16 Mart 2002
Hem hedefim, hem okum ve tam 12’yim
Sağanak halinde mail yağıyor. Her gün sadece teşekkür etmek için bile reply tuşuna bassam, tam iki saatimi alıyor okurlarımla selamlaşmak. Dostlarım herkesi tek tek cevaplamama gerek olmadığını düşünüp bana “Kendini yorma” diyor. Ama bana verilen selamı karşılıksız bırakmak içime sinmiyor.
Aynı gün cevap yazamadığımda vicdanım sızlıyor. Hani sanki sokakta karşılaşmışız, gözlerini gözlerime dikip “merhaba” demiş bana da, duymazlıktan gelip başımı öte tarafa çevirmişim gibi geliyor.
Okur, nasıl algılandığımı gösteren bir ayna. Onlar için kurguladığım “gerçeğin” zihinlerinde nasıl kırıldığını görmek, onların kendi gerçekliklerini nasıl kurguladıklarını bilmek çok heyecan verici. Aynı zamanda da çok yorucu.
Okurlar, konuklarımın ne dediğiyle olduğu kadar röportajın oluşma süreciyle de yakından ilgili. Merak edilen hususlardan bazılarına açıklık getireceğim bu hafta. Hemen söyleyeyim, bu kararımı da Nuray Büyük adlı okuruma borçluyum. Geçen haftaki konuğum Fazıl Say’dı biliyorsunuz. Nuray Hanım, Say’a sorduğum şu soruyu bana yöneltmiş:
“Yaşama bir bütün olarak baktığında ne görüyorsun? Sen hedef misin, ok musun? Oksan, kaderin yayı seni hangi hedefe fırlatmak için gerildi? Hedefsen 12’nci noktana hangi ok saplansın diye bekliyorsun?”
Bu soruya “Ben de sizler gibi hem hedefim, hem okum ve tam 12’yim.” diye cevap vereceğim. Bunun niye böyle olduğunu da röportajların arka planında yatan bir gerçekle açıklamak istiyorum. Aslında bu konuya asıl değinme sebebim, kendime yardım. Okurlarımla tanışma faslımın artık bir an önce bitmesini ve birbirinin dilinden anlayan insanlar olarak daha iyi işler çıkartmak istiyorum.
Sevgili okurlar, siz şimdi tam sayfa bir röportajı birkaç dakikada okuyup bitiyorsunuz değil mi? Soru şöyle, cevap böyle. Zannediyor musunuz ki o kadar kolay oluyor. Hayır. O soru, konuşmanın başında, ortasında, sonunda defalarca soruluyor, cevap öyle kolayca sökülemiyor. Cevap veren, başka bir kanalda akmak istiyor, siz onu kendi kanalınıza çekmek istiyorsunuz. Sizlere aktarılmak üzere yazarken, o tekrarlardan ayıklıyorsunuz tabii. Aksi takdirde bir sayfada en fazla üç soru üç cevap yer alabilir.
Düşünün ki, birinden alamadığınız verimi diğerinden alabilmek için bazen yüze yakın soru soruyorsunuz. Bunun insanı zihinsel olarak ne kadar yorduğunu tahmin edebiliyor musunuz? Söyleşi bittiğinde kafanız kazan gibi oluyor.
Peki bu niye böyle oluyor? Tek sebebi var: Bu memlekette düşünce özgürlüğü yok. Herkes korkuyor. Hem kendinden hem de ötekilerden korkuyor. Fikirlerini çıplak bir şekilde söylediğinde, bırakın düşmanlarını ama dostlar kategorisindeki annesi, babası, öğretmeni, komşusu, arkadaşı, eşi, amiri, patronu tarafından en azından küçük görüleceğini, farklı yani tehlikeli bulunacağını, ayıplanacağını, kınanacağını, dışlanacağını öğrene öğrene büyüyor. Tabii bunun daha polisi var, savcısı var, askeri var. Parti başkanı var, sendika başkanı var. Suçlanmak var, hapse düşmek var, işten atılmak var, sürülmek var, tehdit almak var.
Peki bu korkulardan ben azade miyim? Soru soran taraf olarak özgürlüğüm, cevap verene göre daha fazla, tamam. Ama bazen “okurların” bazen de “okumazların” derin katkısıyla, “Şöyle sorarsam acaba başıma ne iş gelir?” gibi korkular da hediye ediyor bana hayat. Bazen de korkmazken korkmam salık veriliyor. Oluyor böyle şeyler. Saf gerçeği incitme pahasına konuklarım kadar beni de korkular esir alıyor.
Bu şu demek: Hepimiz karşılıklı olarak korkularımızı besleyip büyütüyoruz. Korkularımızın ateşine habire odun atıyoruz. Kendimiz gibi olmak hakkımızı, başkasının kendisi gibi olma hakkına tecavüz ederek öldürüyoruz çünkü. Durmadan katili oluyoruz birbirimizin. Her gün yeniden intihar ediyoruz.
Beautiful Mind filmi beni çok etkiledi. Sinemadan çıktıktan sonra düşündüm. İnanın sevgili okurlarım, Türk toplumu olarak hepimiz şizofreniz. John Forbes Nash’den tek farkımız, kendimizi dahi sanmamız. Ama, hepimizin zihni hem yukarıdan aşağıya, hem sağdan sola yarılmış durumda. Nash’ın sanrıları gibi acı veriyor kendi yüzümüzü görmek. Ayna, hele de röportaj kılığında gelmişse.
Bu, işin arka planının tabii ki bir parçası. Anlatmaya çalıştığım mekanizma nedeniyle tümünü aktarmak mümkün değil. Bazen kendimi eski zamanların altın arayıcılarına benzetirim. Hani ellerinde elekler, sulara daldırıp çıkarırlar. Kumları elerler, elerler, birkaç altın tozu bulmaya çalışırlar ya. İşte öyle bir manzara var zihnimde. Benim de birkaç eleğim var. Aklımın ve vicdanımın hediyesi bu elekler boy boy, kimisi iri delikli, kimisi ince. Konuşmalarda ortaya çıkan sözcükler bu eleklerde elene elene size ulaşıyor. Eleğin deliklerini bazen korkular tıkıyor. Delikten geçemeyenler, bazen kitaplara taşınıyor, çoğunluğu zihnin arşivine atılıyor.
Halbuki hem ok, hem hedef olduğumuzu bilsek ve unutmasak bunu, hep hatırlasak, korku morku kalmayacak. Bir ok değdiğinde 12’mize, canımız yanmayacak.
İnşallah kaderin yayı beni bunu anlatayım diye gerilmiştir.
Sizlerden gelenler...
Sevgili Nuriye Hanım, Zaman’da yazmış olduğunuz röportaj dizilerinizi ilgiyle takip ediyorum. Röportaj yapanın çok açık sözlü olması, kalitesini artırıyor. Siz de öylesiniz; başarılarınızın devamını dilerim. Fazıl Say’la yaptığınız röportajdaki (sizin de ifade ettiğiniz gibi) gerilimi hissettim doğrusu... Bunu açıkça ifade etmeniz güzel. Tecrübe bu olsa gerek...
Gülay Yaylaoğlu, Türkçe öğretmeni
* * *
Yazılarınızı baştan beri takip ediyorum. Hemen söyleyeyim, bence gazete bir ivme kazandı. Başta size yöneltilen eleştiriler zamanla kaybolacaktır. Ben her seferinde sizin röportajlarınızı severek ve merakla okuyorum. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim geçen haftaki M. Denizli ve H. Ulusoy beylerin(!) sizi oyalamalarına kızdım. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Mehmet Çağşır
* * *
Ben Özel Rabia Hatun Koleji’nde okuyorum, lise son sınıftayım üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Aslında size ne yazacağımı bilmiyorum, yalnızca gerçekten profesyonelsiniz; belki bu sizi güldürmüştür. Siz bunu zaten biliyorsunuzdur. Size ne diyebilirim ki? Başarılar.
Nesibe Ergün
* * *
Ben İstanbul’da bir Anadolu lisesinde edebiyat öğretmeniyim. Şu an vatani gorevimi yapmaktayım. Yenilenen Zaman gazetesinin renkli kişiliklerinden birisiniz. Tebrikler. Köşenizi ilgi ile takip ediyorum. Gerek konuk seçiminiz gerek uzun bir emeğin ürünü olan sorularınız ilgi çekici. Ben sizden orijinal ve marjinal konuklarınızın devamını istiyorum. Her ne kadar Zaman’ın ciddi bir yüzü olsa da, popüler şahsiyetler bizleri farklı bir iklime götürmektedir.
Mehmet Yıldız
* * *
Merhaba, Ben SÜ İşletme Bölümü öğrencisiyim. Yazılarınızı takip etmeye çalışıyorum. Gazeteye girişiniz kısa bir süre önce olmasına rağmen büyük başarılara imza atıyorsunuz. Tarzınız, üslubunuz çok güzel bence, bir bayan olarak da cesursunuz. Röportaj sorularınız cesurca ve çok çarpıcı. Yazılarınız ne çok resmi ne de çok edebi en çok da bu yanınızı seviyorum zaten, kalıplaşmışlıktan farklı yazılar. Düşüncelerimize tercüman olduğunuz için teşekkür ederim...
Zeynep Kamez
* * *
Fazıl Say’ı bana tanıttığınız için size çok teşekkür ederim. Küçücük bir de eleştiri, annesiyle ilgili özel konuya fazlaca yüklenilmiş geldi bana.
Yalçın Uçar