Nuriye AKMAN
18 Mayıs 2017
Nuriye AKMAN

‘Kalp krizi bana verilmiş ve hak edilmemiş bir ödüldür’

[Metin Münir 2] - ‘Kalp krizi bana verilmiş ve hak edilmemiş bir ödüldür’

Nuriye Akman
Zaman Gazetesi

Gazeteci Metin Münir:
Duvarın arkasında bir şey var. Ben o duvarın arkasındaki yolun başına girdim. Yolu yürümedim ve nereye kadar gidiyor bilmiyorum. Yani ölüyor olmanın algılamasını ve duygusunu yaşadım. Birdenbire havaya zıpladığımı hissettim. Bana muazzam elektrik veriyorlar, o insanı zıplatıyor havaya. Sonra hoşlanma duygusu bitti ve ben hastane odasına geri döndüm. Tekrar sızı başladı.

-Dünden devam-

Sabah’taki yazınızda “Kalbim durduğu an önümde bir hayal belirdi. Bu bir rüya değildi, eğer rüyayı filme benzetecek olursak benim gördüğüm bir slayttı. Sağdan sola galaktik bir hız ve gürültüyle giden bal peteği renkli bir ışıklı kütle görüyordum” dediniz.

Evet yani, içinde bal olan bir petek düşünün. Nasıl ki onun beyazdan kahverengiye kadar giden bir rengi var. Öyle bir renk. Böyle karşındaki bütün sahayı kaplayan, büyük bir süratle soldan sağa hareket eden bir şey gördüm ve yani ben orada vücudumla, 58 senelik tarihimle Metin Münir olarak yoktum. Ama benlik olarak oradaydım ben. Anlıyor musunuz?

Sizi bütün kalbimle hissediyorum. Çok açık, çok güzel anlatıyorsunuz.

Ondan sonra, bu şeyi gördüm ben ve böyle gözlerimle izlediğimi hissediyorum, baktım. Daha sonra yanımdaki arkadaşım bana dedi ki, “Ölmeden evvel bir şeye bakıyordun”. Yanımda duruyordu. Gözlerimin bu tarafa gittiğini ve yüzümde memnuniyetle karışık bir hayret ifadesi olduğunu gördü ki benim tam duyduğum his buydu. Kendi kendime orada ben, “demek ki doğruymuş” diye bir şey düşündüğümü hissediyorum. Gördüğüm şeyden hoşlandığımı hatırlıyorum.

Doğru olan neymiş? Bedensiz de var olunabiliyormuş manasında mı?

Hayır. Onu söyleyemeyeceğim. Çünkü oraya kadar götüremedim. O anda, dördüncü olay oldu, birdenbire havaya zıpladığımı hissettim. Bana muazzam elektrik veriyorlar, o insanı zıplatıyor havaya. Birdenbire o hoşlanma duygusu bitti ve ben geri hastane odasına, yatağıma, arkadaşımın yanına, doktorlara geri döndüm. Tekrar o sızı başladı, tekrar o ışıklar, aynen bu hayat.

Tekrar bedene döndünüz yani. Peki bu olaydan öncesi ile sonrası arasında nasıl bir “Yaratıcı” anlayışı var kafanızda?

O değişmedi; çünkü eskiden inandığımın aynısına tekrar inanıyorum. Yalnız bu defa o büyük gücün merhametine inanıyorum. Ölüm anı korkunç bir şey olabilirdi. Eğer bana beynim deseydi ki, “Metin Münir senin iş bitti kardeşim, senin şimdi kalbin durdu. Sen nefes de almıyorsun”, ne kadar korkunç bir şey olurdu düşünebiliyor musunuz? Hâlbuki ben hayatımda hissetmediğim, tarifi mümkün olmayan, belki de hiç kimsenin hissetmeyeceği veya hissedip de geri dönmeyeceği bir şey yaşadım o anda. Yani bizim en korkunç an olarak düşündüğümüz şeyin, hiç böyle olmadığını gördüm.

Allah’ın merhametiyle kolay öldüğümüzü söylüyorsunuz.

Evet. Bir şey daha söyleyeyim: Bu kelimeyi de aslında kullanıp kullanmamakta tereddüt ediyorum. Bu laik bir olaydır. Yani ben orada melekler falan görmedim. Trombonlar ötüyor, huriler geliyor beni götürüyorlar, yıkıyorlar falan. Öyle bir şey değil. Zaten bundan sonraki hayatımızın bu hayata benzeyeceğine de hiç inanmadım. Çünkü çok net fotoğraflarla anlatıyorlar. Onları görmüş olmak için, çok uzun zaman orada kalıp geri gelmiş olmak lazım. Öyle bir deneyim yaşayan yok. Benim bu yaşadığım deneyimin de herkes için aynı olacağını iddia edemem tabii; ama öyle olacağına inanıyorum.

Yani ölüm anındaki o huzur duygusunun, sadece size bahşedilen bir şey olmadığını düşünüyorsunuz.

Evet. Ben buna inanıyorum. Bence Tanrı, Allah demiyorum Tanrı diyorum; çünkü sadece Müslümanlar Allah diyorlar. Ama bence bütün kâinatın bir Tanrı’sı var ve bu dinlerden önce de vardı, dinlerden sonra da olacak. Benim inandığım Tanrı, bütün varlığın Tanrı’sıdır. Sadece Müslümanların, Hıristiyanların, Budistlerin, falanların, filanların Tanrı’sı değildir.

Bunu İngilizce ifade etseydiniz God diyecektiniz, böyle bir problem olmayacaktı.

God diyecektim evet. Zaten Türkiye’de bizim dinle problemimiz hiçbir zaman bitmedi, bitmeyecek de. Çünkü dini insanla Tanrı’sı arasında bırakma alışkanlığımız yok. Benim için adı Tanrı’dır. Ondan bir şey istediğim veya ona teşekkürlerimi yolladığım zaman, Metin Münir olarak doğduğumdan beri benimle beraber var olan ve benim konuştuğum birisi ile konuşuyorum. Onun bir ismi yok.

“Allah, Müslümanların” dediniz; ama Kur’an’da Allah, kendini tüm kâinatın yaratıcısı olarak tanımlıyor.

Okey. Bence o Tanrı, o Allah, merhametini ölüm anında bütün insanlara veriyor. Belki Hitler’e vermemiştir. Şöyle bir laf var: Her şeyi bilen her şeyi affeder. Ben Tanrı’nın böyle bir Tanrı olduğuna inanıyorum. Yani Tanrı katilin niye adam öldürdüğünü biliyor. Biz onu affetmiyoruz; ama o belki affetmiştir.

Bu tanım da Kuran’da var. Allah “Her şeyi bilen ve çok affeden” olarak tanımlıyor kendini.

Olabilir. Hitler gibi Pol Pot gibi korkunç insanlar var, Sırplar mesela. Hatta bugün yaşayan, aramızda dolaşan bazıları var ki bence o insanlara böyle kolay bir ölüm vermeyecektir. Bence birtakım şeyleri affetmeyecektir. Buna inanıyorum. Yani belki de aklımızdaki cennet, cehennem konsepti budur.

Siz dinsel açıdan kendinizi nasıl adlandırırsınız?

Ben kendim için “Müslüman değilim” demem. Fakat benim inancım dinin bürokrasisi dediğimiz şeyin dışındadır. Ben namaz kılmam. Namaz kılmaktan ne zaman vazgeçtim biliyor musunuz? Her cuma günü, Kıbrıs’taki İngiliz Okulu erken tatil oluyordu ve biz bütün okul, bütün Müslüman öğrenciler camiye gidiyorduk. Bunu bugün Türkiye’de yapmaya kalksanız herhalde ihtilal olur. Oradaki hayatımda gördüğüm en akılsız, en cahil hoca, zannediyorum hepimizi camiye gitmekten bıktırdı. Öyle bir adamın temsil ettiği dua içinde olmanın hiçbir yararı olamazdı. Aradan yıllar geçti. Bu benim aklımda sürekli olarak dönen bir şeydi. Biz insanlar iki türlü bir hayat yaşıyoruz: Bir; siz ve ben gazetecilik yapıyoruz, yemeğe çıkıyoruz, kokteyle gidiyoruz, uçağa biniyoruz, birtakım yerlere gidip geliyoruz; ama bütün bunların arka tarafında da bir Nuriye ve Metin var. Ve onların hayatı, onların düşüncesi, onların olmak istedikleri şey çok farklı.

Gerçeği arayan, var oluşunu sorgulayan ikinci benimiz değil mi?

Evet, evet. Yani ben bu konuda kendilerimin, başkalarından farklı olduğunu düşünmüyorum.

Kendilerimin deyimini çok sevdim. Şu anda gördüğüm ve bunun arka planındaki Metin, bu kalp krizinden sonra bitiştiler mi?

Bence şimdi çok daha yakınlar. Siz şimdi diğeriyle konuşuyorsunuz. Ve daha çok diğeri olabildiğime de çok mutluyum. Bu kalp krizi bana yapılmış bir armağandır ve kendimi imtiyazlı hissediyorum bu hastalığı geçirdiğim için. Ameliyattan çıktıktan bir saat sonra bir ara uyumuşum. Sonra hemen kâğıt kalem isteyip de bunları yazdığıma şaşırdılar.

Evet, ben de bunu soracaktım. Bu nasıl bir enerjidir, nasıl bir istektir?

Başınıza gelseydi, siz de aynı şeyi yapacaktınız. Biz gazeteciler bir şeyi alıp başkalarına veren insanlarız değil mi? Siz şimdi benimle niye konuşuyorsunuz? Benim deneyimimi ilginç buldunuz, herkes öğrensin istiyorsunuz. Siz esasında çok daha harika bir şey yapıyorsunuz. Sizin yazdığınızı okuyan herkes, benimle sohbet etmiş gibi olacak. Haziranın dördünde bir ay olacak, bu kadar akıl almaz bir şeyi yaşayan bir insan olarak benim susmam nasıl mümkün olabilir? Bu şuna benziyor. Bir uçak düşüyor. Siz yalnızsınız, bisiklete binip eve gidiyorsunuz, kimseye de bir şey söylemiyorsunuz. Böyle bir şey mümkün mü?

Tıpkı bedeninizden kurtulurkenki hafifleme duygusu gibi, tüm aidiyetlerinizde de bir hafifleme oldu mu?

Aidiyetlerimi belki etkileyecek, belki insanlarla olan ilişkilerim değişecek. Kıbrıs’ta maraz etmek diye bir laf var biliyor musunuz? Yani endişelenme, korkma derler. Dert ettiğim şeyleri etmeyeceğim artık. Yükümün tamamını sırtımdan attığımı söyleyebilirim size. Korkmuyorum ve ayaklarım yere daha sağlam basıyor.

Nietzsche’nin bir sözünü yazmıştınız, aklımda kalmış. “Beni öldürmeyen her şey, beni daha güçlü yapar.” Şimdi sahip olduklarınızı düşünerek, kendinizi daha mı güçlü hissediyorsunuz, yoksa aslında hiçbir şeyimiz olmadığını mı düşünüyorsunuz?

Nietzsche’nin sözü bence doğru. Bu tecrübenin beni çok zenginleştirdiğine inanıyorum. Bu bana verilmiş ve hak edilmemiş bir ödül. Neden benim başıma geldi onu da bilmiyorum ben. Bunu belki de hak etmek lazım. Bu müthiş bir şey. Yani bir milyon doları bana birisi verseydi, geceleri uyuyamayacaktım. Ben bu parayı ne yapayım, ne olsun, ne bitsin diye. Ama bu başka türlü bir zenginlik. Bunu kimse sizden alamaz. Geçen Saint Augustin’i okuyordum. “Size ait olanlar, gemiyle beraber batmayanlardır.” diyor. Yani gemiyle gidiyorsunuz. Gemi battığı zaman, malınız mülkünüz, her şey gidiyor. Ama bunlar zaten size ait değil ki. Size ait olan başka bir şey.

Süper! Ne güzel anlattınız durumu. Dolayısıyla kendinizi eskiden şöyle tanımlıyordunuz: Uçurumun kenarında olan bir adam. Artık bu tanım da değişmiş olsa gerek.

Hâlâ uçurumun kenarında olabilirim, nerede olduğumu bilmiyorum; ama ayaklarımın yere sağlam bastığına inanıyorum. Yani dünyaya olan bakışım değişti. Siz demin “Hiçbir şey bize ait değildir.” dediniz; ama esasında bize ait olan bir can var. Yani biz dünyaya bakıyoruz. Tamam, siz de, ben de hemen şu anda ölebiliriz. Bakın şu vazodaki çiçekleri görüyor musunuz? Ne kadar harikalar değil mi? Bana inanılmaz miktarda çiçek gönderdiler. Hayatımda bu kadar güzel çiçeği bir arada görmedim. Türkiye’de bu kadar harika buketler yapılabileceğini bilmiyordum. Tabii trilyoner olmadığımız için o fiyatlara biz çiçek alamıyoruz; ama işte bu bize ait olan bir şey. Düşünün yani. Karanlık bir yerden geliyoruz ve birdenbire gözümüz açılıyor. 65, 70, 40, 50 yıl neyse bir süre yaşıyoruz ve orada bir şeyler alabiliriz esasında. Bir şeylerin tadına varabilir ve bir şeyleri anlamaya da çalışabiliriz. Eğer dünyanın bize ait olmadığını kabul edersek, o zaman bize ait olmuş olur. Anlıyor musunuz ne demek istediğimi?

Dünyayı olduğu gibi kabul etmek gerektiğini mi söylüyorsunuz?

Evet. Dünyada doğum var, ölüm var, şanssızlıklar, felaketler, her şey var. Herhangi birisi, herhangi birimizin veya sevdiğimizin başına gelebilir. Bunları kabul etmeliyiz. Yani böyle bir dünyada yaşamak üzere yaratıldığımızı kabul edersek eğer, o zaman çok daha rahat bir şekilde yaşarız.

Bu deneyiminizi hak etme adına neler yapabileceğinize dair projeleriniz var mı?

Hayatımı bir şekilde değiştireceğimi biliyorum; ama ne kadar değiştirebileceğimi bilemiyorum. Hayatımı sürdürmek için gazeteciliğe devam edeceğim. Ama belki daha değişik bir gazetecilik yaparım. Ama bu size özet olarak anlatmaya çalıştığım şeyleri kitap olarak kesinlikle yazmak istiyorum. Evden çıktığım an ile, ameliyattan çıkıncaya kadarki süreci yıldırım süratiyle yazdım unutmamak için. Tamamen bitirmek zaman alacak. Bunu yaşayan insan kimdi, biraz da bunu yazmak istiyorum. Çünkü kalp krizi yalnızlıkla ilgili bir şeydir. Kalp krizinin en büyük nedenlerinden bir tanesi yalnız olmaktır.

Kalabalıklar içindeki yalnızlık.

Evet, onun gibi bir şey. Yani hayatımı bir analiz etmek istiyorum. Bu benim kişisel öyküm olacak. Size söyledim ya, iki hayat yaşıyoruz diye. Yüzeyde bir hayatımız var, bir de onun altında bir hayatımız var. Ben o altındaki hayatımı anlatmak istiyorum.

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves