En zayıf halkamız en güçlü yanımız olabilir.
Bu, acılarına tanıklık ettiğim dördüncü deprem. Erzincan, Gölcük ve Düzce'den farklı olarak, dikkate alınası en önemli faktörün "psikolojik" olduğu gerçeğiyle sarsıldım Van'da. Onca tecrübemize rağmen yaraların sarılmasının bu kez daha zor olacağını, bin kat daha özen istediğini gördüm.
Zihniyet dünyamızın fay hatları on yıllar içinde daha da keskinleşip kırılganlaşmış. Felaket söz konusu olduğunda "biz ve onlar" ayrımı yapmazdık eskiden. 2011 Türkiye'sini 7,2 ölçeğiyle sarsan deprem, ne kadar gizlemeye çalışsak da hastalıklı yanlarımızı döküp saçtı ortalığa. Yıkıntılar arasında dolaşırken kayıplarımızdan çok birbirimize duyduğumuz güven eksikliğine üzüldüm.
Depremin üçüncü gecesi, Erciş İlçe Jandarma Komutanlığı önünde kilometrelerce uzayıp giden çadır kuyruğundayım. Ortalık zifiri karanlık ve yağmur yağıyor. Bir aşağı, bir yukarı yürüyerek binlerce öfkeli felaketzedenin hissiyatını anlamaya çalışıyorum. Yirmi dört saattir kuyrukta bekliyorlar. Maddi kayıplarının yasını tutmaya fırsatları olmamış. Depremin üzerinden üç koca 24 saat geçmesine rağmen hâlâ bir çadırcık alamamışlar.
Açıkta kalmalarından daha derin bir acı var dillerinde: "Bize değil, memurlara gitti bütün çadırlar." Söylediklerinin doğru olmaması önemli değil, inanmışlar bir kere buna. Cümlelerin satır aralarında ömürleri boyunca kalplerine nakşedilen "devletin üvey evlatları" oldukları duygusu var. Bir de tam zıddı bu duygunun: "Devlet babadır, dövse de sevse de. Babaya güçlü olmak yakışır, Allah yıkıyorsa seni, baban kaldırır. Meğer baba bile değilmiş devlet."
Asker ya da sivil devlet cenahından bazıları, bu acıyla harmanlanmış öfkeyi anlayışla karşılamıyor. Felakete uğrayan insanın bir ölçüde bencilleşebileceği gerçeğinden bihaber görünüyorlar. Yardım için gelen çadır yüklü kamyonları yağma etmekle, sahtekârlık yaparak bir yerine üç çadır almakla, çadırları gösterilen yere değil de yıkık evlerinin karşısına kurmakla suçluyorlar onları. "Kim bilir kimlerin eline geçti bu çadırlar..." diye PKK'yı ima ediyorlar. Dağıtımdaki beceriksizliklerini kapatmak için böyle soru işaretleri atıyorlar ortaya.
Kriz yönetimindeki zaafları bahane ederek "Türklerle Kürtler kardeş olmasın" diye nifak tohumları saçmakla meşgul olanlar da var tabii ama onlara fırsat vermek niye? Dillerin "Etnik ayrımcılık yapmıyoruz." demesiyle bitmiyor iş. Kalpler fethedilmeden beyinlere yeni bir düşünce yerleşmiyor. Hele de mizaçların bu kadar sert olduğu bir coğrafyada. Ve çatışmalar devam ederken dağda ve ovada...
Van'da yaşadığım bir sahne, en zayıf halkamızın, küçük bir çabayla en güçlü yanımız olmaya aday olduğunu gösterdi bana. Yıkılmasa da ciddi hasar almış evlerinin bahçesine çadır kurmuş bir aileyle konuşurken sonradan 5,4 büyüklüğünde olduğunu öğrendiğim artçı bir depreme yakalandık. Biraz evvel, bazı kendini bilmezlerin depremi "PKK'ya destek vermelerinin cezası" olarak itelendirmesine kızan bu insanlar, birden hep bir ağızdan şehadet getirmeye başladılar. Toprak altımızdan kayıyordu o an. İçlerinde bir genç kız ağlamaya başladığında kendimi ona sarılarak "korkma yavrum" derken buldum. Sarsıntı geçip, kızcağız yatıştıktan sonra fark ettim, biz sözde değil özde kardeşiz gerçekten. Kim bilir, artçı sarsıntı devam etseydi, belki de kızın üzerine kapanıp onu korumaya çalışacaktım. Ve bu hareketimde hiçbir olağanüstü yan olmayacaktı.
Valinin odasında
Bu duygum, kriz merkezinde ziyaret ettiğim Van Valisi Münir Karaloğlu'nun odasında bir kez daha pekişti. İstanbul Yemek Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu üyesi Hüseyin Bozdağ ile Turan Catering yetkilisi Turan Kuytak, Güveçli çevresinde depremzedeler için aşevi kurmak ve daha önceki depremlerde yaptıkları gibi, işler rayına girince bu açık mutfağı Kızılay'a devretmek istediklerini anlatıyorlardı. Erciş'e beş kilometre uzaktaki bu bölgede günde 7 bin kişiye yemek çıkacaktı. Düşündüm ki bu, bölgeye yağan yardım yağmurunun sadece bir damlasıydı. Biz yüce gönüllü bir toplumduk ama bu duygu zenginliğimizi akılla dengeleyemediğimiz için bir yere varamıyorduk.
Sonra orada bulunan başka bir resmi ağızdan, off the record olarak Van Cezaevi'nde yaşananları öğrendim. Sonraki bütün zamanımı bana aynı bilgileri on the record olarak verebilecek mahkûm yakınlarını aramakla geçirdim. Ve nihayet ertesi akşam foto muhabiri arkadaşım Mehmet Ali Poyraz ve Zaman'ın Muş muhabirlerinden Emrah Doğru'nun yardımıyla kendilerine ulaşarak öğrendiğim bilgileri teyit ettim. Haberi perşembe günü gazetemizden okudunuz: Mahkûmlar depremin yıktığı duvardan değil, korkuyla kapıları kırıp çıktıkları avludan kaçmışlar. Haberi burada tekrar etmeyeceğim. Sadece psikolojik bir detay ekleyeceğim. Kaçıp da geri dönen 40 mahkum haklarında soruşturma açılıp, belki de ceza alacaklarını öğrenince "Bizim suçumuz neydi?" diye bunalıma girmiş.
Geride kalanların tamamı, istemeseler de başka cezaevlerine nakledildiler. Herhalde aralarında "Keşke biz de hazır dört duvar arasından kurtulmuşken diğer 300 mahkûm arkadaşımız gibi, sırra kadem bassaydık." diyenler vardır. Diyarbakır'daki yakınlarını görmek için deprem izni isteyenler olduğuna göre, cezaevi aracında yanıp ölen arkadaşlarının hatırası henüz tazeyken ve çıkardıkları isyanın iki gün daha devam ettiği düşünülürse mümkündür böyle düşünmeleri.
Görüldüğü gibi felaketler bazılarına hiç ummadıkları fırsatları sunuyor. Ama bu sadece bir kare fotoğraf. Filmin devamında onları nasıl bir sonun beklediği şimdilik meçhul. Kaderden kaçılmayacağını öğrenmeleri için belli ki daha yaşamaları gereken maceralar var. Tıpkı hür olduğunu sanan bizler gibi. Beden hapishanesinin duvarları yıkılıncaya kadar böyle zannetmeye devam edeceğiz. Ölümü tadacağımız o ana dek, koğuşumuzun pencereleri gözlerimizden dışarıyı seyredip enkaz altında kalanlara, ayakta kalmış görünen bütün yaralı binalara, dağılmış yuvalara ağlayacağız. Mucize kurtuluşlara sevinçten yine ağlayacağız. Deprem sırasında beşiğinde uyuyan Mahir bebeğin bulunuş öyküsünü öğrenince ağlamaktan katılacağız. Onu beşiğin çekmecesine meleklerin yerleştirdiğini düşüneceğiz gizlice ve 'dur bakalım' diyeceğiz, daha neler göreceğiz hep birlikte.
Tarih: 30 Ekim 2011