Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

[Nihat Zeybekci] - Keşke hükümetimiz biraz daha cesur olsa

Nuriye Akman

Geçen hafta KAGED'in (Denizli Kadın Gelişim ve Kültür Derneği) misafiri olarak Denizli'deydim. Bu vesileyle şehrin AK Partili Belediye Başkanı Nihat Zeybekci'yi de ziyaret ettim. Demokratik açılımın batı illerimizde etnik bir çatışmaya yol açabileceği spekülasyonlarının yapıldığı bir dönemde, manzara-i umuminin Denizli'den nasıl göründüğünü konuşma fırsatımız oldu.

Zeybekci'ye göre şimdi susma ve sabır zamanı. Bu çağrıyı sadece açılımın muhaliflerine yapmıyor, Başbakan dahil, devletin bütün birimleri bir süre konuşmasın, Avrupa'dan gelenler gelsin, dağdan inenler insin, herkes bir durumu sakince izlesin, heyecanlar yatışsın, ne yapacaksak ondan sonra yapalım diyor.

Sizinle Denizli'nin belediyecilik hizmetlerini değil, demokratik açılımı konuşmak isterim. 30 yıldır devam eden bir savaş, her şeye rağmen halkları etnik kimlik temelinde bir çatışmaya sürüklemedi. Bundan sonrasında böyle bir tehlike var mı?

Asla. Denizli farklı kimlikteki insanların en iyi buluştuğu zeminlerden biridir. Denizli'de Doğu ve Güneydoğu'dan göç ederek gelen 60 bin vatandaşımız var. Göç hâlâ devam ediyor. Türkiye'nin en çok göç alan üçüncü veya dördüncü iliyiz. Denizli'ye gelen bu vatandaşlarımız, önce Denizli'nin iki mahallesine yerleşirler. Sonra bir sağlarına sollarına bakarlar. Sonra bir iş bulurlar. Hayat standartları yavaş yavaş değişmeye başlar. Sonra otomatik bir şekilde de şehrimizin diğer mahallelerine yönelirler, kendilerine orada ev bulmaya, orada komşu edinmeye, yaşamaya başlarlar.

Ama öncelikle bir getto halinde yaşarlar...

Getto demeyelim oraya. Orası bir ara istasyon gibi diyelim. Denizli'de, bazı yerlerde olduğu gibi, Vanlılar şurada, Ağrılılar şurada, Afyonlular şurada, Burdurlular şuradadır diye bir şey yoktur. Denizli, kimliklerin kaynaşması anlamında inanılmaz derecede başarılı bir örnektir.

İnsanlar, büyük bir barış içinde burada. Kimseyi göremezsiniz burada sen buralısın, sen şuralısın, senden alışveriş yapacağım ya da yapmayacağım diyen. Bu Denizli'de olmaz. Onun için bu açılım meselesinde Denizli dikkatle incelenmesi gereken bir mini örnektir. Denizli'de tek bir çatırtı yok, huzursuzluk yok.

Sizce Türkiye'nin genelinde bu iş nasıl gidiyor?

Hiçbir bünye yoktur ki kendisine yeni bir şey verdiğiniz zaman tepki göstermesin. İnsan vücudunun en çok ihtiyaç duyduğu şey, nefesidir. Anamızdan doğduğumuzda ilk aldığımız nefes bizim için can demek, ona bile ağlıyoruz; çünkü canımızı yakıyor. Uzun süre susuz kaldığınız zaman ilk içtiğiniz yudum boğazınızda bir tepki oluşturur. 25-30 yıldan beri bu ülke bir terör belasından, bir kardeş kavgasından mustarip. Şu ana kadar devletimiz silahlı mücadele tarzını benimsedi. Ancak elde ettiğimiz sonuç bellidir. Bu ülkenin belli bir yerinde meydana gelen adli bir vaka için o bölgeye tedbir alarak bir gün sonra gidebiliyorsanız geldiğimiz noktanın sonu mutlak şekilde bölünmedir. Öyleyse yeni bir şey söylemek, yeni bir şey yapmak, tüm gerginlikleri azaltmak, bazı provokatörlerin ellerindeki malzemeleri almak lazım.

Habur'daki manzaralardan sonra sürece bir mola verilmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Yanlış, ara verilmemesi gerekiyor. Bundan korkmamak gerekiyor, çünkü bu hareketin olmasını isteyenler kadar olmasını istemeyenler, çatışmadan, huzursuzluktan nemalananlar var. Terör biter, her şey normalleşirse işsiz kalacağız diye düşünenler var. 30 kişinin gelişini büyük bir şova dönüştürerek her türlü yarayı kaşıyıp kanatmaya çalışanlar var. 30 kişi geldi, bu kadar gürültü yaratıldı, bence 100 kişi geldiği zaman bundan daha az gürültü çıkacaktır. 500 kişi geldiği zaman da daha az gürültü yaratılacaktır. Zaman içinde, bu memleketin sinesinde eriyeceklerdir. Bir süre sonra daha az duyulacaktır sesleri. Keşke hükümetimiz daha cesur olsaydı ve devam deseydi. Yani nereye kadar şov yapabilirler? Bu dağdan inişler olup bitmeyecek mi günün birinde? İlk 30 kişinin çıkardığı gürültü aynen devam mı edecek? Değil. Tepkiler yahut ilgi azalacaktır zamanla. Hükümetin ben bu işten vazgeçtim deme hakkı yok. Sonuna kadar gitmek, bu işi tamamlamak zorundayız. Cesur olmak, belirli yerlerde ve zamanlarda sabırla beklemek zorundayız. Belirli tepkilerden korkmamak zorundayız. Sonuçtaki kazanç muhteşem olacaktır. Bölgedeki oluşacak olan o barış ikliminde, dağdan gelenler, bir gün kahraman, iki gün kahraman, üç gün kahraman olacaktır. Bir ay sonra ne olacak peki?

Normale dönecek hayat...

Unutulacak. Normal bir vatandaş haline gelecek. Her gün onun etrafında toplanan kalabalık azalacak. Burada bu işi bozmak isteyenlerin gayretleri inanılmaz bir şekilde artmaya devam edecek. Bundan çekinmemek lazım.

Bu ay içinde Avrupa'dan gelecekler...

Bırakın ne yaparlarsa yapsınlar. Bırakın dilediği kadar konuşsun, sevinsin, bağırsın, rahatlasın, sonra normale geçecek.

Peki dağdan inenlerin topluma entegrasyonu nasıl olmalı?

Bugün için acele etmemek lazım. Bugün hakikatten erken diye düşünüyorum. Çünkü o karşı taraftaki gerilim uzlaşmaya hazır değil. Tipine, duruşuna, söylemine bakarsanız o daha hâlâ kahraman. Onun için de bir zaman geçmesi lazım. Önce onun Türkiye'deki mantığı anlaması, ülkenin durumunu bir görmesi, sonra da bu ülkenin bir ferdi olmaya, üretmeye, katkı vermeye, barışa, kardeşliğe razı olacak noktaya gelmesi lazım.

Ama onun için geldiğini söylüyor. Örgütlenmek istiyor, siyasi olarak düşüncelerini ifade etmek istiyor. Bunun şartlarını oluşturmak gerekmez mi önce?

Onun için de biraz zaman lazım. Çok zaman değil tabii. Belki 3 aylık, 5 aylık bir zaman geçmesi lazım. Herkes oturmalı önce. Dağdayken, bilmem ne kampındayken veya yurtdışında bilmem nerdeyken, Türkiye'deki bu dönüşümün içinde kendine bir rol biçmek imkansızdır. Ama Türkiye'ye gelip oturduktan sonra, mahalledeki insanları gördükten sonra, Tunceli ve Şırnak'ta, Hakkari'de, Diyarbakır'da, Van'da, sokaklarda dolaştıktan sonra, insanların birinci ihtiyaçlarını hissettikten sonra, daha sağlıklı düşünür dağdan gelenler. Onları zamanında evlerinden alıp da dağa götüren zihniyet, şimdi onları omuzlarına alıp şehirlerde gezdiriyor. Önce bir omuzlardan insinler, bir köşeye otursunlar. Sokaktaki vatandaşın derdi ne onu bir görsünler. İşte bu dönemde bize düşen sabırdır, beklemektir.

Siz Türkiye Belediyeler Birliği'nin encümenindesiniz...

Evet. Türkiye'yi Avrupa Konseyi'nde yanımızda MHP'lisiyle, CHP'lisiyle, DTP'lisiyle Avrupa'da temsil eden 12 belediye başkanından birisiyim. Bazı belediye başkanlarımız siyasi bir mücadele peşindeler. Zamanlarını şehirlerine hizmet etmekten daha çok, Brüksel'de, Strasburg'da toplantılarda geçiriyorlar. Belediye hizmetleri anlamında üçüncü dünya ülkelerinin çok daha gerisindeler. Halbuki bir Diyarbakırlı vatandaş belediye vergi gelirlerinden üç lira pay alırken, bir Denizlili vatandaş bir lira alıyor.

Bu açılım süreci ile birlikte belediyecilik daha mı iyiye gidecek daha mı kötüye?

Daha iyiye gidecek. Denizli'deki bir belediyenin yaptıklarıyla Van'daki veya Diyarbakır'daki belediye hizmetlerinin sorgulanması dönemi yaşanacak. O bölgelerdeki belediyeler neden bu hizmeti yapmıyor, bunların hesabı sorulacak.

Bu hesabı ancak Kürtler sorarsa bir işe yarar...

Benim dediğim de o zaten. Dağdan inen önce bir rahatlasın, düşünebilir hale gelsin. Sonra sorgulasın. İzmir'de, Aydın'da, Denizli'de, Konya'da, Kayseri'de, Samsun'da Rize'de, Erzurum'da bu insanlar bunları yaparken biz ne yaptık? Biz niye şehirlerimizi geride bıraktık? Niye yerel yönetimler olarak bu noktaya gelemedik? Niye Diyarbakır'a, Van'a, Hakkari'ye yatırımcıyı çekecek iklimi yaratamadık? Niye şehirlerimiz düzgün hale gelmedi? Bunun için denecek şu: Köylerden insanlar zorunlu olarak göç etti. Onun için herkes sabretmeli. Susmalı.

Susmalı mı yoksa devlet özür mü dilemeli?

Devleti özür dilemek pozisyonuna getirmek de yanlış olur. Devletin hataları yok mu? Var tabii ki bu noktaya geldik. Ama şimdi devlet, geri dönene, dağdan inene, yurtdışından gelene kalkıp da haddinden fazla önem verir, tepki gösterirse onlar amaçlarına ulaşmış olacaktır.

Herkes susmalı, en çok kimler susmalı?

Herkes yani bu devletin başındakiler, devletin güvenlik güçlerinde olanlar, devletin politik olarak başında olanlar, devletin bürokratik olarak en üst düzeyinde olanlar, başbakan, cumhurbaşkanı. Hepimiz susmasını bilelim. Bu iş kendiliğinden eriyecek zaten. Tansiyon düşecek, şov bitecek zaten. Şov yapanlara bunun karşılığını vermediğiniz sürece, kimse kendini seyretmediği zaman, kendi kendine etrafındaki halkanın da azalmaya başladığını görecek zaten. Devlet de şov yapmasın, karşı taraf da.

Dağdan inen kadar dağdan indiren de şov yapmasın diyorsunuz...

Tabii ki herkes sussun. Gerçek milliyetçilik, bu ülkeyi bölmeden, bütün kimlikleriyle en gelişmiş dünya ülkeleri arasına götürebilmektir. Gerçek milliyetçilik "şehitler ölmez, vatan bölünmez " sloganını atmak değildir. Şehitler ölüyor, vatan bölünüyor. Şehitler ölmemeli. Vatan da bölünmemeli. Bu vatan herkesin vatanı olmalı. Amerika 72 milleti bir araya getirip de ırklar ve milletler tarihinde Amerikan diye bir ırk olmadığı halde bugün Hintlisi, Çinlisi, Amerikan pasaportu ile ben Amerikan'ım diyor, Amerikalıyım demiyor. Bunu 5.000 yıldan beri aynı coğrafyada, aynı kültürde yaşayan bizler de başarabiliriz.

Susalım, tansiyon düşsün, sonra?

Herkes kendi işini yapacak. Herkes ülkeyi korumak ve kollamak görevi ile peşinen ortaya çıkmayacak. Hukukla ilgili sıkıntılarımız var. Mahkeme kararlarının başında "Türk milleti adına" diye bir ibare var. Hakimin kararını, hukuk adına vermesi lazım. Yargıç, kararı ile değil, kanunla konuşur. Herkes kendi işine dönecek. Bu ülkenin savunması ile ilgili görevde olanlar, sadece güvenlik yapacak, savunma stratejisi üretecek. Siyasete heveslenmeyecek. Siyaset de hukuka karışmayacak. Herkes evinin bahçesine çekilecek. Ondan sonra daha net resimler göreceğiz.

Yargıçlar Türk milleti adına karar vermesin. Öyle mi?

Böyle tek cümle olarak alıp çıkarsak meselenin içinden olmuyor. Herkes evrensel standartlarda kendi işini yapmak üzere organize olacak. Gazeteci de, belediye başkanı da, asker de, polis de, politikacı da, milletvekili de, yargıçlar da.

Bunu yapmadan sivil anayasa yapılamaz diyorsunuz...

Yapılamaz. Türkiye evrensel bir hukuk anlayışı üzerine kendini oturtmadığı sürece bu iş, kendini bir daha, bir daha tekrar eder. Bugün Kürt meselesi diye tekrar eder. Yarın başka bir mesele diye tekrar eder. Türkiye rayına oturmalı artık. Biz hep beraber rayımızdan çıktık.

Sivil anayasa konusunda CHP'nin ve MHP'nin tavrı ortada. Nasıl olacak bu iş?

AK Parti referanduma gider. AK Partili olarak diyebilirim ki MHP ve CHP'nin tavrı, hareketleri ve tepkilerine asla tepki göstermemek lazım. Bırakın DTP'liler desin "Kahrolsun MHP'liler". MHP'liler de desin ki "Kahrolsun PKK". Umurumda değil. Yaşasın Türkiye.

Yani başbakanın da, bakanların da, her lafa cevap yetiştirmemesi lazım diyorsunuz...

Kesinlikle o görüşteyim ve özellikle hassas konumla ilgili bir susma ve icraat dönemi olmalı.

Deniz Baykal'a bununla ilgili cevap vermeyecek kardeşim ya cevap vermeyeceğim.

MHP bununla ilgili tepki gösterecekmiş. Yapsın, koysun tepkisini.

Niye cevap veriyor sizce Başbakan bütün bunlara?

Sabretmeli. Siyasette de kendini sorgulamalı. Siz başbakan olarak CHP'ye veya MHP'ye cevap verdiğiniz zaman, cevap verilmiş bir CHP veya MHP oluşuyor, onun cevap hakkı doğuyor. Sonuçta bu böyle devam ediyor. Halbuki bir yerde bir kere sussanız da yankı bulmasa, karşı taraf kendi kendini tekrar etmeye başlayacak. Ondan sonra yavaşça düşecek aşağıya.

2009 Yılı Röportajlar

Get Adobe Flash player