Değişen İran 8: Siyahı ağartmak
Nuriye Akman
Sabah Gazetesi
Humeyni'nin mezarı, Kum yolu üzerindeki uçsuzbucaksız çöl alanı üzerinde çöl alanı üzerinde kurulmuş. Mezar, altın kaplama kubbeleri, abartılı uzunluktaki sarı minareleriyle uzaktan bakılınca bir masal kenti gibi görünüyor. Çevresinde ise kütüphaneler, medreseler, oteller ve camilerden oluşan bir inşaat alanı var.
Hatemî'den beklenen İran'ın siyah ufkuna yedi renkli bir gökkuşağı germesi. Ama bunun için önce ruhunda siyahın dışında hangi renkleri barındırdığını görmemiz lazım. Hatemî, siyah sarığının bir köşesine yaprakları katmerli bir beyaz gül takar mı acaba? Bunu söylemek için vakit o kadar erken ki...
İranlı resmi konukların Türkiye'ye geldiklerinde Anıtkabir'i ziyaret etmemelerine karşılık Türk delegasyonu da Humeyni'nin kabrine gitmiyor. Bu yüzden resmi gezilerin fotoğraflarına bile yansımayan "acem anıtkabirini" çok merak ediyorum.
Humeyni'nin mezarı Tahran'ın güneyinde, Kum yolu üzerindeki uçsuz bucaksız çöl alanı üzerinde kurulmuş. İmamın 1989'da ölümüyle başlayan çalışmalar, 19. Mahalle olarak adlandırılan bölgede ayrı bir şehir yaratmış. Gayri resmi bilgilere göre bugüne kadar 1 milyon dolar para harcanan mezar komlepksinin tamamlanması daha uzun yıllar alacağa benziyor.
"İmamın mezarı", altın kaplama kubbeleri, abartılı uzunluktaki sarı minareleriyle uzaktan bakılınca bir masal kenti gibi görünüyor. Mezarın bulunduğu 1 kilometrekarelik ana binanın dışında kütüphaneler, medreseler, dükkânlar, oteller ve camilerden oluşan bir inşaat alanı var. Çevresindeki boş arazide yeşillendirme çalışmaları da devam ediyor. Mezarın dışı gibi iç süslemeleri de henüz tamamlanmamış. Yönetimini özel bir vâkıfın yüklendiği mezar için bütçede özel bir fon ayrılmadığı, halkın yardımlarıyla gerçekleştirildiği iddia ediliyor. Bu iddia sadece bana değil, Tahranlılara da pek inandırıcı gelmiyor.
Kâğıt paralarla dopdolu
Mezarın bulunduğu ana binanın tabanı mermer. Tavanı çok yüksek. Humeyni'nin sandukası etrafı camekânla kaplanmış özel bir bölmede. Camekânın kenarları ziyaretçilerin attığı kâğıt para yığınlarıyla dolu. Küp şeklindeki camekânın dört köşesine içinde plastik çiçeklerin olduğu dört vazo yerleştirilmiş. Humeyni'nin "yadigâr" olarak anılan oğlu Hacı Ahmet de camekânın dışında, babasının ayak ucunda yatıyor.
Mezar cami olarak tasarlanmamış ama içerde namaz da kılınıyor. Şii namazları için gerekli olan mühürler var bir köşede. Beni en çok etkileyen şey, İranlılarını "kutsallığı" algılayış biçimi oldu. Bizde cami, türbe, yatır benzeri mekânlarda ve resmi yerlerde insanların yatması, uyuması hatta ayaklarını uzatarak oturması saygısızlık olarak düşünülür. Burası kutsallığı bir yana, bir devletin kurucusunun kabri, yani resmi ve dünyevi bir yönü de var. Fakat ziyaretçiler, sere serpe uzanmakta, horul horul uyumakta, yan gelip yatmakta hiçbir sakınca, kutsallığı zedeleyen hiçbir şey görmüyorlar. Sonra sokaklarında adım başı çiçekçi dükkanları olan bir başkente mezarında gelip gözyaşı döktükleri bir lidere yapma çiçekleri layık görmeleri de çok tuhaf. Ayrıca mermer zeminde zaman zaman çıplak ayaklarıma takılan çekirdek kabukları, ekmek kırıntıları da mekânın kutsallığıyla ters orantılı geldi. Kuran'ı Kerim'e ayağını bile uzatmayan, kutsal kitabını başından yukarı bir yerlerde saklayan Türk Müslümanlık anlayışını bilen birinin, Kuran'ın baş altına yastık yapılmasını anlaması çok güç. Uzaktan bakınca bana bir masal sayfasından fırlamış görünen mezar, içine girince işte böyle bütün gizemlerinden soyundu.
Bitirirken;
Bazen arzularımızı gerçeğin yerine koyarız. Biz öyle istiyoruz diye olayların isteklerimiz doğrultusunda şekilleneceğini sanırız. Bütün dünyanın değişim rüzgârları beklediği İran'da rüzgâr güllerinin fırıl fırıl dönmesi mümkün mü?
Bu diziyi okuyanların bu sorunun cevabını aradığını biliyorum.
Her zaman sorulara cevap veren değil, muhtemel cevapların kaygan zeminine sorular döşeyen biri olmayı tercih ettim. O yüzden Hatemî'nin yönetmeyi sırtlandığı ülkesinden saf, katışıksız izlenimler derledim.
Bana İslam'da ruhban sınıfının olmadığı öğretilmişti. Adı İslam Cumhuriyeti olan bir ülkede dinin bir zulüm aracı, mollaların da bu aracı kullanan el olması ne hazin. Ama parodoksa bakın. Hatemî Molla olmasaydı İran'ı dönüştürme imkânı ona verilmeyecekti. Hedefi olmayan bir gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez. Demek ki Hatemî'nin dönüşümü önce kendi benliğinde yapması gerekiyor. Yemin törenindeki konuşmasında, kişisel görüşlerini İslamın özü yerine koyanlara izin verilmeyeceğini söylemesini, dönüşümün çoktan başladığına yorabilir miyiz acaba? Ama söz ettiği özgürlüklerin sınırını kimseye açıklamadı ki daha.
Sevdiği tek bir şarkı adını bilmiyoruz ki daha.
İran'ın fotoğrafı mı?
Bilmem ki adı her geçtiğinde Hz. Muhammed'in bir kez, İmam Humeyni'nin üç kez selamlandığı bu topraklarda insanın putlaştırılmasından vazgeçilebilir mi? Bu, İran'ın özgün bir fotoğrafı mıdır, yoksa bütün az gelişmiş ülkelerin ortak gerçeği midir? Kalkınmış bir ülkenin çocukları olsaydı, Humeyni'nin evini ziyarete gelen liseli kızlar acaba ellerini bahçedeki havuzun kirli suyuna daldırıp ruhlarını arıtmayı akıllarına getirirler miydi?
Neden emekli olan kadına, emekli olan erkekten daha az maaş bağlanması uygulamasından ancak devrimin 18'inci yılında vazgeçilebildi? Neden boşanan kadın, çocuğunun velayetini alabilmek için bunca yıl bekledi? Madem devlet gücünü İslam'dan alıyordu adalet neden bu kadar gecikti? Neden devlet rızasına uymak zorunda kalan kadınlar başlarını kapatmak için örtünün bin bir şeklini denemiyorlar da, ya çarşaf ya da uçları boyunlarında düğümlenmiş eşarplarla yetiniyorlar? Neden bu ülkede bir eşarp modası bile yok? Şiiliğin kendine eziyet etme ve çile çekme kültürünün izleri mi yoksa baskı ve dayatmacılığın yaratıcılığı köreltmesinden mi bu? Kadın milletvekilleri siyah çarşafın İran'ın sembolü olduğunu söylediler. Acaba Hatemî de ülkesinin adının kara çadıra endekslenmesini istiyor mu?
Beyaz gül takar mı?
Şimdi Hatemî'den beklenen İran'ın siyah ufkuna yedi renkli bir gökkuşağı germesi. Ama bunun için önce ruhunda siyahın dışında hangi renkleri barındırdığını görmemiz lazım. Hatemî, siyah sarığının bir köşesine yaprakları katmerli bir beyaz gül takar mı acaba? Bunu söylemek için vakit o kadar erken ki.
İran'da değişim kanlı mı olur kansız mı? Yumuşak mı olur, sert mi? Yavaş mı olur hızlı mı?
Ben ne iç, ne dış siyasetten anlarım. Benim gönül gözüm insana odaklanmıştır. Gördüğüm tek şey arzularımızın dışında elimizde sağlıklı veriler olmadığıdır, içine kapalı bir ülkenin gerçek dinamiklerini, dip dalgalarını İran halkı dâhil, kim ne kadar biliyor ki biz geminin burnunu hangi rotaya çevirdiğini berraklıkla söyleme cesareti bulalım? Hem bu geminin tek kaptanı cumhurbaşkanı değil ki. Ayrıca unutmayalım 2500 yıllık bir tarihe eklenen 18 yıllık İslam Cumhuriyeti geleneğinin yoğurduğu bir ülke İran.
Arzularımı gerçeğin yerine koyamam. Globalleşme, güçler dengesi, dış dinamikler vs. Ne zaman ki kadın milletvekilleri renkli eşarplar takarlar başlarına işte ben o zaman İran, hayata döndü derim. Gerisi Allah kerim.
Siyah nasıl ağarır? Geceye sormak lazım. Bu dizide yalnızca, bir acemaşiran şarkı çaldı sazım.
Tarih: 17 Ağustos 1997