Nuriye AKMAN
11 Ağustos 2016
Nuriye AKMAN

Ne kadarlık iftar verdiyseniz, o kadar da fakirlere dağıtın

[Prof. Dr. Hayrettin Karaman] - Ne kadarlık iftar verdiyseniz, o kadar da fakirlere dağıtın

Nuriye Akman

Ramazanın bu ilk hafta sonunda yaşayan en büyük İslam âlimlerinden biri olan Hayrettin Karaman'la birlikteyiz. İslami geleneğin, günün şartlarına göre yeniden yorumlanmasında, dar mezhepçi anlayışın genişletilmesinde ve kapalı olduğu iddia edilen içtihad kapısını sonuna kadar açılmasında gerçek bir tabu kırıcı oldu.

Yalova'daki evinde gerçekleşen uzun söyleşimizin tamamını iki gün boyunca internet sayfamızda okuyabilirsiniz. Bugün bu sayfada, oruç tutmada mümine getirilen kolaylıkların yanı sıra, referanduma sunulan anayasa paketindeki kadına karşı pozitif ayrımcılık uygulaması konusundaki görüşlerini bulabilirsiniz. Yarın yaptığı adil düzen eleştirisiyle Tayyip Erdoğan'ın hayatında nasıl bir rol oynadığını anlatacak, "vaktiyle çok yenilikçiydi, şimdi gelenekselci oldu" diyenlere yanıt verecek ve hangi mezhebe bağlı olduğunu açıklayacak...

Nasıl geçiriyorsunuz Ramazan'ı? Oruç tutabiliyor musunuz, sağlığınız müsait mi?

Allah'a şükür oruç tutabiliyorum. Yüksek tansiyon var bende rahatsızlık olarak. Ona da zarar vermiyor. Geceleri ilaçlarımı alıyor ve orucumu tutuyorum. Bildiğiniz gibi dinimizde insanı zora sokacak, yaparken normal dışı zorlanmayı gerektiren, "yapamıyoruz, edemiyoruz, eziliyoruz" diyebileceğimiz hiçbir yükümlülük yoktur. Eğer böyle bir şey varsa burada kişi yükümlü olmadığı halde onu yapıyordur. Onun için eziyet çekiyordur. "Normal dışı" dedik; yemek yerken bile çiğnemek lazım. Bu normal bir külfet ve her şeyde olur. Çekilebilir, dayanılabilir. Ama meşakkat, eziyet varsa o zaman ibadette kolaylıklar başlar.

Orucun mantığında biraz bedenin zora girmesi yok mu?

İşte o "zora girme, külfet" tahammül edilebilir olduğu sürece yükümlü oluyorsunuz. Tahammül güçleşince, yani normal işine devam edemiyorsun, yatıp kalıyorsun, konuşamıyorsun, edemiyorsun. Böyle bir durum olduğunda tahammül edemiyorsun demektir. O zaman ruhsat başlıyor.

Parasını mı veriyorsun?

Paran varsa veriyorsun. Yoksa alıyorsun.

Nasıl yani? Kimden alıyorsun?

O kadar hoş bir şey ki, size anlatayım. Bir genç, efendimizin zamanında yeni evlenmiş, Ramazan'da. Evde hanımla beraber oruçluyken iradesini kullanamamış ve orucunu bozmuş. Tabii hemen de pişman olmuş arkasından, biz ne halt ettik diye. Başka da müracaat kaynağı yok, koşa koşa gelmiş peygamber efendimize. Demiş ben mahvoldum ve mahvettim. Ne oldu? Böyleyken böyle oldu. Efendimiz önce iki ay oruç tutacaksın, Ramazan'dan sonra diyor. O da diyor ki, ben bunun bir ayına dayanamadım. Şimdi siz iki ay diyorsunuz. Nasıl tutarım! Meşakkat dediğim şey, Nuriye hanım bu ölçüde. Öyle çok dayanılmaz ölçülerde değil, bu ölçüde. Yoksa biz olsak ne deriz? "Ayıptır, Allah için, sen iradeni kullan" gibi laflar söyleriz.

Peygamberimiz ne diyor peki onun üzerine?

E öyleyse diyor ikinci şık olarak, bir fakire, bir gün doyacak kadar yiyeceği veya bedelini altmış gün vereceksin ya da atmış fakire her birini bir gün doyuracak kadar yiyecek veya bedelini vereceksin. Adam diyor ki, ben fakirim, yoksulum. Nereden bulayım altmış kişiyi doyuracak yiyeceği veya parayı? Peygamber efendimiz tebessüm ediyor. Otur bakalım biraz diyor. Oturuyor adam. Başka işlerle meşgul olurken zekâttan hurma geliyor. Hani efendimize getiriyorlar zekatı da.

Devlet başkanı olarak o dağıtacak.

Aynen öyle. Diyor ki, buradan altmış kişinin doyacağı kadar hurmayı ben sana vereyim. Al bunu götür, kefaret olarak altmış yoksula dağıt. Adam bunu alıyor, peygamberimize dönüyor. Diyor ki, ya Resulallah. Sen fakire dağıt diyorsun ama bu Medine'de benden fakiri yok.

O zaman sen ye mi diyor?

Aynen öyle.

Ağlayacağım şimdi.

Gerçekten öyle. Ağlanır da, gülünür de. O zaman al git diyor, eşinle ye.

Bu kadar kolaylık var yani.

Aynen böyle. "Alemlere rahmet" diyoruz ya. Bu dururken söylenmiş bir söz değil.

Bu söyleşiyi okuyup, hoca fetvayı verdi. Ben dayanamıyorum, tutmayacağım orucu diyenler olabilir.

Dayanamıyorsa zaten tutmayabilir. Allah ile kendi arasında bir iştir. Biz gidip de adama bir derece falan koyamayız. Dayanamıyorsa dayanamıyordur. İşi, gücü, psikolojik durumu, sağlığı...Bunlardan dolayı dayanamıyorsa ruhsat vardır. Aslında din, Allah ile kul arasındaki özel bağın, rabıtanın adı, değil mi?

Önemli olan bu diyorsunuz.

Tabii. İbadetler bu rabıtaya vesile. Tutamıyorsan tutma demiyor. İpi koparmıyor. Bu çok önemli. Peki tutamıyorsan şöyle yaparak rabbinle bağını kur, diyor. O olmadı şöyle yaparak rabbinle bağını kur, diyor. Burası önemli.

Peki, dayanamadı, parasını verdi. Bunu kaza etmesi gerekiyor mu sonra?

Eğer tutabiliyorsa bir oruca bir oruç tutacak. Tutamıyorsa, fidye verdikten sonra mazereti her ne ise devam ettiği sürece oruç tutmayacak.

Ramazanda oruç tutmayanlara yapılan eziyet ya da kınamaları nasıl karşılıyorsunuz?

Ramazan'ın ilk günlerde eğer gerçekten oluyorsa oruç tutanların tutmayanlara karşı uyguladıkları tavır, şiddet veya küçümseme varsa bu en huzur bozucu husus. Bunun çok olduğunu sanmıyorum. Çünkü ben Anadolu insanıyım. Türkiye'yi biliyorum. Eskisini de biliyorum. Yaşımız da pek küçük sayılmaz. Benim zamanımda eline sigara alıp sokakta tüttürerek giden insan olmazdı. Ama oruç tutmadığı bilinen insanlar olurdu. Mesela biz alevi kardeşlerimizle aynı mahallede oturduk Çorum'da. Onların bir kısmı oruç tutmaz, namaz kılmazdı. Onlarla komşuluk, dostluk, arkadaşlık münasebeti devam ederdi. Bugün eğer onlara şiddet varsa bu çok üzücü. Falan yerde oruç tutmayanı dövdüler, işte onu taşladılar, ona hakaret ettiler diye haberler çıkıyor. Bu beni üzüyor.

Haberin çıkması mı üzüyor, o olayın olması mı?

İkisi de. Varsa öyle bir olayın olması üzüyor. Olmadığı halde haberin çıkması da üzüyor. Haberin yalan olduğunu yakaladığımız da oldu. Mesela Zaman olsun, başkaları olsun işinin peşine düştüler. Gidip araştırma yaptılar. Falan yerde şöyle bir olay olmuş diye bir gazete neşriyat yaptı. Sonra arkadaşlar gittiler, orada tahkikat yaptılar. İşin aslı farklı çıktı.

Ramazanda verilen davetler, kuş sütünün eksik olmadığı büyük sofralara ne diyorsunuz?

Orucun hikmetlerinden bir tanesi yokluğun, açlığın, mahrumiyetin insanda meydana getirdiği biyolojik ve psikolojik hali yaşamaktır. Yani yoksulun haliyle hâllenme imkânını getirir bize bu oruç. Buna rağmen çevremizde bunca fakir, yoksul varken, biz mesela on yoksulu bir yıl doyuracak kadar bir masrafı yapar, lüks bir otelde, hem de üstelik o yediklerini her gün evinde yiyebilen insanlara, yani varlıklı insanlara iftar verirsek, bundan sorgulanırız diyorum.

Sosyal konumu gereği bu davetleri vermek zorundaysa?

Tabii bu davetler hiç olmasın, bunun parasını fakirlere dağıtın demek yetmiyor. Çünkü bir de örf, adet, beklentiler var. Diyelim ki sanayicisiniz, tacirsiniz. Ya da belli bir meslek kuruluşunun yöneticisi. Orada insanlara iftar vermek istiyorsunuz. Bunu eğer yapmak durumundaysak, bu olmazsa olmaz hale gelmişse o zaman aynı kalitede bir ziyafet de fakirler için vermelisiniz. . Bire bir. Belki buradan sorgumuz biraz hafifler.

Rabıtayı kaçırmamak lazım diyorsunuz.

Tabii. Zenginlere diyelim 100 bin liralık yemek verdiysen, bunun "kefareti" olarak 100 bin de yoksullara dağıtıyorum demek. Böyle bir şuur. Benim asıl söylediğim, bundan rahatsız olmalıyız. Rahatsız olursanız zaten siz çare bulursunuz. Kendiniz oturur bir çare bulursunuz.

KADINA POZİTİF AYRIMCILIK DİNİN AMACINA AYKIRI DEĞİL

Anayasa Paketi'nde kadına karşı pozitif ayrımcılık maddesi de var. Biliyorsunuz Ali Bulaç bunun aleyhinde bir yazı yazdı. Kadına karşı pozitif ayrımcılık uygulanırsa erkeklerin işsiz kalacağına, erkeğin aile içindeki otoritesini kaybedeceğine inanıyor. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Tarih boyunca erkekler fizik güçlerine, siyasi, içtimai ve ekonomik konum ve durumlarına dayanarak kadına hem şiddet uygulamışlar, hem başka haksızlıklar yapmışlar. Ve kadını tabi kılmışlar. Her şeyi erkek bilir, erkek öndedir. Bu önde ifadem, şekil olarak bile hayatımıza yansımış. Yürürken yan yana yürümüyor. Önde erkek, arkasında kadın yürüyor. Bu davranışta durum sembolize edilmiş. İslam'dan önce bu çok daha şiddetliymiş. Dinimiz bunu olabildiğince normal boyutlara çekmeye çalışmış. Yani kadının adı yoktu, kadının adını var etmiş. Kadının adına sure yapmış. Kadınlar (Nisa) suresi. Hatta ben bazen biraz latife, biraz kıskançlık olarak "erkekler: er rical" diye bir sure yok diyorum, Yani o devirde Kuran'da bir surenin adına kadınlar deniyor. Bunlar hep belli bir amaca ulaşmak üzere yapılmış şeyler. Kadın haklarına riayetsizlik üzerine kadın hareketleri doğmuş bizim dışımızda. Özür dilerim, atasözlerini olduğu gibi söylemek lazım. "Eşeğin canı acıyınca atı geçer" derler. Ben feminist hareketi böyle kabul ediyorum. Ama doğuda -bizim ülke bile dâhil olmak üzere- kadın, kitapta yazılı olanlar dışında tatbikata baktığınız zaman İslamın öngördüğü koruma, insan olarak eşitlik, hak olarak denge noktasına gelememiş. Dolayısıyla onu oraya getirmek için yapılacak herhangi bir düzenleme bence mensup olduğumuz dinin amacına aykırı değil.

Peki, Ali Bulaç'ı korkutan şey nedir? Tabii onun gibi düşünen pek çok erkek var dindar kesimde.

Dinimizde, içtimai hayatta, aile hayatında kadının ve erkeğin rolü nazar-ı itibara alınarak bir takım düzenlemeler yapılıyor. Sonra bir gün bu roller değişiyor. Yani siz bir kültür değişimi geçiriyorsunuz. Eskiden neydi kural? Erkek dışarıda, kadın içerideydi. Kadın ev işlerini yapacaktı. Kadın para kazanmaya hiç ihtiyaç duymayacaktı. Niye? Çünkü çocukluğundan vefatına kadar bütün ihtiyacı erkek cinsi tarafından temin edilecekti. Siz buna göre bir düzen kurarsanız, elbette bu sefer erkek iş bulsun, kazansın, maddi bakımdan pozitif ayrımcılık yapılsın dersiniz.

Ama bugün düzen öyle değil ki.

Şimdi o zaman bak, ya düzeni değiştirirsiniz, işi oraya getirirsiniz. Ya da düzeni değiştiremiyorsanız bu sefer kadının da aç ve açık kalmaması için tedbir alırsınız. Eskiden ekmek kocanın elinde olduğu için kadın ona esir oluyor idiyse, şimdi de kadın maişetini temin mecburiyetinde olduğu için erkeklere esir oluyor. Kendi kocasına değil, cemiyetin erkeklerine esir oluyor.

Patronlarına, işverenlerine...

Peki, o zaman ne olacak? Eğer maksat kadını korumaksa, bunun istismarını engellemekse, bu maksadı gerçekleştirmek için tedbir alırsınız. Ha bir gün "adam gibi adam olursa herkes", o zaman zaten sizin böyle bir düzenleme yapmanıza, tedbir almanıza ihtiyaç kalmaz.

Çünkü laikperest kesim de kadını başörtüsü yüzünden evine hapsetmek istiyor. Kamusal alana mümkün olduğu kadar çıkmasın istiyor. Şimdi dindarlar da bunu isteyince kadın iki taraflı bir baskı altında kalıyor. Öyle değil mi?

Aynen öyle. İki taraflı baskı altında kalıyor. Şöyle şeyler oluyor, bakın. Çok yaygın olmamakla beraber genç bir bayan diyelim, iş istemeye geliyor. Patron diyor ki, sana verecek işim yok. Ama istersen ikinci eşim olabilirsin. Öyleyse bunları engelleyecek düzenleme İslama aykırı değil.

O zaman kadına mirasta yarı pay düşmesi mevzuunu da siz bugünün koşullarında değerlendiriyorsunuz.

Bakın orada nimet külfet dengesi kurulmuş. Erkeğe sen şu harcamaları yapacaksın, denmiş. Öyle keyfi değil. Canı isterse değil. Kadın ona esir olursa değil. Borç olarak, mecburi olarak, kanuni olarak sen şu harcamaları yapacaksın denmiş. Daha başka mali yükümlülükleri da olduğu için "al sana iki hisse" denmiş. Kadına da, "sen evin için hiçbir harcama yapmayacaksın, paranı keyfine göre ister harca, ister ticaret yap, ister dağıt, bu sebeple bir hisse alacaksın" demiş. Uygulamada şöyle durumlar olmuş: Erkek, aldığı ikinin yarısını evlenirken kadına mehir olarak vermiş, elinden, bir kalmış. Evin nafakası, geçimi ona ait. Akrabanın geçimi ona ait. Bir de islamda bazı kazalarda cana veya vücuda verilen zararlarda tazminat ödeniyor. Bu tazminat ağır olduğu için insanlar tek başına bunu ödeyemez. Belli bir sınıra kadar akraba bu tazminatı ödemeye katılıyor.

Bu da yine erkeklere ait tabii.

Tabii. Kadının böyle bir yükümlülüğü yok. Bu harcamalar yüzünden erkeğin yoksu, kadının zengin olduğu ve kocasına zekat verebilir hale gelmiştir. Peki, sonra bu düzen değişmiş ve erkeğin bu yükümlülükleri ortadan kalkmış, kadının da üzerine bir takım mali yükümlülükler gelmiş. Siz buna rağmen alırken Müslüman gibi, verirken laik gibi davranırsanız olmaz. Alırken de Müslüman gibi alacaksınız, verirken de Müslüman gibi vereceksiniz.

"KUR'AN'IN SÖZÜ DEĞİL, ÖZÜ BAĞLAR" DERSENİZ HATAYA DÜŞERSİNİZ

Siz Kuran'ı Kerim'in bazı ayetlerinin tarihsel olarak yorumlanmasına bildiğim kadarıyla karşısınız. Ama şu anda yaptığınız şey tam da bu değil mi?

Ben ilke olarak, izm olarak, bir metodoloji olarak, bir yorum metodolojisi olarak Kuran'a ve hadise baştan sona böyle bakma anlamında tarihselciliğe karşıyım. Yoksa Kuran'ı kerim'de belli bir tarih, belli bir coğrafya, belli bir kültüre hitap eden hiçbir hüküm yoktur demek olmaz. Hadislerde bu yoktur demek olmaz. Yani siz derseniz ki, "Kuran baştan sona 1400 sene evvelki bir kültüre ve insanlara hitap ediyor. Bugün Kuran'ın sözü bizi bağlamaz, bizi onun özü, maksadı bağlar" burada çok hataya düşersiniz. İşte tarihselciliğe bu anlamda karşıyım ben.

Ama diyorsunuz, bazı ayetlerin yorumunda günün şartları dikkate alınabilir.

Tabii. Şimdi Kuran'ı Kerim'de Allahü Teâlâ diyor ki, Allah'ın ve sizin düşmanlarınıza karşı onları caydıracak ölçüde güç edinin ve savaş atları edinin. Güç, dün de güçtür, bugün de güçtür. Sadece onun muhtevası değişir. O gün en güçlü savaş aracı attır. Bugün mesela nükleer güç var, uçaklar, tanklar, kobralar, heronlar var. İşte burada bakın bu güç kelimesi evrensel, at kelimesi tarihseldir. Bugün artık at edinmezsiniz. Ben tabii dünyada hiç nükleer silah olmasın isterim. Ama düşmanımın varsa benim atım da bugün nükleer silahtır.

Peki, mesela hırsızların elinin kesilmesi. Yani bu çağda böyle bir şey savunulabilir mi?

Hazreti Ömer zamanında bile bu cezadan maksadın, bu hırsızlık denen olayın engellenmesi olduğu anlaşılıyor. Çünkü eğer siz hırsızlığı engellemezseniz, bu cinayetlere bile sebebiyet veriyor ve haksızlık devam ediyor. Evine hırsız girmeyen adam da yok gibidir. Bakın size ne anlatacağım. Burada oturuyoruz ya, şu ilerideki evde vaktiyle bize mason olduğunu söyleyen, biz Cumaya giderken özellikle eşiyle balkonda tavla oynayan bir komşumuz vardı. Ama biz bu komşuyla komşuluk yapıyorduk. Hatta adamın kanalizasyon sistemi bozulmuştu. Acilen tamir edecek kimse bulamadı. Buralar kokuyor. Üniversiteye giden iki çocuğumla ben onun tamirini yaptım. Benim komşum çünkü. Bir gün baktık kapının önünde bir kalabalık var. Meğer hırsız girmiş evine adam yokken. Televizyonunu götürmüş. Bu da jandarmayı çağırmış. Zabıt tutuyorlar. Beni görür görmez, Hayrettin Bey dedi, bu heriflerin iki elini keseceksin. Bir başkası söz konusu olduğunda tek elini kesmesine karşı çıkıyordu.

Siz şimdi bir din alimisiniz ya size bunu rahat söylüyor.

Tabii bana rahat söylüyor. Artık bu noktaya geldim demek istiyor.

Belki de kanalizasyon tamiri için teşekkürünü böyle ifade ediyor. Tam bir roman sahnesi.

Aynen böyle. Bu adamların tek elini değil, iki elini birden keseceksiniz diyor. Hırsızlık sizin başınıza geldiğinde mesela bu kadar ağır bir ceza bile size hafif görünüyor. Ama böyle bir şey olmadığında, işe teorik baktığınızda bu çok ağır. Şimdi Hazreti Ömer bakmış, kıtlık yılı, insanlar aç, yiyecek içecek yok. Ve yaşamak için hırsızlık yapmaya başlamışlar insanlar. Çalmasa acından ölecek. Yahut hastalanacak. Bir adamın birkaç kölesi yiyecek çalmış, yakalayıp getirmişler Hazreti Ömer'e, cezasını ver demişler. Hazreti Ömer demiş ki, niçin çaldınız oğlum? "Aç kaldık" demişler. Bu adam bizim karnımızı doyurmadı. Biz de çaldık. Hazreti Ömer, adamın patronuna dönmüş demiş ki eğer bu suçtan dolayı el kesecek olsam, senin elini kesmem lazım. Çünkü sen bu adamları çalıştırmışsın. Aç bırakmışsın. Bunlar da gitmiş mecburen karınlarını doyurmak için hırsızlık yapmışlar.

-Bunu bu çağa uygularsak, sadece patronların değil, hükümet başkanlarını da sorumlu tutmak lazım.

Valla bu sorumluluk, Hayrettin Hoca'dan başlar, başbakana kadar gider. Yani Nuriye Hanım da girer bu işin içine. Bugün bir fakir ülkede şeriat ilan ediyorlar. Ertesi gün bakıyorsun hırsızların eli kesilmiş. Şeriat bu değil. Şeriat, evvela herkesin karnının doyması demek. Herkesin temel ihtiyaçlarının karşılanması demek. Şeriat yine efendimizin tabiriyle birisi muhtaçken senin fazlada hakkının olmaması demek. Yani sende fazla var. İkinci şahıs buna muhtaç. Senin ona hakkın olmaması demek. Şeriat bu demek. Siz şeriatı bu seviyeye getirin, zaten hırsızlık kalmaz.

EVREN'İN DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI TEKLİFİNİ REDDETTİM

Hocam, siz iki kere diyanet işleri başkanlığı teklifi aldınız. Biri 12 Eylül öncesi, biri 1986'da, Kabul etmediniz. Başkan olmamanızı Allah'ın bir lütfü olarak mı kabul ediyorsunuz bugün?

Nuriye hanım bazı vazifeler bazı devrelerde ateşten gömlektir. Bir de ilke olarak siz bir hayat programı yaparsınız kendinize. Bu program içerisinde mesela yöneticilik sizin programınıza ters düşer. Benim kabul etmeyişimde bu ikisinin de rolü vardır. Ben karınca kararınca iki şeyi yapmak istedim. Biri kendi dalımda ilmi çalışma yapmak istedim. İkincisi de Türkiye'nin en fazla yetişmiş adama muhtaç olduğu kanaatindeyim. Genç yaşımdan beri bunun idraki içindeyim. Yetişmiş insanları kullanmanın marifet olmadığını, vakıflar filan kurup, binbir güçlük içinde yetişmiş insanları toplantıya çağırmak, konferans verdirmek... marifet değil, marifetin adamları çoğaltmaktır, yetişmelerine yardımcı olmaktır. Bununla ilgili bir takım uygulamalar yaptık, hala yapıyoruz. Evet Bir, ilim yapmak, iki ilim adamı yetiştirmek istedim. Yöneticilik bunlara mani. Diyanet işleri başkanı oldunuz. Sabahleyin makama gidersiniz. Akşama kadar gelenle gidenle meşgul olursunuz. Çay içersiniz, kahve içersiniz. Onları dinlersiniz. İsteklerini kabul etmeseniz bir bela, etseniz iki bela. Birini kabul edip, diğerini etmeseniz yine öyle.

Siyasi sorunlarla da mücadele etmek zorunda kalır Diyanet İşleri başkanı.

Bu konu " ateşten gömlek" meselesi. Mesela arkadaşım Tayyar Altıkulaç başkanlık yaptı. Bir CHP milletvekili, yanına bir adam aldı. Bunu filan yere tayin et diye geldi. O da dedi ki bu böyle olmaz. Usul var, erkânı var. Sırası var, şartları var. Milletvekili bağırıp çağırdı. İkna olmayınca çekti tabancayı, dayadı kafasına. Ve hakaret etti. Buraya kadar gelir, bu işler böyledir. Bu en sivrisi. Bu kadar sivri olmayanı telefonlar. Bakan telefon eder, milletvekili telefon eder. Adam bir eşini, dostunu gönderir. Hepsinin bir talebi vardır. Ve bu talepleri yerine getirdiğinizde de haksızlık yapmış olursunuz. Bir hak hukuk takip edecekseniz, bir düzen, nizam takip edecekseniz eğer, peki şimdi yapmayayım desem bu milletvekili gider aleyhinde çalışmaya başlar. Bakan zaten senin bakanın. Ya da bir başka bakan gelir, eğer sen dişli bir adamsan rica eder. Koskoca bakan açar telefonu "ya bu benim seçmenim. Rica ediyorum sayın başkan, bunu işe al, istediğini yap" der. Sen de insansın. Yapmazsın, tamam. Ama üzülürsün, bunalırsın, strese girersin..

Bu zorlukların dışında, bir de dinin yorumlanış biçiminde, devletin ileri gelenlerinin isteklerine uygun olması konusu var...

Oraya gelelim. Hatıratımda okumuş olabilirsiniz. Evren Paşa bana Diyanet İşleri Başkanlığı teklifi yaptı. Ben dedim yok. Ben reis olmak istemiyorum. Aradan bir hafta geçti geçmedi Evren fetva verip dolaşıyor. Başörtüsü ile alakalı olarak. Kuran'ı yorumluyor. Ayetler okuyor. O zaman işte diyor ki saçları bitliydi kadınların. Yıkanmıyordu. Onun için peygamberimiz yahu pislik yuvasını bir şeyle örtün, çok çirkin görünüyor dedi. Bu gibi yorumlar yapıyor. Nesil Gazetesi benimle röportaj yaptı. Dört gün neşretti. Sürmanşetten şöyle verdiler bir gün: "Evren gelsin dini benden öğrensin."

Siz ne demiştiniz?

Ben şöyle söylemiştim: Evren asker. Ben askerliği ondan öğrenirim. Ama o da dini bizden öğrensin. Tabii Evren'in hoşuna gitmedi bu. "Biz de bu adamı reis yapacaktık az daha" demiş sonra. Halbuki ben reis olsaydım, Evren gelip benden bu konuda bir rapor isteseydi, ben yine böyle rapor verecektim. Sen yanılıyorsun diyecektim. Bir ay geçmeden mücadele başlayacaktı.

Yarın: Hayrettin Hoca hangi mezhebe bağlı?

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves