Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Cemal Uşşak - 2] - Diyalogda herkes kazanır

Nuriye Akman

04 Aralık 2006, Pazartesi

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın başkan yardımcılığının yanı sıra Kül-türlerarası Diyalog Platformu Genel Sekreterliği'ni yapan Cemal Uşşak, röportajın bugünkü bölümünde dinler arası diyalog sürecini anlatıyor.

Ortodoks dünya için İstanbul'daki Patrikhane çok önemli. Türkiye neden böyle bir imkanı kullanmıyor? Hiç mi emperyal vizyonu olmaz bu devletin?

Türkiye'de başkaca birçok unsur sadece siyasi argüman olarak kullanılır, onun gerçekliği, doğruluğu, eğriliği önemli değildir. Ekümeniklik meselesi de, dinlerarası diyaloğa tavır almak meselesi de sadece bir argüman olarak kullanılıyor. Birileri 'Türkiye'de misyonerler cirit atıyor' diye haberler çıkartıyor. Elli sene önce ne kadar misyonerlik faaliyeti yapılıyorsa bugün belki biraz fazla yapılıyordur. Ama abartılı rakamlar havada uçuşuyor. Halka şunu demeye çalışıyor toplum mühendisleri: Ey millet, sen AB'yi istiyorsun ya; ama henüz AB'ye girmediğimiz halde misyonerler senin vatandaşını Hıristiyanlaştırıyor. Ya girersek..? Bizi nasıl ham yaparlar?' Bunun olamayacağını biliyorlar; ama bir argümana ihtiyaçları var.

Misyonerlik haberleri abartılı

'Birileri 'Türkiye'de misyonerler cirit atıyor' diye haberler çıkartıyor. Elli sene önce ne kadar misyonerlik faaliyeti yapılıyorsa bugün belki biraz fazla yapılıyordur. Ama abartılı rakamlar havada uçuşuyor.

Papa sadece dua etti

'Papa, Müslümanların kıblesine yönelerek dua etti' şeklinde fevkalade bir olaymış gibi verildi; ama bu farklı inanç mensuplarının tekrarladıkları bir "silence prayer" yani sükûnet duasından başka bir şey değildir.

Diyalogda herkes bir şey alır

Siyasi diyalog futbol maçları gibidir. Kazanan ve kaybeden olabilir. Fakat kültürler arası diyalogda ise herkes mutlak surette kazanır. Hiç kimse diyaloğa başladığı anki durumda kalmaz. Karşı taraftan bir şey alır.

Dinlerarası diyalog sürecinde Hıristiyanlar yoluyla keşfettiğiniz bir şey oldu mu?

Yıllar önceydi. Kutsal günlerde karşılıklı tebrikleşmemiz oluyordu. Bir seferinde Fethullah Gülen Hocaefendi bir tebrik mesajı yazmıştı. "Seyyidina İsa, seyyidina havariyyun..." şeklinde bir tabir kullanmıştı. Efendimiz İsa, havari efendilerimiz demek... İslam literatüründe böyle bir tabir var. Ama maalesef yüz sene önce yaşadığımız trajedilerden dolayı bu tabirler unutulmuş. Frenkçesi 'monsenyör', 'efendimiz' anlamındadır. Kur'an'ı Kerim'de havarilerle ilgili neler var diye baktığımda 12 ayet buldum. Bir ara bir mecliste sordum: 'Arkadaşlar, Petros, Yuhanna, Luka, Bartelemeo nedir?' Orada birisi dedi ki, 'Gavurlara ait birtakım isimler.' Bunlar, dedim Hz. İsa'nın sahabeleridir. Havariler bizim için tabir yerindeyse rol modeldirler.

Peygamber şahitleri olarak mı?

Ramazanlarda vitir namazına geçerken yaygın olarak bir dua tekrarlanır. "Yâ Rabbi, bize gönderdiğine iman ettik. Gönderdiğin elçiye tabi olduk. Sen bizi şahitlerden yaz." diye. Nedir şahit? İsa Aleyhisselam imanı tebliğ ediyor. İman ediyorlar havariler. Arkasından diyor ki: "Ben Allah yolunda giderken kim peşimden gelecek?" Diyorlar ki: "Biz geleceğiz". Karşılıklı iman teyidinden sonra havariler ellerini açıp dua ediyorlar: "Yâ Rabbi bize gönderdiğine, İsa'ya ve İncil'e iman ettik. Ona tabi olduk. Sen bizi artık şahit olarak yaz". Netice itibarıyla havari kavramı ayrı bir anlam kazandı benim için. Bu kelime geçtiği zaman benim on sene öncesine göre kalbim daha bir ürperir.

Yaşayan Hıristiyan geleneklerinden öğrendiğiniz bir şey var mı?

İsa Aleyhisselam son akşam yemeğinde mesajını havarilere verdikten sonra bir leğen ve ibrik ister. Tek tek havarilerin ayaklarını yıkar ve kurular. Ondan sonra der ki: "Ben sizin efendiniz olduğum halde sizlerin ayaklarını yıkadım. Bundan sonra siz de birbirinizin ayağını yıkamaya devam edin". Şimdi bu fizikî ayak yıkama olarak olabileceği gibi insanoğlunu tevazua, mahviyete, kardeşliğe çağıran bir semboldür. "Birbirinizin ayağını yıkamaya devam edin" mesajı bir Müslüman olarak çok önemli. Bizim birbirimizin ayağını yıkayıp, kusurlarını örtmemiz lazım.

Papa Sultanahmet'te 'huzur duruşu' yaparak Müslümanların ayağını yıkamış mı oldu yani?

Papa 16. Benedict eğer o talihsiz konuşmasının Müslümanlarda meydana getirmiş olduğu üzüntüyü dikkate alarak, "Çok özür diliyorum. Ben bir iktibas yaptım. Ama benim düşüncem böyle değildir. Yanlış yaptım" demiş olsaydı işte o zaman benim de ayağımı yıkamış olurdu. Bundan önceki Papa bunu yapmıştı. "Haçlıların Müslümanlara ve Doğu Hıristiyanlarına yaptıklarından dolayı fevkalade üzgünüm." demişti. Onun sözlerini Müslüman dünya ve Doğu kiliseleri özür olarak algıladılar. Önceki Papa, "Avrupa'daki Hıristiyanların Yahudilere yaptıklarından dolayı Yahudi iman kardeşlerimizden, iman babalarımız olan Yahudi kardeşlerimizden bizleri bağışlamalarını diliyorum Tanrı'dan." dedi. Bu da bir nevi ayak yıkamadır yani.

Papa'nın yüzünü Mekke'ye çevirmesi sadece bir nezaket gösterisi miydi?

Evet. Kimileri bunu 'Papa Müslümanların kıblesine yönelerek dua etti' şeklinde fevkalade bir olaymış gibi veriyor; ama bu benim katıldığım birçok toplantıda farklı inanç mensuplarının tekrarladıkları bir "silence prayer" yani sükunet duasından başka bir şey değildir. Sessizlik esnasında herkes kendi dinince, dilince içinden kendi duasını okur. Burada farklı olan bunu Benedict'in yapmış olmasıdır. Bu durum Benedict'in malum tavır ve üslubundan bir geri dönüşü ifade eder.

Vatikan'da dinlerarası diyaloğun bir sekretaryası var. Yeni Papa'nın ilk icraatı, başındaki kişiyi görevden almak ve başka bir kardinale bağlamak olmuştu. O kardinal de, "İslam ile diyalog Hıristiyanlığın aleyhine oldu. Diyalogdan İslam kazandı, biz kaybettik." diyordu.

Kardinal Ratzinger de bunu söylüyordu. Bu, diyaloğa karşı olduklarını göstermez. Ben de papa olsam, diyalog aktivitelerini gözden geçiririm, kendi inancım ve değerlerim istikametinde dizayn ederim. Vazgeçmem ama. Çünkü, bakın diyalog şudur: Nuriye Akman kimdir? Cemal Uşşak kimdir? Ben benim, sen sensin. Hatta diyalog şudur: Ben, beni sana bir anlatayım. Sen bundan sonra benim anlattığıma göre bana davran. Sen de seni bana bir anlat. Ben de ona göre sana davranacağım demek.

Şimdi bu birinci algı basamağı.

Siyasi diyalog futbol maçları gibidir. Kazanan ve kaybeden olabilir. Fakat kültürler arası diyalogda herkes mutlak surette kazanır. Hiç kimse diyaloğa başladığı anki durumda kalmaz. Farkında olarak veya olmayarak karşı taraftan bir şeyler alır. İyi niyetli diyaloglarda. Ama siz 'ne pahasına olursa olsun ben asla değişmem' diyorsanız hiç diyaloğa başlamamanız lazım. Diyalog eğer 'öteki'ni dinlemekse siz temel değerlerinizi değiştirmeyebilirsiniz; ama üslubunuzu değiştirirsiniz. Her dönemde ne dediğiniz kadar, nasıl dediğiniz de önemlidir. Ama bu devirde, özellikle Müslümanlar açısından, nasıl dediğiniz ne dediğinizden daha önemli hale geldi. Ben bu diyalog aktivitelerinde Müslüman olarak kendi adıma nasıl diyeceğimi gözden geçirdim ve değiştim. Birçok Müslüman kardeşimin de bu manada değişime açık olması ve bu diyalogdan korkmaması gerektiğini düşünüyorum. Benim için diyalog, Hucurat Suresi'nde geçen, "litearefu" kelimesidir, yani tanışmaktır. Rabb'imiz buyuruyor ki: "Ey insanlar biz sizi bir erkek ve dişiden yarattık. Sonra kavim ve kabilelere ayırdık ki tanışasınız."

Yani benim Müslüman, senin Hıristiyan olarak yaratılman ya da benim Türk, senin Kürt olman sırf biz tanış olalım, kesret içinde vahdeti bulalım diye.

İşte bu çoğulculuk, çok dillilik, çok dinlilik, bir zenginliktir. Çeşitlilik içerisinde güzelliktir. Ben bir Müslüman olarak tüm dünyanın Müslüman olmasından haz duyarım. Ama bazı ayetlerdeki hitap şekli, "Ey ehli kitap, gelin!" şeklinde. Benim 'ey ehli kitap, gelin!' demem için, Kur'an'ın mesajı ebediyse, karşı taraf devamlı benden farklı olacak, yani ehli kitap birileri daima olacak. Benim benden farklı olana hazır olmam lazım. Tahammül değil bu, farklılığın Allah'ın muradı olduğunu kabullenmek.

2006 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player