Nuriye AKMAN
19 Mayıs 2017
Nuriye AKMAN

Metin Münir ölümü tarif etti

[Metin Münir 1] - Metin Münir ölümü tarif etti

Nuriye Akman
Zaman Gazetesi

“Bir sözlük alın, içindeki bedene acı veren bütün olumsuz kelimeleri çıkarın. Geriye kalan bütün olumlu duyguları aynı anda yaşadığınızı düşünün. İşte ölüm...”

Her şey bir ay önce oldu. Sabah Gazetesi yazarı Metin Münir, bir gece kalp krizi geçirdiğini anlayarak Amerikan Hastanesi’ne gitti. Kalbi orada birkaç dakika durdu. Anında yapılabilen operasyondan sonra hayata döndü. Bu öte tarafa kısa süreli “gidiş–gelişi” hemen ertesi günü köşesinde anlattı. Herkes bu enerjiye şaşırdı. Ama kimse bu olayın üzerinde fazla durmadı. “Onun yaşadıklarından bize ne düşer?” diye sormadı. Oysa bu deneyim, usta gazeteciyi derinden sarsmıştı. Kalp krizinin ona bir armağan olduğunu düşünüyor, bunu insanlarla paylaşmak istiyordu. Ölümle hayat buluşunun kitabını yazmaya karar verdi. Bu, aynı zamanda öteki Metin’in de hikayesi olacaktı. Kararını uyguladı; bir nefeste kitabı yazdı. Şimdi daha derin nefesler alarak kitabı olgunlaştırmaya çalışıyor. Metin Münir, kitabının bir özetini NA’ya anlattı.

Kalp krizi geçirmek, dünyayı algılayışınızı nasıl etkiledi?

Kalbim durduktan sonra bütün algılamam değişti. Aslında anlatılması çok zor. Şimdi burada sizinle oturuyoruz. Neredeyiz? Odada, üçüncü kattayız. Kuzguncuk’tayız, İstanbul’dayız, Türkiye’deyiz, dünyadayız. Ben sizi yazılarınızdan tanıyorum, siz beni yazılarımdan tanıyorsunuz. Çocuklarımı, eşimi gördünüz. Otururken rahatsınız veya değilsiniz. Bir algılamanız, referanslarınız var değil mi? Şimdi uçakla geri döndüğünüzde, ne bileyim o uçak diğerinden daha büyük veya daha küçük olacak. Rahat olacaksınız veya daha rahatsız. Belki uçak sarsacak veya sarsmayacak. Ama bütün bunları biliyorsunuz siz. Daha önce yaşadınız, referans noktaları var.

Ama sizin kalbinizin durmasından sonra yaşadıklarınızın bir referans noktası yok.

Evet, böyle bir şey yaşamadım ben daha önce. Dolayısıyla, bunları anlatabilmek için bir kelime hazinesi yok. Şimdi ben sizi buradan çıkarsam, yukarıda çok harika bir koru var. Oraya götürsem ve desem ki şurada durun, bana bu koruyu anlatın. Hiçbir şey sizi şaşırtmaz. İstanbul’u belki değişik bir şekilde görürsünüz; ama referans noktalarının hepsi üst üste oturmuştur. Ama insanın kalbinin durduktan sonra, algıladıkları tamamen bu çerçevenin dışında.

Ve siz şimdi bunu keşfetmeye çalışıyorsunuz, öyle mi?

Hayır ben onu keşfetmeye çalışmıyorum. Çünkü o beni keşfetti. Yani ben onu yaşadım. Öyle bir şey oldu, hastaneye gittim. Kalbim durdu, “üç dört dakika” dediler bana. Hemen kalbime masaj yapmaya çalışmışlar. Şok uygulamışlar. Ondan sonra kalbim tekrar çalışmaya başladı. Şimdi kelimeleri çok dikkatli seçmek; çünkü objektif anlatmak istiyorum.

Yüzde yüz objektif olunamayabilir; çünkü bu çok sübjektif bir hadise.

O açıdan değil. Yanıltıcı olmamak istiyorum. Şimdi burada dört safha var. Bir tanesinde, yoğun bakımdayım; ama orada olduğumun farkında değilim. Sonradan söylediler, ameliyata götürmeden önce beni yoğun bakıma götürmüşler. Yatakta yatıyorum. Hastanede beni bulan arkadaşımın elini tutuyorum. Aydınlık bir odadayız. Kalbimin ağrısının geçmekte olduğunu hissediyorum. Arkadaşıma “Kalbimin sızısı geçiyor.” diyorum. Bu öyle bir his ki hakikaten böyle bir şey uzaklaşıyor gibi. Daha sonra o bana dedi ki, “Sen bu lafları söyledikten sonra kalbin durdu”. Çünkü monitörleri görüyor o. Hani filmlerde gördüğünüz gibi. O tık tık eder, ondan sonra düz bir hale gelir ya, öyle. Tabii ben monitöre takılı olduğumun bile farkında değilim. Burada size söylemek istediğim birinci olay şu: Beyin insana, “Kalbin duruyor, kalbin şu anda durdu, artık nefes de almıyorsun, öleceksin.” demiyor. Anlıyor musunuz ne demek istediğimi?

Anlamaya çalışıyorum.

Diyelim ki ben dizinize bir tekme atsam, şiddetli bir ağrı duyacaksınız. Beyninizden aldığınız bir mesaj size diyecek ki, “Karşınızda oturan adam, sebebini bilmediğim bir şekilde tekme attı, diziniz şiddetli bir biçimde ağrıyor”. Dizinizi ovup sızısını geçirmeye çalışırsınız. Benim kalbim dururken, beynim bana böyle bir mesaj vermedi. Yani ben ölme prosesi içine girdiğimi bilmiyordum. Bu bence çok önemli. Çünkü ben bunu hep düşünürdüm, acaba nasıl olur ölüm anı diye.

Peki bu “öldüğümüzü bilemeyişimiz” keşfi sizi nasıl etkiledi?

Ama bunları şimdi düşünüyorum, o anda bunları düşünmüyordum. O anda şöyle bir şey oldu: Çok tedrici bir biçimde, böyle bir nehrin üzerinde akan bir yaprak gibi, dünyadan ve bulunduğum yerden uzaklaştım. Anlıyor musunuz? Fakat, bu uzaklaşıyor olmamı bir uzaklaşma olarak algılamadım. Bunu hiçbir şey olarak algılamadım. Yani birdenbire orada oluyor olmaktan, orada olmuyor haline geçtim. Başka bir seviyeye geçtim.

Tabii bu geçişinizi hep sonradan algıladınız.

Evet. Çünkü ben orada kalbimin durduğunu ameliyattan döndükten sonra anladım ve hatırladım bütün bunları. Kalbim durunca bir grup doktor ve hemşire gelmiş, anlattığım masajı yapmışlar. Ben kendime geldim. Ama bunu “kendime geldim” olarak algılamadım. Zannettim ki, bu arada kısa, şaşırtıcı bir rüya gördüm. Oradan sonra beni derhal aldılar, ameliyat odasına götürdüler. Orada anjiyo yapıldı, kalbim açıldı. Tekrar aynı odaya döndüm. Aynı aletlere bağladılar. Arkadaşıma dedim ki, “Eğer ölseydim ne yapacaktın?” Bana “Öldün” dedi. Yüzüne baktım. Çünkü hayatımda tanıdığım en rasyonel, en soğukkanlı insanlardan biridir. Zaten o anda içeriye bir hemşire girdi, dedi ki, “Çok şanslısınız Metin Bey. Eğer sizi buraya getirirken, asansörde kalbiniz dursaydı, ölecektiniz”.

Bütün bunlar, ölüme dair kabullerinizi nasıl etkiledi?

Ölümle ilgili hiçbir korku duymuyorum artık. Ve ölümün de her şeyin bittiği bir yer olduğunu sanmıyorum. Kalbimin durduğu anda, üç dört dakika içinde ben tıbben ölmüş değildim; çünkü beynim çalışıyordu hâlâ. Dolayısıyla benim gördüğüm imajları, beynimin son anda tamamen kapanmadan önce aldığı birtakım mesajlar olarak da düşünebiliriz. Ama ben öyle görmüyorum. Çünkü bu o kadar değişik bir şey ki. O kalbin durma anında, inanılmaz bir rahatlama, sanki bir tüy haline gelme, bütün dertlerden kurtulma oluyor. Ki bu kelimelerin hiçbirisi o anki durumumu anlatamıyor. Çünkü size söylemiştim; bir sözlüğü ve referansı yok bunun. Yaşamadığımız bir şey için kelimeler ve tarifimiz yok. Hafif dediğim zaman size şöyle anlatayım: Bir sözlük alın ve içerisindeki bütün olumsuz kelimeleri çıkarın. Yani hastalık, yaşlılık, çirkin olmak, yorgun olmak, yerçekiminin altında ezilmek, uçamamak.

Gövdeye acı çektiren bütün sözcükleri çıkartalım yani...

Hepsini çıkarın, geriye kalan bütün olumlu duyguları aynı anda yaşadığınızı düşünün, öyle bir şey o.

Müthiş bir şey. Işık olmak gibi bir şey olsa gerek. Her şeyin ölümle bitmediğini düşünmek, başka insanlara, gazeteciliğinize bakışınızı nasıl etkiledi?

Bunları konuşmak için çok erken, hâlâ hazmedemediğim bir olay. Bir başka enteresan tarafı da şu: Bu kalp krizi başladığı anda, bunun feci bir şey olduğunun farkındaydım, beni öldürebileceğini de düşünüyordum. Fakat hiçbir şekilde içimde korku, panik yoktu. Beni şaşırtan bir olay bu. Yani kalktım yataktan. Göğsüm, kollarım ağrıyor. Tabii bu kalp krizi olabilirdi. Tansiyon hastası olduğum için tansiyonumu ölçtüm, normaldi. Ama korkmadım. Ameliyata başlandığı, doktorun yüzünü gördüğüm anda, sağ kalkacağımdan emindim. Yüzde yüz buna inanıyordum. Diyordum ki kendime, “Bu tatsızlığa tahammül et.” Üşüyordum, ameliyathane çok soğuktur, biliyorsunuz. Sırtımda sadece bir ameliyat gömleği var. Bacaklarım açık. Bir şeyler sokuluyor içinize, bir şeyler kesiliyor, iğne yapılıyor falan, bayıltılmış da değildim.

Acı hissettiniz mi?

Hayır. Çünkü o bölgeye bir iğne yaptılar; ama kalbinize kadar bir şey sokuyorlar. Böyle hoş olmayan bir duygu. Adamın yüzünü gördüm, Kemal Şenşaban, operatörüm. Ondan da Allah razı olsun. Adam sabahın köründe kalkmış, Ataköy’den hastaneye beni ameliyat etmeye gelmiş. Ve bu arada bütün ameliyat ekibi hastaneye gelmiş. Olacak iş değil bir yerde.

Ama zaten bir şey yaşanacaksa her şey onun yaşanmasına yardımcı oluyor.

Yüzde yüz benim kullanacağım kelimeleri kullandınız. Yani bu kalp krizi başladığı andan ameliyattan çıkıncaya kadar olan her şey, sanki beni garantiye almak üzere organize edilmişti.

Aslına bakarsanız, sadece bu olay değil, yaşadığımız her şey bu şekilde oluyor. Yani başımıza gelen her şeyin bir anlamı var ve bütün olaylar başkasının başına gelen diğer olaylara yol açmak, onları yoğurmak üzere akıyor.

Doğru. Birkaç şey şu anda bana olmuş vaziyette. Bir defa bu geri dönüşümde, ben bir sürü yükü orada bıraktım. Bütün hayatım boyunca sanki sırtımda bir dert yüküyle yürüyordum. İkincisi, mesleki olarak başka bir şey oldu. Onu da ne yapacağım bilmiyorum. Ben bütün hayatını siyaset ve ekonomi üzerinde geçiren bir adamım. Artık hiçbir şekilde beni ilgilendirmiyor bu konular.

Tebrik ederim, hoş geldiniz kulübe.

O günden bu yana televizyonu hiç açmadım. Gazeteleri hâlâ getiriyorlar eve, bakıyorum beni ilgilendirmiyor. Başından sonuna kadar büyük bir dikkatle izlediğim bankacılık krizi, İstanbul yaklaşımı, Ecevit’in sağlık durumu, koalisyon, IMF, kamu sektörünün borçlanma gereksinimi, bilmem ne... Sanki bunlar başka bir kainatta kalmış gibi. Herhalde diyorum beni işten falan atacaklar.

Peki bütün bunların yerine hangi konular ilginizi çekmeye başladı?

Bir defa ben neden kalp krizi geçirdim? Bunun tahlilini yapıyorum. Çünkü görüyorsunuz, göbekli falan bir insan değilim ben. Kendime çok iyi bakıyorum. Ama ben kalp krizi geçireceğimi biliyordum. Yani benim yüz elli kiloluk arkadaşlarım var, hiçbir sağlık kuralına uymayan, aslan gibiler, tahtaya vurayım, yaşıyorlar. Ben onlardan önce kalp krizi olacağımı biliyordum. Benim kişilik yapım ve tarihimle ilgili bir şey bu. Biliyordum.

Zaten kendinizi programlamışsınız, kalp krizi geçirmeye karar vermişsiniz.

Yok, karar verdiğimi sanmıyorum. Kalp krizi olmasın diye elimden geleni yaptım. (NA İç ses: Acaba düşüncenin gücü, eylemin gücünden daha mı büyük?) Çünkü biliyorsunuz iki tane çocuğum var. Biri dokuz yaşında, biri yedi yaşında. Ben, onlar üniversiteden çıkıncaya kadar yaşamak istiyorum.

Daha evvel de ölümle her şeyin bitmediğini düşünür müydünüz?

Bakın kitaplarımı görüyor musunuz? Benim yaşadığım bütün mekanlar böyledir. Aşağıda kitaplarım var, Kıbrıs’ta kitaplarım var. Boşandığım eşimin evinde binlerce kitabım var. Ömrüm boyunca öğrenmeye çalıştığım şeylerden biri de buydu. Yani, neden dünyaya geldik? Şuna inanıyorum: Kainat bizim hayal gücümüzün bile alamayacağı kadar acayip bir yer. Biz her şeyi biliyoruz zannediyoruz; ama esasında çok az şey biliyoruz. Ben öldüğümde, var olmaya devam etseydim şaşırmazdım. Çünkü kendi kendime diyordum ki, her şey olabilir bu kainatta. Biz bu kainatta, sonsuzluğun o kadar küçük bir yerinde, o kadar küçük varlıklarız ki. Yani bizim “o olmaz, bu olmaz” diyecek bir bilgi birikimimiz, entelektüel gücümüz yok. Gerçi berbat ettiğimiz bir dünyada yaşıyoruz; ama hâlâ birtakım şeylerin muhteşem olduğunu ben görüyorum. Yani ben Kıbrıs’a gidip de ilkbaharda, bahçemde açan o dönümlerce kır çiçeğini görünce bir sürü şeyi anlıyorum. Yani bir materyalist olarak, ölüyorsun bitiyor her şey, keyfine bak gibi bir anlayışla yaşamadım ben hiçbir zaman.

Şimdi, bütün bunlara ne eklemlendi?

Yani o duvarın arkasında bir şey var. Ben o duvarın arkasındaki yolun başına girdim. O yolu yürümedim. O yol nereye kadar gidiyor bilmiyorum. Ama ben orada bir imaj gördüm. Yani ölüyor olmanın algılamasını ve duygusunu yaşadım. O kapandıktan sonra, önümde petekte bal renginde muazzam bir şekilde hareket eden bir şey gördüm.

YARIN: KALP KRİZİ BANA VERİLMİŞ BİR ÖDÜLDÜR

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves