ve onlara burayı yaparsanız, size öderler. Veya alınan kredileri müteahhitlere alır, iki katı bunlara ise iki katı da müteahhitlere verilebilir. Ama o bölge topluca tıraşlanıp, o bölgeyi topluca oradan ayırıp arsaya yeni yabancılara satmak üzere şehir kurduğunuz zaman insanın içine kuşku düşer. Yani kıyılar tsunamilerle yıkılacak diyorsunuz, kıyılarda 11 şiddetinde deprem olacağını söylüyorsunuz, arkasından da oraya Dubai'den mimarlar getirip kıyı düzenlemesi yapıyorsunuz.
Evlerin tahkimatı yani sağlamlaştırılması konusuna gelelim. Burada da apayrı bir rant pazarı var mı?
Ben o rant pazarının boyutunu bilmiyorum. Ama akademik olarak söylediğim nokta şu: İnşaatı taşıyan yükleri kuvvetlendiremezseniz o zaman bu kuvvetlendirme gerçekçi olamaz. Yani, binanın tümü ve onlar üzerindeki belli taşıyıcı güç, taşıyıcı kolonlar ve onları yükleyen yüklerle bir bütünlük oluşturuyor. Siz bu kolonun üzerinde bütün yükü verebilirseniz onarılmış olur. Bu da bütün duvarı beton perdeleme ile mümkün. İstanbul Üniversitesi'nde Avcılar kampüsü böyle yapılmıştır. Ama o binanın katına destek ayaklar koymalar yükü taşımadığı için destekleme anlamlı bir şey değil. Paranız boşa gider.
Bunu yapanlar bunun işe yaramadığını bilerek mi yapıyorlar?
Biliyorlar tabii; ama kapitalist bir dünyada yaşadığımız için herkes para kazanma derdinde. Diyelim ki bir bölgede bir buçuk güvenlik katsayısı var. Bunun anlamı şu: Bir ton 15 tonluk yük taşıyabiliyor. 15 ton, altı ya da yedi katlık bina taşır. Ama siz oraya ille 15 katlık izin alındığı için bölgeden veya belediyeden o zaman sizden oraya 3'lük zemin güvenlik katsayısı istiyorlar ki zeminin 1 metrekaresinin taşıdığı yük otuz ton olsun, on beş kat çıksınlar. Eğer siz o raporu veremezseniz sizden değil, bir başkasından almak istiyorlar. Ben hiç böyle bir iş yapmadım o yüzden de. Ama bunu da bu bürolarda yaptırıyorlar. Tekrar söyleyeyim. Yükleri taşıyabilecek bir biçimde sistem kurabilmek mümkün gözükmüyor. Yıkıp yapmak daha doğru gözüküyor.
Deprem riskini taşıyamayacak binalar yıkılıp yeniden yapılmalı!
Bütün riskli evler yıkılıp yeniden yapılamayacağına ve sadece takma bacak kullanmanın ayakta kalmaya faydası olmadığına göre ne yapılacak?
Eğer siz çok net bir şekilde kırılacak fayın uzunluğunu, derinliğini ve kırılma büyüklüğünü ortaya koyarsanız, ondan sonra oradan çıkacak enerjinin sizin binanıza gelecek mesafede nasıl bir yol izlediğini çıkarırsanız sizin binanıza vuruş ve binanızın yıkılma veya ayakta durmayı ortaya çıkarabilirsiniz. Somut olarak baktığımızda bütün bir bölgeyi tıraşlamak yerine gerçekten bu riski taşıyamayacak binaların ayıklamasını yapmak... Bir örnek vereyim, Pera yani Beyoğlu Cenevizlilerden beri var olan bir şehir. Ve Tarlabaşı'nda şu anda ayakta zor durup da içinde herkesin yatıp kaldığı binalar var. Ayakta zor duruyor. Malzemesi çürümüş binalar. Eğer her yüz elli yılda bir bu tipte bir deprem orayı etkileseydi doğal seleksiyonda zaten o binalar yok olurdu. Gerçekten kötü yapılmış binaların yıkılıp yerlerine yenilerinin yapılanması güzel bir proje. Ama bu projeyi bir bölgeyi bütünüyle tıraşlamak anlamında alamazsınız. Çünkü o ekonomik olarak mümkün değil. Her şeyi yıkamazsınız.
Ulusal Deprem Konseyi'miz ne yapıyor?
Tüm bu yanlış açıklamalar zaten Ulusal Deprem Konseyi'nin inisiyatifinde yapılmış açıklamalardır.
Siz niye yoksunuz mesela o konseyde?
Daraltılmış TÜBİTAK grubunun inisiyatifiyle olan bir olay. Ecevit hükümeti zamanında böyle bir konsey önererek, burada ortak bir bilgi oluşturulsun denmiştir. Fakat TÜBİTAK'taki eski grup, bu bilgiyi elinde tutmak için kendi grubu dışındaki kişileri dışlayarak böyle bir yapılanma oluşturdular. Kişisel projelerinizin kabulünde Deprem Konseyi üyesi olmanızın getirdiği, belirli yerlere yakınlıklarla o projeleri geçirme gibi olanaklar söz konusu tabii.
Siz eğer orada olsaydınız yapılan hataları düzeltebilir miydiniz?
En azından hatalı söylemlere izin vermezdik.