Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Hayrettin Karaman’a sorular...

Hükümetin bazı netameli konularda görüşlerine başvurup cevaz aldığı Hayrettin Karaman hoca, “Dinde çoğulculuk değil, hürriyet” başlıklı son yazısında İslam’ın tek hak din olması sebebiyle, Müslüman bir ülkede her inanca ve hayat tarzına eşit mesafede durulamayacağını, hoşgörülü olunamayacağını, dinin yasakladığı hususların sistemin elverdiği ölçüde engelleneceğini ve bu yapılamadığı takdirde istemeyerek tahammül edileceğini söylüyor.

Alim değiliz ama ilme talibiz. Talebeye yakışan da hocaya soru sormaktır:

Dinin “hak” olması, ona inandığını söyleyen kişilere din adına karar verme hakkı doğurur mu?

İnananların sayısının, inanmayanlardan çok olması bir ülkeyi İslam toplumu yapsa bile İslam devleti yapar mı?

Tarih boyunca hangi “İslam devletinde” din Kur’an’ın istediği saflıkta uygulanabilmiştir?

Hz. Adem’den bu yana dünyanın geçirdiği bütün evrelerde çoğulcu olmayan bir düzen kurulabilmiş midir?

Çoğulculuğun nedeni, insanların farklı idrak kaplarına sahip ve apayrı esmalar grubunun tecellisine mazhar olması değil midir?

İslam devleti adına karar alan ve uygulayanların aslında kendi şahsi bilgi ve yorumlarına dayandıklarını, bunların da kişilik yapıları ve çıkarlarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu hesaba katmamız gerekmez mi?

Devlet başkanı miraç sahibi bir ermiş değilse, (ki hüsnüzanla erişilen bu bilgi kamuya açık değildir) yönetim tarzındaki dinsel isabet oranı daima şüpheli olmayacak mıdır?

Devletin resmî dini olduğunda, dinin siyasi manivela ve manipülasyon aracı olmasından kaçınılabilir mi?

Kendilerini biz sıradan vatandaşların vasisi olarak gören ve bizi dinen yola getirmeye çalışan yöneticilerimize “sen sadece reşit olmayan çocuklarının vasisi olabilirsin, bize karşı iyiliği emretme, kötülükten men etme görevin yoktur” dersek dinden çıkmış mı oluruz yoksa aksine Kur’an’ın ipine sarılmış mı?

Farklı inanç sahiplerine ve yaşam tarzlarına, ilk fırsatta engellenmesi gereken, şimdilik tahammül edilen insanlar gözüyle bakmak, toplumsal barışa hizmet eder mi?

“Diğer dinlerle İslam arasındaki ortak noktaların varlığı, farklı noktaların önem ve işlerliğini ortadan kaldırmaz” şeklindeki yaklaşım acaba ortak noktaların sulha ve sükûna dair potansiyel gücünü heba etmek anlamına gelmez mi?

Birbirine tamamen benzeyen iki nesne, iki durum, iki insan, iki algı bile yokken kim zaten ‘dinler, vahye dayalı ve tevhid temelli olsa da, böyle olmasa da hakikat ve değer olarak eşittirler’ gibi bir cümle kurabilir ki? Hakikatin tekeli insanlarda değil sadece Hakk’da iken, böylesi vehimlerin anlamı var mıdır?

Müslümanların bile öte dünyadaki hallerinden emin olmaları mümkün değilken, kimin ‘insanlar İslam’a aykırı bir dini ve İslam ahlakına aykırı bir ahlakı benimsemiş olsalar da Allah katında eşittirler ve tamamı kurtuluşa ererler’ diyebileceğini varsayıyorsunuz?

Allah’ın hükümranlığına ve muradına sınır koymak mümkün mü? Allah, İslam dairesinde görünmeyen birini, sırf güzel ahlakı için çok sevip bağışlayamaz mı?

“İslam, imanda hak ile batılı, ahlak ve davranışlarda iyi ile kötüyü, sevap ile günahı, güzel ile çirkini, değerli ile değersizi birbirinden ısrarla ve titizlikle ayırmıştır” diyorsunuz. İyi de bunun takdirini neden Allah’a bırakmıyorsunuz? Bu dünyanın hangi mahkemesi, hangi yargıçlar kurulu bu konuda yüzde yüz isabetli bir karar verebilir?

“Din hürriyetinden ancak Müslümanlara karşı bir savaş açılmaması halinde söz edilebileceği” cümlesi savaşın tanımında nasıl uzlaşılacak sorusunu karşılar mı? Ya birileri de içki içen, faiz yiyen, tesettürsüz dolaşan, cumaya gitmeyenlere karşı cihat ilan ederse ne olacak?

Devletin “müdahale ve ıslah görevinden” söz edilip bunların “sistem ne kadarına imkân veriyorsa, o kadarı yapılır” şeklindeki fetvanız, günahkârlara iş vermemek, her daim şüpheli gözle bakmak, fişlemek ve devleti onlardan temizlemek olarak anlaşılmaz mı?

Peki ya içki içmeyen, faiz yemeyen, cumaya giden, tesettüre riayet edenler arasında ahlakı güzel olmayanlar varsa, diğerlerine tercih edilmelerinin bedelini toplum çok feci bir şekilde öderse?

Allah’a karşı olan görevleri insanlara karşı bir zorunluluk olarak dayatırsak, kendimizi yaratıcının yerine koymuş olmaz mıyız?

Farklı inanç algılarına karşı yapılacak müdahaleler; toplumda takiyye yapanların, şirke değilse bile münafıklığa düşenlerin oranını yükseltmez mi?

Çoğunluk, tek başına biat edilmesi gereken bir güç müdür? Çoğunluğun inancı, neden azınlığın inancından daha değerli olsun?

Tüm hocalar ve talebeler için son söz:

Her şeyin doğrusunu, mülkün ve hükmün tek sahibi olan Allah bilir...

Tarih: 4 Mart 2014, Salı

Get Adobe Flash player