Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Eski köyünüze yeni âdet getirin

'Bu yaştan sonra' diye başlayan cümlelerin olumlu bittiği görülmemiştir. Bu yaştan sonra çok zordur, girdiğiniz sokak çıkmazdır.

Geç kalmış ya da boşa çabalayan kaptansınızdır. Bıyık altından gülünür, hatta sizi ancak teneşirin paklayacağı bile ima edilir. "Öğrenmenin yaşı yoktur" yargısı ne kadar azametli görünse de "Bu yaştan sonra"nın yanında solda sıfır kalır. Körlerin arasında bir gözünü kapatman önerilir de iki gözlülerin arasında üçüncü bir göz daha edinmelisin diyen çıkmaz.

Peki yaş aldıkça beyin hücrelerimizdeki azalmayla nasıl baş edeceğiz? 20 yaşından itibaren her gün 50 bin hücremizi kaybediyoruz. 60 yaşında bu 100 bin hücreyi buluyor. 75'imizde tüm nöronların yüzde 10'u Hakk'ın rahmetine kavuşuyor. Eğer beynimizi yeterince çalıştırmazsak bunamaya başlıyoruz. İyi ama neyi nasıl yaparsak "yeterince" oluyor? İşte bütün mesele bu.

En büyük tehlike: Rutin

İster yürü, ister bulmaca çöz, ister yeni beceriler ya da arkadaşlar kazan, her halükârda fiziksel, zihinsel ve sosyal aktiviteleri artırmak gerekiyor. "Paşa gönlüme hangisi yakınsa onu seçerim" diyorsanız uzmanlar "Bir dakika!" pankartıyla karşınıza dikiliyor. Diyorlar ki, önce öğrenme biçiminizin tipini bileceksiniz. Yani görsel mi, işitsel mi yoksa dokunsal mısınız? Çoğumuzda bunların her üçü de var ama biri daha baskın. (Bunu belirleyen bazı testler var) Mesela Türklerde dokunsallık, Amerikalılarda görsellik, Orta ve Kuzey Avrupa ülkelerinde işitsellik daha dominant.

Daha az baskın olan duyuların aktive edilmesi beyin faaliyetlerini artırıyor. Eğer matematiksel düşünmeye alışmış bir mühendisseniz, beyninizi spor veya resim yaparak koruyabilirsiniz. Alıştığınız alanda çalışmak pek faydalı olmuyor. Daha önce girmediğiniz sularda kulaç atacaksınız. Hiç değilse gündelik rutininizi kıracaksınız. Sağ elinizi kullanıyorsanız, solu da devreye sokacak, mesela saçınızı sol elle tarayacaksınız. Her gün farklı bir yoldan gideceksiniz işinize, farklı bir yoldan döneceksiniz. Girdiğiniz her ortamda kokulara, renk ve biçimlere kâşif kesileceksiniz. Hesap makineleri ve cep telefonlarına yüz vermeyecek, ezberleme becerinizi küstürmeyeceksiniz.

Hafıza üzerine yaptığı çalışmalarla geçen yıl Otto Von Guericke Üniversitesi araştırma ödülünü kazanan Prof. Dr. Emrah Düzel, beyni en fazla aktive eden şeyin tanıdık olmayan insan ve mekan fotoğraflarına bakmak olduğunu keşfetti. Bu tür fotoğraflara beş dakikalık bakış bile beynin 40 dakika canlı kalmasını sağlıyordu. Aynı etkiyi, bildiğimiz sözcüklerin arasına yeni sözcükler eklediğimiz veya daha önce gitmediğimiz bir yeri ziyaret ettiğimizde de elde ediyorduk. Sanılanın aksine bulmaca çözmek hafızamızı fazla güçlendirmiyordu.

Bendeniz, "gelecek zaman, şu andır" diye düşünürüm. Hafıza kaybı kapımı çalmadan harekete geçmeliyim, ne yapayım derken, Arşimed beni andı, "Evraka!" diye bağırdım. Yeterince kullanmadığım için gerileyen İngilizcemi canlandırabilirdim. İntermediate temelinin üzerine ekleyeceğim her tuğla muhtemel bunama sürecimi yavaşlatırdı. Doğma büyüme Londralı Türk kızı Sinem Kartal, İngilizce öğretmenliğine artık Türkiye'de devam kararı alınca, öğrencilerinden biri oldum. Teacher benden ben teacher'dan memnun İngilizcenin taşlı yollarında ilerliyoruz.

Öğrendiğini kullanacaksın

Sonra bir gün sıra dışı eğitimci Tamer Dövücü'yle tanıştım. Yeditepe Üniversitesi Davranış Bilimleri ve NLP Uygulamaları ve Araştırmaları Yöneticisi olan Dövücü, Optimum Denge Modeli adını verdiği disipilinlerarası bir modeli hayata geçirmekle kalmayıp, sıfırdan başlayanların İngilizcelerini 3,5 ayda orta seviyenin üstüne getirme iddiasını uluslararası alana da taşıdığı için bir sorayım dedim: "Bu yaştan sonra İngilizceye başlamak mantıklı mı?"

Dedi ki, "Dil öğrenmek düzenli-karmaşık ve derin bir öğrenme biçimi olduğundan dokunsal, işitsel ya da görsel olmaya bakmaksızın herkese fayda sağlar. Ama baskın öğrenme tipinin aksiyle uğraşsaydın beyin hücrelerini daha iyi korurdun." Dövücü, işitsel ağırlıklı olduğumu, bu yüzden dil öğrenimini bırakmadan görselliğimi geliştirmemi önerdi. Aman hocam dedim, hele şu dilimi bir advance'e çıkarayım, boya ve fırçalarla uğraşma evresine sonra geçerim.

"İnsan kendi eski köyüne yeni âdet getirmeli" düsturu hafızama kazındı. Dövücü, Türklerin dil öğrenimiyle ilgili tam 60 sorun saptamış. Bunu öğrenip çözmek ve etkili bir öğretme metoduna dönüştürmek tam 10 yılını almış. Gramer bilinçe; dinleme ve konuşma bilinçaltına; okuma ve yazma ise önce bilinçe, kısa süre sonra bilinçaltına yönelik bir faaliyetmiş. Söylediğine göre 6 yaşına kadar bilinçaltıyla, 11 yaşından 25 yaşına kadar bilinçle öğreniyoruz dili. Sonra ağırlıklı olarak bilinçe devam ediyor. 65-85 yaş aralığında yeniden bilinçaltına yöneliyoruz. Yani yaşlılıkta bilincin gücü azalırken, bilinçaltımız daha baskın oluyor.

Yetişkinlerin dil öğrenmede dezavantajları var tabii. Bunlardan biri, çocukların aksine pek çok farklı kimlik taşımaları. Bu durum uzun süreleri öğrenmeye ayırmalarını engelliyor. Niyeti olan ve emek harcayanlar müstesna. Onlar da öğrendiklerini sürekli pekiştirirlerse sonuç alıyorlar. Öğrendiğin dili her gün bir şekilde kullanmak gerekiyor.

Konuya ilişkin görüşlerini almak için EEC-Anglo İngilizce Kampları ve Dil Köyü Projesi Başkanı eğitmen Zeki Opuz'a da başvurdum. Beynimizin sol yarısındaki öğrenme merkezinin zamanla elastikiyetini kaybedip öğrenme yetimizin azaldığına işaret eden Opuz, yabancı dilin ileri yaşlarda öğrenilmesindeki asıl dezavantajın "telaffuz" meselesi olduğunu söyledi. Aksansız konuşma becerisi ancak küçük yaşlarda sağlanabiliyordu.

Yetişkinler dil öğrenmeye başladıklarında çocukluklarına geri dönüyor, aynı ilgi, güdülenme ve merak uyandırıcı aktiviteler bekliyordu. Çocuklarda ego bilinci yetişkine oranla daha zayıf olduğundan, hata korkusu olmadan daha çabuk öğreniyorlardı. O nedenle yetişkinlere dil eğitimi verilen ortamın psikolojisi önemliydi. Dil bilinçsizce, yaşam içinde kendiliğinden öğrenilmeliydi. Bunu hızlandıran informel ortamlar sağlamak yani dersi sosyal aktivitelerle eğlenceli hale getirmek lazımdı. İngilizceyi kendi eğitim kamplarında 5 günde öğretme iddiasının temelinde bu anlayış vardı.

Kopuz'un bu eğitimi alamayacaklar için tavsiyesi her gün en az 15 dakika bir hikâye kitabını okumalarıydı. CD desteği alırsa tabii daha iyi olurdu. Sanılanın aksine İngilizce filmleri Türkçe altyazıyla izlemek yararlı olmuyordu. Bu durumda insanın aklı doğrudan tercümeye zorlanıyordu. Olay kurgusunun kaçırılması ayrı bir stres konusuydu.

Öğretmene çok iş düşüyor

Öğretmenim Sinem Kartal ise alt yazılı film izlemeyi başlangıç aşamasında yararlı görüyor. Kartal, diğer iki uzmanın aksine yetişkinlere dil öğretmeyi, çocuklara oranla daha zevkli buluyor. Ona göre büyükler konuya daha ciddi eğiliyor ve öğrenim yüzeysel değil derin bir düzeyde ilerleyebiliyor. Yetişkinler aldıkları eğitimi nerede nasıl kullanacaklarını bildiklerinden derse daha iyi yoğunlaşabiliyor, bağımsız birey statüsüyle bilgilerini daha çabuk geliştiriyorlar. Öğretmene düşense, öğrencinin hangi öğrenme stiline daha yatkın olduğuna dikkat etmek. Öğreticinin işitsel, görsel ya da dokunsallara uygun seçenekler sunabilmesi gerekiyor. Dolayısıyla dili hangi yaşta öğrendiğin değil, öğrenirken zevk alman işi kolaylaştırıyor.

My dear teacher şöyle diyor bana: "Sen yazarsın. Bu yüzden okuyabildiğin şeyleri daha iyi kavrıyorsun. Kendi zayıf ve güçlü noktalarını benden daha iyi bildiğinden öğretmenin olarak beni o alana çekiyorsun. O alanda hevesli ve meraklı olduğun için de çabuk ilerliyoruz. Benim yaptığım sadece kendine güvenini artırıp, eski bilgilerini hatırlamana ve kelime hazinenin genişlemesine yardımcı olup konuşma hızını artırmak."

"Bu yaştan sonra olur mu, çok geç kaldım" duygusunu tatmadığım için şanslıyım. Bir yere yetişme hırsım da yok. Ben sadece beyin hücrelerimin bir kısmı ölürken, kalanlar arasındaki sevgi bağını korumaya çalışıyorum. Sinem Hoca'nın okuttuğu İngilizce kitapları özetlemek kadar gazete yazılarımı İngilizceye çevirme çabamın karşılıksız kalmayacağını umuyorum.

Tarih: 22 Ocak 2012

Get Adobe Flash player