İnsanlar sevginin üzerini kapatıyor, hayvanlarınki ise hep açık
Sevgili Nuriye,
Sen mi bana benziyorsun, ben mi sana? Hangimiz ötekinden etkileniyoruz bilmiyorum. Ama farklı yollardan yürüsek de hep aynı istasyona varıyoruz. Mesela sen de ben de hayvanları bizden uzak durdukları sürece severiz. İkimiz de hiçbir zaman ne kedi, ne köpek, ne kuş istedik evimizde, ne de tavuk besledik bahçemizde. Çıkardıkları sesleri, dökülen tüyleri sempatiyle karşılayamadık. Midemiz bulandı, burnumuzu büktük. İnsan kendini ne kadar kolay tanımlıyor. “Hayvanlar bana yaklaşmasın” derken onlar sayesinde gelebilecek aydınlanma anlarını da elinin tersiyle itmiş oluyorsun.
Öyle bir olay yaşadım ki, artık “İnsan kendine bile inanmamalı” diyorum. Hayat, her türlü tanımın çok ötesinde bir yerde. Bak, dinle beni; senden önce geldiğim bu duraktan sesleniyorum sana.
Sana bahsetmeye fırsatım olmadı, geçenlerde tabiri caizse, izlemeyi hiç düşünmediğim bir filmin ortasına pat diye düştüm. Nasıl olduysa, ruhumun penceresi açık kalmış. Kader, durup dururken bir köpeği bana öğretmen kıldı. Ben bu dar kafalılıkla bir köpeğin öğrencisi yine olmazdım da, dedim ya, camım çerçevesinden çıkmak istedi herhalde. Kuvvetli bir rüzgar vursun da, şangır şangır insin diye bekledi. Ki bir daha hiç kapatamayayım o pencereyi. Sana da senden habersiz böyle şeyler olur mu?
Kahramanımın ismi Güllü. Kemik rengi, 60 kiloluk bir karabaş kangal. Boyu yaklaşık 80 cm. Siyah bir maske takıyor. Ağzı, burnu, kulakları simsiyah. Postu sık ve kısa tüylü. İki metrelik duvardan aşabilen, amansız bir hayvan.
Komşumun köpeği diyeceğim ama pek de komşuluk yapmadım sahipleriyle. Evleri bahçeli olduğu için gelirken geçerken, bazen de balkondan aşağı bakarken köpeği görüyorum. Aslında pek bir şey görmüyorum. Çünkü sadece havlamasından ne kadar rahatsız olduğumu düşünüyorum sürekli. Güllü ile evin beyi ve çocuk ilgileniyor. Hanıma daha çok sempatim var, köpeğe karşı mesafesini koruyor. Bir kere bile bana köpeğin başını okşarken yakalanmadı. “Zavallı, azgın koca ile yaramaz bir çocuğun esiri oldu kadıncağız.” diyorum kendi kendime.
12 enik şefkat damarlarımı kabarttı
Bahçelerinin önünden geçerken 12 tane enik görünce birden şefkat damarlarım kabardı. Demek tamamen kurumamışım. Ortalıkta görünmüyor ama belli ki Güllü doğurmuş. Yavrulara ilgi gösterebilirim. Çünkü bu kör, sağır, minicik hayvanlardan bana zarar gelmeyeceğinden eminim. Görüyor musun sevgisizliğimin kaynağı korkuymuş. Neyse bakışlarımdaki ışığı yakalayan karı koca beni evlerine davet etti. Ancak onların gözlerinde sevinç değil endişe vardı. Bir doğum kutlamasından çok teselli bekliyorlardı sanki. Çok üzüleceğimden emin bir şekilde “Güllü çok hasta” dediler. Hakikaten, kendimden hiç beklemezdim, birden çok üzüldüm.
Yavrularla birlikte kulübeye girdik. Güllü yatıyordu. Ama beni ürküten azgınlığından eser kalmamıştı. Çok bitkindi, sanki bir savaştan çıkmıştı. Birden oğlumun doğduğu gün geldi aklıma, Güllü’ye gülümsedim. Komşularıma göre ise doğum yorgunluğu değildi bu. Güllü ayağa kalkamıyordu. Yavrularını üzerine koydular. “Çocukları demin emiyordu onu. Acı çektiğini anlayınca biraz dinlendirmek istedik, çocukları ayırdık ama daha çok acı çektiğini gördük bu sefer, geri getirdik” dedi adam.
Anlattığına göre çocukları yanından alınınca, yerinden kalkamadığı için onları gözleriyle takip etmek istemiş Güllü. Boynunu bir sağa bir sola çevirmeye çalışmış. Çırpınmış ama kaldıramamış başını. Eniklerden “çocuk” diye söz etmesi, içimdeki tıkacı söktü attı, bir dalga kabardı, ağzımdan çıktı Güllü’ye aktı: “Canım benim”.
Tıkanıklığımı gideren “çocukları” kelimesinin onuruna, artık adam değil ismini söylemeliyim. Sezgin Bey. Eşi Hülya Hanım, kızları Yağmur, artı 12 köpek çocukla Güllü filminin tam ortasına düştüm. Üstelik izlemeyi beklerken oyuncu oldum.
Sezgin Bey, biraz sonra Güllü’yü ayağa kaldırmaya çalıştı. Kızcağız tak diye yere düştü. Durum vahimdi. Acile kaldırmamız gerekiyordu. Yağmur, çocukları alıp eve gitti. Biz Dışkapı’daki Veterinerlik Fakültesi’nin yolunu tuttuk.
Hekimi beklerken Sezgin Bey tahmini söyledi: Güllü’nün süt kanalları tıkandığı için memeleri taşlaştı, bütün vücuda iltihap doldu. Hülya Hanım, normal şartlarda Güllü’nün çok huysuz olduğunu anlattı. Başka köpekleri umursamaz, başka insanları yanına yaklaştırmazmış. Varsa yoksa sahibiymiş onun için. Bu üçüncü doğumuymuş Güllü’nün. Lohusalık dönemlerinde daha da hırçın olurmuş yabancılara hele de kedilere karşı.
Hastamızı masaya yatırdık. Odada başka hastalar da var. Dört kedi, dört ayrı masada kendilerinden geçmiş bir halde yatıyor. Kediler de inliyor, bizim Güllü de. Güllü onlara müdahale etmedi, hırlamadı, sataşmadı, “Anlıyorum sizi” der gibiydi.
Hekim, köpek babasının teşhisini onayladı: “Süt kanalları tıkanmış, evet. Neşterle dalarak akıtmamız lazım iltihabı.” Hepimiz “E ne duruyorsunuz öyleyse?” der gibi baktık. Hekim, zor bir seçim yapmamızı istiyordu. “Ameliyat ederim; ama anestezi yaparsak yavrularını emziremez. Vücut kimyası bozulacak çünkü. Narkozsuz ameliyata razı mısınız?”
Ben hemen atıldım: “Çocukları biberonla besleyemez miyiz?” Güllü’nün memelerinin yarılırken çekeceği ıstırabı düşünüyorum. Sezgin Bey dedi ki: “Çocuklar daha üç günlük. Anne sütünden başka bir gıda alamazlar. Ağızlarına biberon girmiyor bunların. İçemiyorlar. Daha önce denedik. Süt ciğerlerine gidiyor, ciğerler süt topluyor, ölüyorlar çocuklar.” Hem anneyi hem çocukları kurtarmanın tek yolu Güllü’nün acı çekmesiydi.
“Bağlayın” dedi doktor.
“Sahibi benim. Yanımda uslu durur. Bağlamayalım” dedi Sezgin Bey.
“Koskoca kangalı bağlamadan ameliyat edemem. Olmaz, bağlayın.” dedi doktor.
“Bana güvenin. Şu anda ona iyilik yaptığınızı biliyor. Sesini çıkarmayacaktır” dedi Sezgin Bey.
Memelere neşter vuruldu. İçinden kan, cerahat, bozuk, pis süt aktı. Sivilce sıkarken bile insanın canı nasıl yanar bir düşünsene. Güllü, babasını mahcup etmedi; ama mahzun etti. Bir saat boyunca sessiz sessiz ağladı. Bir köpeği ağlarken gördün mü? Yetişkin bir kadınla bir erkeğin bir köpeğin gözyaşlarını ağlaya ağlaya nasıl sildiğini hiç gördün mü? Görmediysen ne gördün sen hayatta, söyle ne gördün?
Sezgin Bey, Güllü’nün ağzına elini götürdü, okşadı. Dişleri kenetlenmiş hayvanın, belli ki bağırmamak için kendini sıkıyor. Doktor, bağırsaklarına kadar boydan boya içi oyulmuş hayvana batikon sıktı. Tentürdiyot gibi bir şey. Tekrar korkunç bir pislik aktı içerden dışarı. “Bir genel muayene yapalım.” dedi doktor. Bir bakıldı ki altta, bacaklarının arasında, tüylerinin altında bir büyük yara daha var. Bir saat da o bölgenin ameliyatı sürdü mü? Bu yaranın da içine toz, toprak, cam kırıkları dolmuş. Güllü bir saat daha ağladı sessizce. O ağladı Sezgin Bey ağladı. O ağladı Hülya Hanım ağladı. Ben ağlayamadım.
Hastamızı eve götürdük. Ayağa kalkacak hali yok. İttifakla “kulübesine koyamayız” kararı alındı. Göz önünde bulunmalıydı. Çocukları, açık yaraları zedeleyebilirdi. Yere serecek bir örtü bulunamadı. Perdelerden biri söküldü, halının üstüne yayıldı. Güllü üstüne yatırıldı. Nasıl olsa çişini yapmak için kalkamaz, bari buraya rahatça yapsın diye düşünüldü. Teker teker yavruları memelerin üstüne koyuldu. Güllü ameliyattan yeni çıkmış olmasına rağmen bir saat onları yaladı, öptü. Ama acı çekmeye devam etti. Bir yandan ağlıyordu. Biraz dinlensin diye yavruları biraz ayırıyoruz, yerde sürünerek yanlarına gidiyor, bize “Niye alıyorsunuz onları benden?.” diye ters ters bakıyor. Resmen, zorla emziriyor onları. İnliyor, ağlıyor; ama dünyaya getirdiği varlıklara karşı görevini de yapmaya devam ediyor. “Hastayım..” deyip çekilmiyor bir tarafa. İnsanın kalbi yerinden fırlamak ve gidip biraz da Güllü’nün içinde atmak istiyor.
Çocuklardan birine Kader adını vermişler. En küçüğü, en güçsüzü diye. Bakıyoruz anneleri bilhassa onu emziriyor. Artık inlemelerine dayanamayacağımı anladım, izin isteyip evime geçtim. Sonrasını bana şöyle anlattılar: “Güllü’nün başucunda hepimiz uykuya dalmışız. Sabah saat 6.00’da bir iniltiyle uyandık. Güllü yok. Yavrular ağlıyor. Sürüne sürüne tuvaletin kapısına gitmiş, sanki “Açın, çişim geldi..” diye inliyor. Durumu o kadar ağır olmasına rağmen yattığı yerde çişini yapmak istemiyor. Göğsünü kaldırıp ayağa diktik ki rahatça yapsın. Bu arada o haliyle 12 çocuğun birden boşaltımını sağlamış, onları temizlemiş tek tek.”
Güllü’nün ailesinden öğrendiğim kadarıyla anne köpekler, yavrularını doğumdan sonra 15 gün boyunca karınlarına masaj yaparak tuvaletlerini yaptırırmış. Yaptırmazsa henüz boşaltım sistemleri çalışmayan yavrular ölürmüş; çünkü dışkı bağırsaklarında donar kalırmış. Düşünebiliyor musun? Güllü’deki şu fedakârlığa bak. Nasıl güzel oynuyor ona verilen rolü. Nasıl kaytarmadan oynuyor? Nasıl sevgiyle oynuyor? Kaç insan böyle bir ameliyattan çıkar da “Getirin çocuklarımı da bakayım” der?
Tuvalet faslından sonra Güllü kulübesine sürünerek gitmiş. Fedakârlık nesneleri de yanına götürülmüş. Karı koca o kadar ısrar etmişler Güllü’yü evde ağırlamak için, yok istememiş hanımefendi. “Sanki artık size daha fazla zahmet vermeyeyim.” der gibiydi dedi Sezgin Bey. Birkaç gün, dayak yemiş gibi kendime gelemedim. Bu kadar duygu yoğun bir hikayem hiç olmamıştı. Her gün gidip Güllü’yü ziyaret ettim. Hülya Hanım, daha önce bir kez bile Güllü’nün başını okşamamışken, bu olaydan sonra köpek delisi olduğunu söylüyordu.
Kıssadan hisse
Kıssadan hisseyi Sezgin Bey çıkardı: “Sevgi, Allah’ın bütün yaratıklara verdiği bir cevher. Biz, şu veya bu etkilerle onun üzerini kapıyoruz. Onu yüzeye çıkarmak varken iyice diplerimize itiyoruz, ondan uzaklaşıyoruz; ama içimizde bu sevda var. Hayvanlarınki ise durması gerektiği yerde duruyor, üstü hep açık, hep kullanıma hazır. Yaratan, kendimizi çoğaltmamıza aracı olma ruhsatı veriyor bize. Elbette oluşmasına aracılık ettiğimiz yaratığın ruhsal himayesini de unutmuyor. Köpek, insana özgü hırslarla kirlenmediği için, en basiti, postundan başka elbise, sokağından başka tatil istemediği için görevini unutmuyor. Onu özünden alıkoyacak bir şeyi yok. Ona verilen yaratıcının yaratma organı gibi davranma görevini her ne pahasına olursa olsun unutmuyor. Çünkü kendisi yok, O var. Bu yüzden replikleri hep ezberinde.”
Akşam üstleri iş dönüşü onları ziyaret ettiğimde, ailenin her akşam toplanıp, köpekle beraber topluca ağlayışlarını hatırlayıp, Güllü’nün sırf çocukları için ölüme direnişini bir daha bir daha anlatıp ağlayışlarını hep boğazımda bir düğümle dinledim. Hayata teslimiyetin bu katıksız örneğiyle beni buluşturan kadere şükrettim.
Komşularım bir süre sonra maddi sebeplerle, çok sevdikleri bahçeli evlerinden bir apartman dairesine taşınmak zorunda kaldılar. Yavruları daha önce dağıtmışlardı, 6 aylıkken yanlarına gelen Güllü’yü de hıçkırıklar içinde bir dostlarına vermek zorunda kaldılar. Sadece 13 yaşındaki Yağmur, Güllü’yü yeni evinde ziyaret edecek cesareti kendinde buldu. Sezgin Bey ve Hülya Hanım, “Güllü bizi görünce bizden daha çok üzülür diye gidemedik.” dediler. Köpeklerin, sahipleri için hiç büyümeyen bir çocuk gibi olduklarını öğrendim. Karı koca, sırf hayvan üzülmesin diye özleme katlanmayı seçmişti. Güllü’nün mutlu olduğunu bilmek onları avutacaktı.
Artık ağlama sırası bendeydi. Sen herkes ağlarken tut kendini, herkes gülmeye başlasın su koyver. Söyler misin arkadaşım, neden gözyaşı hem mutluluğa hem de mutsuzluğa taç oluyor? Neden gelen de giden de insanı ağlatıyor? Neden sevinçle hüzün daima halvette duruyor? Nasıl oluyor da oluyor? Nasıl oluyor da böyle oluyor?
Köpeklerin huyları da sahiplerine benzer
Bu hikayeyi durup dururken neden hatırladım?
Geçen gün yolum, Akademi Köpek Eğitim Merkezi’ne düştü. Oran’ın arkasındaki İmrahor Vadisi’nde, şehrin çılgınlıklarından uzakta, kırların ortasında bir huzur mekanı. İş ve ev köpekleri hem öğreniyor hem tatil yapıyor burada. Veteriner eğitmenler Gürbüz Ertürk ve Bülent Olgaç ve öğrenci köpekleriyle harika bir zaman geçirdim. Bu iki genç adam, 5 yıldır yüzlerce köpeğin insanlarla ilişkilerini düzene sokmuşlar.
Ortalama 15 yıl yaşayan köpekler için eğitime en uygun başlama yaşı 6’ncı ay. Köpeklerin her biri 2–3 hafta süren birkaç etapta eğitiliyor. Eğitim süresi, biraz amaca, biraz da köpeğin kabiliyetine göre değişiyor. Otel olarak kullanmak isteyenler günlük 12 milyon lira ödüyorlar. Eğitim etabı ise ortalama 250 milyon liraya mal oluyor.
Eğitmenlerimiz, bu işi lisansı olmadan yapanların köpek eğitimini şiddete dayalı olarak yapmalarından şikayetçiler. Çivili tasma kullanıyorlar, psikolojik dengesini bozuyorlarmış hayvanın.
Akademi’nin tarzı ise tamamen bir sevgi kontağı kurmaya dayanıyormuş. O nedenle sonuç kalıcı oluyormuş. Şiddet, köpeği vahşileştiriyormuş. Sahibini ısıran köpeklerin geçmişinde mutlaka şiddet varmış. Köpek asla unutmuyor, günü gelince hesabı görüyormuş. Oysa düzgün bir eğitimle köpeğin kendine olan güveni pekişiyormuş, korkmadıkça saldırmıyormuş.
Eğitmenlerimizin en çok şikayet ettiği konu, son yıllarda köpek sahibi olmanın bir moda halini almasıydı. Şimdilerde büyük, güçlü köpekler revaçtaydı. Toplumsal çöküşe geçtiğimiz bir dönemde sistemden alınamayan gücün, köpeklerden sağlanma çabası mıydı bilinmez; ama pek çok insan gerçekten görgüsüzce, bilinçsizce köpek ediniyordu. 15 yıl gibi bir süre birlikte olacaklarını hesap etmiyorlar, köpekleri gerçekten sevip sevmediklerini düşünmüyorlardı. İşin sadece zevkine talip oluyorlar, ilk heves geçtikten sonra sorumluluklarını unutuyor, köpekleri sokaklara bırakıyorlardı. Mal varlıklarıyla çevrelerine caka satmaları yetmiyormuş gibi, köpekleri bu hastalıklı dünyalarına ortak ediyorlardı.
Yolda giderken hep dikkatimi çekmiştir. Köpeklerin yüzleri sahiplerine ne kadar benzer. Sadece yüzleri değil, vücut dilleri, tarzlarının benzerliği de hep şaşırtır beni. Artık alışkanlık oldu bende, bir köpek gördüm mü hemen başımı kaldırıp sahibine bakıyorum. Gördüğüm manzara sonunda beni şu sonuca ulaştırdı: İnsan sadece kendini seviyor. Kendini yansıtıyor, kendini yayıyor, kendini çoğaltıyor, kendine bakmak istiyor. Bunun kaynağı Yaratıcı’mızın da zaten bizde kendini seyretmesi olabilir mi acaba? Mademki bilinmek, sevilmek için oldurdu bizi, eh çok haksız bir soru soruyorum sayılmaz herhalde değil mi Nuriye?
Eğitmenlerden öğrendiğime göre köpekler sadece fiziksel olarak değil, karakter olarak da sahiplerine benziyormuş. Uysal adamın uysal köpeği oluyormuş. İnsanlarla ilişkileri huysuz olanın, köpeği de huysuzlaşıyormuş. O nedenle eğitmen o gün sinirliyse eğitime çıkmıyormuş. Okullarda öğretmenlerin öğrencilerle ilişkisini düşün bir kez. Kaç öğretmen bu sorumluluğu hissediyor, ruhunun, vücut elektriğinin çocuklara nasıl yansıdığını kontrol altına alıyor ki?
13 aylık Hera ve 3 yaşındaki Rod ile birlikte bana güzel bir şov yaptılar. Güzel yaratıkların şu komutları yerine getirişini büyük bir zevkle izledim:
Kal, bekle, hayır, yaklaş (yürü), topuk (dönme), otur bekle, yat bekle, sürün, öl (yatarak hareketsiz kal).
İnsanın içindeki hükmetme duygusuna ne güzel yanıt veriyorlardı.
Tarih: 25 Mayıs 2002