Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Ömer Cihad Vardan] - Kimse kimsenin ruhunu satın almıyor

Nuriye Akman

MUSİAD Başkanı Ömer Cihad Vardan ile TUSİAD Başkanı Ümit Boyner'in geçtiğimiz günlerdeki buluşması bazı kesimler tarafından bir milat olarak nitelendirildi.

"MUSİAD, TUSİAD'laşıyor" yorumunu yapanlar olduğu gibi tersini savunup, "TUSİAD, MUSİADLAŞACAK" kehanetinde bulununlar da oldu. Bu söyleşide, Vardan'ın bu değerlendirmelere yanıtlarını bulacaksınız.

TÜSİAD-MUSİAD buluşmasını bir milat olarak kabul edenler, son yüzyılın en önemli olayı diyenler oldu. Siz bu değerlendirmeleri abartılı buluyor musunuz?

Bazı tepkileri aşırı buluyorum. Çünkü Türkiye'ye bir şekilde katkı sağlamaya çalışan iki önemli kuruluşun bir araya gelmesi kadar normal bir hadise olmaz.

O kadar normal olsaydı bu yirmi yıl içinde olurdu.

İşte bu zamana kadar bir araya gelmedikleri için bugün milat olarak kabul edilebilir. Farklı düşünen insanların da ortak projeler üretebileceğini, bir araya gelebileceğini, ülkenin sorunlarıyla ilgili herhangi bir şekilde ortak akıl oluşturabileceğini göstermemiz açısından, bazı kesimlere sinyal vermeye çalışıyoruz.

Bunun sadece bir el sıkışma fotoğrafı olarak mı kalacağı, yoksa bir takım somut projelere mi dönüşeceğini zaman gösterecek. Arzuhan Yalçındağ döneminde olmadı mesela. Bu buluşma sizin ve Ümit Hanım'ın becerisi mi?

Bence öyle. Çünkü TÜSİAD'ta bir yönetim değişimi oldu malumunuz. Orada da kendi içlerinde bir değişim isteniyordu.

Yani Arzuhan Hanım eski TÜSİAD geleneğini temsil ediyordu. Ümit Hanım daha açılımcı mı diyorsunuz?

Onu ben bilemem.

Nasıl bilemezsiniz?

Hakikaten ben onu yargılayacak durumda değilim. Bizim onlarla görüşmemiz nasıl başladı diye sorarsanız eğer, 2008'in sonunda başlayan ekonomik kriz döneminde hükümetin bizi davet etmiş olduğu birçok ortamda biz bir araya gelmeye başladık. Biz oralarda fikirlerimizi söylerken tahmin ediyorum, biz birbirlerimizi tanımaya başladık. Orada MÜSİAD'ın da aslında bu ülke için birçok şey ürettiğini onlar da gördüler.

Yani Arzuhan Hanım'ın döneminde.

Evet. Bugün TÜSİAD'ın genel sekreteri olan Zafer Bey de, o zaman Ankara temsilcisi olarak o toplantılara iştirak ediyordu. Ben toplantılara bazen yalnız, bazen de genel başkan yardımcılarından biriyle gittiğimde aramızda bu konuşmalar başlamıştı. Tabii şimdi yönetim değişti. Yönetim değişince nezaket olarak biz hayırlı olsun mesajı çekiyoruz. Onlar bize cevap verdiler. Sonra ben rahatsızlandım. Ben rahatsızlanınca onlar bize geçmiş olsun mesajı çektiler. Biz teşekkür ettik. Derken böyle bir ilişki başladı.

Ben tabii yine de Arzuhan Hanım'la Ümit Hanım'ın dünyayı, Türkiye'yi okuma farkını sizden almayı isterim.

Onu ben size söyleyemiyorum işte. Söylemek istemiyorum değil. o yargıyı yapamıyorum. Çünkü Ümit Hanım çok yeni.

Siz daha evvel buluşma teklif etseydiniz sizi kaale alırlar mıydı?

Valla ne diyeyim. Bugüne kadar almadıklarına göre... Geçmiş dönemde belki iki taraftan da görüşme istenmedi yani.

MÜSİAD açısından bunun sebebi ne olabilir?

Biz tabii TUSİAD'dan yirmi yıl sonra ortaya çıkmışız. Onlar bizim iki kat yaşımızda. Biz farklı bir kesime hitap ediyoruz. Anadolu sanayicisinin örgütlenmesini, büyümesini istiyoruz. Onlar büyük sanayi kesimini temsil ediyorlar. Belki bizim üye yapımızdaki mütedeyyin kesimin ağırlığı... Ben tabii onların hangi görüşle bize baktığını göremiyorum. Netice itibariyle olamamış. Arada bir yazışma dahi olamamış. Biz burada elimizi uzattık onlara.

MÜSİAD'ın kendisine güveni anca mı geldi? Daha içedönüktü belki önceden.

Belki biz yaptıklarımızı anlatamamış olabiliriz. Ne bileyim bütün yapılan raporlar, hükümet nezdinde olan çalışmalar, oradaki etki, onların kabul görmesi... Belki bu son yıllarda olduğu kadar net bir şekilde daha önceki dönemde verilmedi. Ama ben burada Ümit Hanım'a ve yönetimine teşekkür ederim. Zafer Yavan Bey'e de özellikle...Biz onlara ziyaret talebinde bulunduk. Ama onlar da bizim uzattığımız eli tuttular, kabul ettiler. Bu iki taraf açısından oldukça önemli. Ben kendi tarafımdan bakabilirim. Oradan nasıl göründüğünü, niye bizi bugün kabul ettiklerini onlardan da duymak isterim.

Bir işadamı, işletmesinin büyüklüğü ne olursa olsun, neden TÜSİAD'a değil de, MÜSİAD'a başvurmalı?

Yani aidat seviyesinde bile düşünsek en azından aramızda on kat bir fiyat farkı var. MÜSİAD'ta yüzde 90 civarında firmalar KOBİ niteliğindedir. Yüzde 10 civarında da büyük niteliktedir. Başlangıçta bu insanların çoğunun pasaportu dahi yoktu. Yurtdışına çıkmamışlardı. Siz bu arkadaşları alıyorsunuz ve bunlarla bir topluluk oluşturuyorsunuz. Hem bunlara yön veriyorsunuz, hem oradan aldığınız bilgilerle de hükümetlere, Türkiye'ye genel bir vizyon veriyorsunuz. Şimdi buraya üye olmak isteyen, olan arkadaşlarımızın birçoğu TUSİAD yapısında yer bulamazlardı. İmkanları daha kısıtlı bir kesim çünkü.

Netice itibariyle büyük firmalar arasında kendini görmediği için daha yakın hissediyor buraya. Ve bir de MÜSİAD'ı daha ziyade mütedeyyin insanların bir araya gelmiş olduğu bir yer gibi görüyor.

Mütedeyyinlik sahada ne anlam taşıyor? Yani iş ahlakı, alışkanlıkları, şirket kültürü, işçisiyle münasebetleri... Mesela rekabeti, iki örgütün üyeleri nasıl algılarlar?

Bizim üyelerimizin kurumsallaşmayı yeni yeni yapageldiğini görüyorsunuz. Bu iş tutuşlarda önemlidir. Yani bir profesyonel yönetim tarzını üyeler daha yeni yeni, büyüdükçe, geliştikçe görüyorlar. Biz kimin etik kuralları açısından, neyi nasıl yaptığını bilemeyiz ama bu topluluğun içinde o değerlerin oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz.

MÜSİAD'a üye işletmelerin sahipleri asla ve asla işçilerini sömürmezler diye bir iddianız olabilir mi mesela? Alınlarının terini daha kurumadan verirler diyebilir misiniz? Yoksa bu bir total ekonomik sistemdir, her şey yamuktur, biz de yamuğuz mu dersiniz?

Sömürmezler demeyelim de, sömürmemelidirler deriz.

Onu dedem de söyler! Sömürüyorlar mı sömürmüyorlar mı?

Yani burada herkesin işletmesine girip kimin nasıl uygulama yaptığını bilemiyoruz ki. Bizim bir disiplin kurulumuz var. İşte üyeler arası ilişkilerde bir sıkıntı varsa, üyelerin diğer firmalarla ilgili sıkıntıları varsa, bunların işte tahkim kuruluna gidip gelmesi gibi... Bizim disiplin kurulu başkanımızın çektiği sıkıntı kendilerine iş gelmemesi.

Burada iki ihtimal var: Bir, hakkını arama alışkanlığının olmaması ya da sonuç çıkmayacağını düşünmesi. İki, her şey o kadar güllük gülistanlık ki hiç kimse şikâyete gelmiyor.

Adamın sıkıntısı varsa gelmez mi?

Bakın, bazen ekonomik sistem insanları zorbalığa, ahlaksızlığa iter. Bir kapitalist sistemin içinde insanlar temiz kalmakta zorlanırlar. Sizin kapitalist sistemle kendi imtihanınızı anlamaya çalışıyorum ben.

Aslında bu sistemin defoları olduğunu en son krizde de gördük. Biz genel olarak böyle bir sistemin savunucusu değiliz. Ama Türkiye'de çalışan firmaların hepsi bu sistemde çalışıyorlar ve para kazanıyorlar. Netice itibariyle bu ülkede hangi derneğin üyesi olursa olsunlar, hangi bölgeden gelirlerse gelsinler bu ülkede çalışıyorsa insanlar bunun kurallarına uymak durumundadırlar. Mesela bu krizin ilk çıktığı günlerde biz şunu dedik üyelerimize. Dedik ki aman, ilk yapacağınız iş, işçilerinizi dışarı çıkartmak olmamalı.

Kaç üye uydu buna?

Bilemiyorum. Bizim bunları teker teker tespit yapmamız çok zor. Adamcağıza, sen kaç işçi çıkarttın, çıkartmadın diyebilir misin? Kendi işletmenizde bunu yapabilirsiniz. Ama diğerlerinde onların verdiği bilgi ile sınırlısın.

Sistemin zorladığı haksızlıkları kendinizden örnekle anlatabilirsiniz belki.

Biz bugüne kadar hiç kredi almadan özsermaye ile giden bir kuruluşuz. Bizim kendi yapımız bu şekilde. Bu, sizin büyümenizin, olması gerekenin altında kalmasına sebep oluyor. Kapitalist düzende büyümek için bir yerden kredi almak da, borçlanmak da var. Talebi karşılamak için siz ya işletmenizi, ya makinelerinizi, ya elemanlarınızı büyütecektiniz. İmkânlarınız yok ise dışarıdan bir destek almak durumundasınız.

Sizin üyeleriniz uydu mu buna, uymadı mı?

Uyanlar, kendini genişletmek isteyenler oldu. Ve tabii ki bu kredi mekanizmasına giren arkadaşlarımız da oldu. Ve sonuçta kriz çıktığı noktada da bizle gelip konuşan, sıkıntı duydum, bize yardımcı olur musunuz diyen arkadaşların hepsi onlardı.

Kaç kişiydi bunlar?

İki elimin parmaklarını geçmezdi. Söylemeyenler de, utananlar da vardır. O zaman yapıda hala eski usul bir şekilde muhafaza ediliyor demektir. Yani özsermaye ile yürümek, açılmamak, kapitalist sistemin getirdiği şartları birebir uygulamamak, herhalde bizim üyeler için hala devam ediyor diye düşünüyorum. Çünkü bunu birebir görmem mümkün değil.

Üyelerinizin çoğu kredi almıyorlar. Boyutları küçük olduğu için diyebilir miyiz?

Hayır, olur mu canım. Alabilen bir sürü firma var. Ben de alabilirim. Benim şu an kredibilitem oldukça yüksek mesela firma olarak. Özellikle geçen sene adamlar bizim peşimizde koştular size kredi verelim diye.

Peki, neden almıyorsunuz?

Almıyorum. Çünkü benim misyonuma, dini görüşlerime uygun değil.

Neden? Faiz ödemek zorunda kaldığınız için mi?

Kredi aldığınız zaman faiz ödeyeceksiniz. Tabii bankalarla çalışıyorsunuz mecburen.

Faiz mevzuunu nasıl çözüyorsunuz?

Vadesiz hesabınız varsa faiz binmez. Herkes böyle midir? Zannetmiyorum.

Siz kendi üyeleriniz için Anadolu Kaplanı deyimini kullanıyor musunuz?

Kullanıyoruz.

Peki, eğer kaplanlık devlete sırtını dayamadan, teşviklere, kredilere bel bağlamadan kendi yağıyla kavrulmaksa TÜSİAD üyeleri neye benzetilebilir, file mi?

(Gülüyor) Ben karışmam onlara. Ama teşvik sisteminden herkes istifade eder mümkün mertebe. Çünkü bir imkân vardır. Diyelim ki en son çıkan teşvik mekanizması içinde şu bölgeye, firmaya yatırım yaparsan senden on sene vergi almam diyor. Tamam, sırtını devlete dayayıp da hakikaten oradan istifademiz söz konusu değil. O bölgedeki insanların imkânlarını geliştirme yönünde çaba sarf ettiğimiz ve onları geliştirdiğimiz, onları ihracat yapar KOBİ'ler haline getirdiğimiz, büyütmeye çalıştığımız için Anadolu Kaplanları tabiri kullanılıyor.

Biriniz 1971'de kuruldunuz, biriniz 1990'da. 2010'daki buluşmaya kadar her iki taraf da birbiriyle ilgili pek çok önyargıyı barındırıyordu. Bu fotoğrafla birlikte bu önyargının en azından görünür kısmında bir hafifleme oldu. Ama hala taş gibi duran birtakım önyargılar var mıdır?

Mutlaka vardır. Ama kim, ne ölçüde, nasıl bir önyargıya sahiptir onu bilmemiz mümkün değil. Tabii biz bu ziyareti yaptıktan sonra genellikle olumlu tepkiler aldık. Birkaç tane farklı tepki aldık. Onu dikkate alırsak belirli bir önyargının olduğunu düşünüyorum açıkçası.

Neydi o kendi üyelerinizden gelen farklı tepkiler?

Bizim farklı olduğumuzu, TUSİAD'a gitmememiz gerektiğini söyleyen, ne gerek vardı diyen arkadaşlarımız oldu.

Korkuları neymiş?

Ben tabii ki her tepkiyi saygıyla karşılıyorum. Dinlerim. Olumlu cevap verene de, olumsuz cevap verene de bakarım, niye öyle düşünüyor diye. bizim arkadaşlarımıza da söylediğimiz şey şuydu: MÜSİAD yirmi yıldır kendini artık ispatlamış, çok önemli çalışmalar yapan bir kurum. TÜSİAD'ın da kırk yıla yakın bir geçmişi var. Hiç kimsenin böyle ruhunu satın alması gibi bir durum söz konusu değil. Hepimizin ortak sorunları var. Ülkenin sorunları bunlar. Biz niye fikir üretmeyelim? Mesela hükümetin davet ettiği toplantılarda TÜSİAD'ın IMF ile anlaşma yapılması noktasında görüşü vardı. Bizim görüşümüz IMF ile anlaşma yapılmasının gerekli olmadığı yönündeydi. Biz bugün yine aynı şeyleri savunabiliriz. Yarın konjonktür farklı olur, farklı bir şey söyleriz. Ama aynı masada oturup iki farklı görüşü rahatlıkla serdedebiliyoruz. Fikirlerimizi tartışabiliriz. Ben bunları söyledim arkadaşlarıma. Tahmin ediyorum onlar da ikna oldular.

Türkiye'nin askeri vesayetten kurtulması ve demokratikleşmesi konusunda mesela ortak bir proje geliştirebilir misiniz?

Valla yapabileceğimizi ben zannediyorum. Çünkü konuştuğumuz konulardan bir tanesi de oydu. Ümit Hanım'ın geldiği günden bu tarafa özgürlükler ve demokratikleşme konusundaki beyanatlarını hepimiz izliyoruz. Onların birçoğu da aslında bizim söylemlerimizle uyuşuyor.

Şöyle bir fotoğraf vermek ister misiniz mesela. Aynı masada oturuyorsunuz. İkiniz birden diyorsunuz ki, "Askeri vesayet sisteminden Türkiye'nin kurtulması lazım".

Haklısınız, bu çok güzel bir resim olur. İlk defa bir görüşme yaptık. İkinci görüşmede neler çıkar onu bilemiyorum açıkçası. İşsizlik ve KOBİ'lerin geliştirilmesiydi ana konumuz. Bunu konuşmadık. Bir sonraki gündem maddesi bu olabilir.

İşsizlik konusunda somut bir proje var mı? Lafta mı kaldı o iş?

İlk görüşmede hiç somuta girmedik açıkçası. Haziran'da bir çalıştay yapılacak Çalışma Bakanlığı tarafından. Tahmin ediyorum orada beraber oluruz. Ama ondan önce de olabilir miyiz bilmiyorum. Çünkü vakit çok dar.

ALİ BULAÇ BİZİM ÜZERİMİZDEN BAŞKALARINA MESAJ VERİYOSA BİLEMEM

Ali Bulaç'ı okumuşsunuzdur. MÜSİAD'ın hem form, hem de normlar açısından TÜSİAD'laştığını, İslami iddia ve kökenlerinden uzaklaştığını iddia ediyor. Büsbütün haksız mı?

O yazıya üzüldüğümü beyan etmem lazım. Çünkü Ali Bulaç Beyefendi ile hiç görüşmedim şu ana kadar. Hiç tanışmadım. Onun da MÜSİAD'a gelip, burada bizim faaliyetlerimizi gördüğünü düşünmüyorum. Bu haldeyken dışarıdan nasıl böyle bir görüntü verdiğimizi ben de bilmiyorum. Ben arzu ederdim ki Ali Bulaç Beyefendi bu yazıları yazarken sadece benimle de değil, üye arkadaşlarımızla gidip görüşerek, o analizi yapsın. Biz bir görüşme ile eğer bu hale geliyorsak, nasıl oluruz onu bilmiyorum açıkçası.

Görüşmeden evvel de söylüyordu bunu.

Söylüyordu ama gelin bunun altını beraber dolduralım. Ben bu derneğin yöneticisiyim. Diğer arkadaşlarımı biliyorum. Şube başkanlarını biliyorum. Yönetim kurullarını biliyorum. Onun açıklamalarında, Ali Bulaç Bey'in tarif ettiği şekilde bir deformasyon yok. Bir farklılaşma da söz konusu değil. Ama eğer bizim üzerimizden başkalarına mesaj vermek niyetini taşıyorsa, yazının amacı oysa ona bir şey diyemem. Arada biz kaynamış gibi oluyoruz.

Kime mesaj veriyor olabilir?

Mesela siyasi partilere, gruplara bakın arkadaşlar işte dindar kesimde zenginleşme var, şöyle var, böyle var diyerek bizim üzerimizden eğer onları vurmaya çalışıyorsa bu da haksızlık olur. Yani burada biz günah keçisi olduk. Biz herhangi bir resmi yazı da yazmış değiliz ona. Eğer kendisi bizi daha iyi tanımak istiyorsa buyursunlar buradayız.

-Bir, telefon edip davet etmeyi düşündünüz mü? Yoksa o kadar kızdınız ki...

Kızma noktasında değil. Ali Bulaç Bey'in bu yazıları yazarken bana veya kurumda ilgili arkadaşlara gelmesi ve düşündüklerimde doğru muyum, değil miyim diye analiz yapması lazım. Yoksa isterse gelir, isterse gelmesin kendi bilir. Ne diyor? Kim nasıl düşünürse öyle yaşar. Nasıl yaşarsa öyle düşünür. Bu düstur çok önemli. Hepimizin de zaten bildiği, algıladığı bir üslup. Ama biz buna kendi içimizde baktığımızda bir farklılaşma göremiyoruz. Yani göremediğimiz insanlar vardır belki. Bizim yanlışımız varsa biz her zaman yanlışımızı dinlemeye ve eleştirilere hazırız. Ama bütün bunları yapan MÜSİAD olduğu zaman, MÜSİAD kapitalist sisteme geçti, eski öz değerlerini, bıraktı dersek haksızlık etmiş oluyoruz. Çünkü MÜSİAD TÜSİAD'laşıyor diye genele hitap eden bir şey var.

Üç kriter koymuş. "TÜSİAD da, MÜSİAD da bölüşümü değil, büyümeyi temel alıyorlar. Büyüme devlet müdahalesinin asgariye indirildiği serbest piyasa ile mümkündür. Bu konseptin adil piyasa kaygısı yoktur" diyor.

Olur mu? Şimdi bakın ben size biraz evvel işçilerin çıkartılması konusunda ne düşündüğümüzü söyledim. Arkadaşlarımızı paylaşmaya yönlendirdiğimizi söyledim. Biz hatta birleşerek büyümeleri gerektiğini devamlı söylüyoruz. Büyüme derken sen büyü, as, kes etrafını diye bir düşüncemiz kati surette yok. Alın teri kurumadan işçinin hakkını ödemesi gerektiği düsturu zaten genelde var. Ama kim tatbik ediyor, nasıl yapıyor? Biz bunları devamlı anlatmaya çalışıyoruz. Şimdi siz toptan derseniz ki bunlar hiç paylaşmayı düşünmüyorlar, sadece kendilerinin büyümesini düşünüyorlar, olmuyor.

"İki örgütün de üretim yapısı meşru ve sınırlı ihtiyaçları değil, nefsin sınırsız arzularını tahrik etmeyi öngörüyor" diyor. Böyle bir genelleme nasıl yapılır?

Biz buna katılmıyoruz. Ama biz bu sistemin, özellikle krizin çıkmasına neden olanın altında aslında bunun yattığını hep söylüyoruz. Ekonomi sınırsız kaynakların bölüşülmesi hadisesi mi, yoksa sınırlı kaynakların bölüşülmesi mi? Yani burada tatmin düzeyi nedir? Yani siz aldıkça alacak mısınız? Hiçbir şekilde dağıtımınız söz konusu olmayacak mı?

Ama büyümezseniz küçülüyorsunuz bu sistemde.

Bakın, ben kendimden örnek verdim size. Bazı şeyleri bu sistemde yapmam gerektiğini bildiğim halde yapmıyorum. Büyüyorum ama yavaş yavaş büyüyorum. Netice itibariyle etrafıma faydalıyım. En azından dünyaya geliş gayeme aykırı hiçbir iş yapmadığımı düşünüyorum. Bu bizim için önemli. Ben birçok arkadaşımızın da bu düsturda olduğunu düşünüyorum. Sonuçta dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunu ve bunun da paylaşılması gerektiğini düşünüyoruz.

Düşünüyorsunuz da insanı azgınlaştıran bir sistem var. O ezmezse biri geliyor onu eziyor. Siz bu fasit dairenin dışında kalabiliyor musunuz?

Başka kuruluşların yönetimlerinde de yer aldım. Sektör kuruluşlarının yönetimlerinde de yer aldım. Tabii ki kendi iş alanımızda, kendi sektörümüzle ilgili çalıştığımız benzer arkadaşlar r derlerdi ki bize, siz bu konuda çok iyisiniz. Şu rakamları düşün, ezin geçin. Rakibiniz kalmasın. Kati surette biz bunu yapmadık.

İmkanınız olduğu halde mi yapmadınız yani?

Bizim şirket yapısı da buna imkân verecek ölçüde olmadı. Ne demek yani. Rızık Allah'tandır. Netice itibariyle bu insanlar da para kazanacaktır. Biz bunu düşünemeyiz. Biz otururuz, çalışırız. Biz rızkımızı helal yoldan aramaya çalışırız, dedik. Genel olarak bakıyorum. O sistemin içinde devamlı, sizin de söylediğiniz gibi ileriye, devamlı büyümeye ve pastadan büyük pay almaya çalışan bir anlayış var.

Yani rakibini ezmeden payını almış olamıyorsun.

Alamıyorsun. Şimdi eğer pastayı büyütemiyorsanız, o ne demektir, kendi yüzde onluk payınızı on beşe çıkartmanız, başkalarının dokuzluk payının üçe inmesidir. Sonuçta biz bu sistemin paylaşımcı bir sistem olmadığını düşünüyoruz. Netice itibariyle o ürünleri yapan firmalar elli bin adet yapsalar da, otuz dokuz bin adet yapsalar da kar ediyorlar.

Peki, kendinizi bunun dışında tutabiliyor musunuz?

Ben tutuyorum. Hiçbir zaman rakiplerimi ezip onlar üzerine çıkmayı istemedim. Tabii ki iş almak istersiniz. Eskiden gelen düsturumuz da, adamcağız siftahını yapmıştır. Yandaki komşusu siftahını yapmadı diye, ona yönlendirir.

Bu ilkeler yaşıyor mu ki şimdi?

Bu tabii ki yaşamıyor. Bu hikâye.

Öyleyse hikaye anlatmayın bize.

Bu hikaye. Ama bu bizim aklımızda kalmış mı? Var mı bizim böyle bir düsturumuz? Yani atalarımızdan kalan, resul efendimizden kalan bize var mı, var. Bu ölçünün sorumluluğunu yaşıyorsunuz. Ama uyguladın uygulamadın ayrı mevzu. Hiç kimse de işini bırakmıyor. Benden alma ondan al demiyor. Ama ne yapabilir bu ortamda? Her halükarda rakibini ezmek için uğraşmaz. Bunu yapabilir. İlla ki ben satayım demez. Dememeli de. Ben insanları en azından bu yönde yönlendirmeye çalıştığımı düşünüyorum.

Bulaç, TUSİAD ve MUSİAD'ın tüketim ve harcama alışkanlıkları hızla birbirine benzeştiğini düşünüyor.

Bu kadar genelleme yapılır mı? MÜSİAD'ın üyelerinin nasıl hareket ettiğini, sınır tanımayan harcamalar yaptığını veya başka kesimin harcamalarıyla benzeştiğini net olarak söylemek mümkün değil. Ama şöyle de bir gerçek var açıkçası. İmkanlar geliştikçe mutlaka harcama şekilleri bir miktar farklılaşıyor olabilir. Ama birebir benzeştiğini ben düşünemiyorum.

Komik bir durum var. Ali Bulaç MÜSİAD TÜSİAD'laşıyor derken Serdar Turgut da tam tersine "Çok yakında TÜSİAD'ın üye yapısı değişecek. Belki de TÜSİAD MÜSİAD'laşacak" diye yazdı.

Ne zaman yazdı bunu? Okumadım. Yani ne olacak? Büyük şirketin küçükleşecek hali yok yani. Dini değerlere hassasiyet gösterecek midir dersen, bu herkes için farklı olabilir. Üyelerin içinde gayrimüslümler de var. Valla bana da komik geldi. Ali Bulaç'ın dediğine göre biz kapitalist sisteme ayak uyduruyoruz, onların yaptığı harcamaları yapıyoruz, TUSİAD şimdi tam tersine mi dönecek? Nasıl olacak?

Bu kriz döneminde sermaye sınıfı içinde hangi servet transferleri yaşandı?

Biraz evvel söylemeye çalıştığım gibi yani çok az sayıda üyemiz bana gelerek kredi borçlarından dolayı sıkıntı duyduğunu söyledi. Bilmem ne yatırımına girmiş. Tam kriz anında yakalanmış. O yatırım yarıda kalmış falan diyen iki elin parmaklarını geçmez. Şimdi bu bana şunu çağrıştırıyor. Diyoruz ki üyelerimiz özsermaye ile, kendi imkânlarıyla bir şekilde idare etti. Bu, siz kendi sermayenizi kullanıyorsanız eğer, sermayenin küçülmüş olması ve bir şekilde sizin iş yapma kabiliyetinizin de azalmış olması manasını taşıyor. Analizin birisi bu.

Kim bu işten karlı çıktı?

Genel olarak bankalar. Kredi verdiği müşterilerine getirin, kredilerinizi kapatın dedi. Kapatamadığı noktada da haciz getirdi. Şimdi eğer firmalar işlerini idame ettirmek, itibarlarının zedelenmemesini istediler. O zaman böyle faktoring kurumları gibi, tefeci gruplara, elinde büyük para olan gruplara giderek o işi döndürmeye çalıştılar. Ne oldu? Bu adamlar kat ve kat paralarını artırdılar. Bankalar belirli bir dönemdeki o travmayı atlatınca tekrar dışarıdan gelen baskılarla da etrafı reel olarak okumaya başladıktan sonra kredileri yeniden yapılandırmaya başladılar. Yeniden yapılandırdıkları kredilerin hiçbirini, eski koşullardan, uygun koşullardan değil, daha yüksek karlarla verdikleri için bankacılık sektörü geçtiğimiz dönem muazzam bir kar etti. Bu krizden en büyük fayda sağlayan, Türkiye için konuşuyorum, elinde para olan sermaye gruplarıydı.

Transfer yine parası olanlara oldu yani?

Evet. Çünkü kendi namuslarını kurtarmak için evlerini, mallarını mülklerini, işlerini, fabrikalarını satarak işten kurtulmak isteyenler oldu. Bu imkânlar, elinde kapitali olan insanlara geçmiş oldu. MUSİAD üyeleri korundukları için nispeten daha rahat toparladılar.

Siz hükümetin ekonomik ve siyasi politikalarına yakınsınız. Karşı çıksanız başınıza neler gelir? Hala başbakan çıkıp sizi Anadolu Kaplanları diye alkışlar mı?

Bugünkü hükümet MÜSİAD'ın tarihi boyunca karşılaşmış olduğu ilk hükümet değil. 1994'te hazırladığımız bir rapor vardı. Siz eğer bu ekonomik politikalarınızı devam ettirirseniz, 1999'da duvara tostlarsınız demiştik. Bugün baktığımızda önerilerimizin birçoğunun zaten mevcut hükümet tarafından değerlendirildiğini görüyoruz. O da bizi memnun ediyor. Orada sıkıntıya düşülen belki bir iki nokta olabilir. Ama biz bunları lisanı münasiple kendilerine aktarıp söylüyoruz tabii ki.

Hükümeti eleştirmede özgür müsünüz? Yoksa aman zaten herkes onu yıkmaya çalışıyor. Bir de bizden darbe yemesin. Anayasa Mahkemesi var, bilmem nesi var diye mi düşünürsünüz?

Bunu şahsi olarak farklı düşünebilirim, kurum olarak farklı düşünebilirim. (Gülüyor)Güzel bir soru. Biz elimizden geldiği kadar özgür düşüncemizi aktarmaya çalışıyoruz. Ama dengeleri de muhafaza etmeye gayret ediyoruz. O dediğiniz çok doğru. Bir sürü olaylar var, filan diye. Hakikaten yapmaya çalıştığımız, olumlu yönleri herkesin önüne sererek, kaos oluşmamasına gayret etmek. İnanmadığınız şeyi kimse size söyletemez. Hükümet tarafından bize hiçbir şekilde şunu şöyle yap, bunu yap, buna destek ver denmedi.

Uslu çocuklar olduğunuz için. Yarın bir gün canınıza dokunan bir karar alsa, sesinizi yükseltseniz neler olacağını biliyorsunuz.

Olabilir ama benim başıma gelmedi. Ben iki seneyi birazcık aşkın başkanlık yapıyorum. Bu dönemde bir şey olmadı yani.

Ümit Hanım size iade-i ziyarete gelecek mi?

Valla biz davet ettik. Gelmelerinden memnun oluruz. İlişkilerin ilerlemesi noktasında da önemli olduğunu düşünüyorum. Kapımız her zaman açık. Bu işin güzel bir süreçte devam etmesi lazım.

2010 Yılı Röportajlar