Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Cüneyt Ülsever: Bilimsel düşünceye bir eleştiri (4)

Cüneyt Ülsever
Hürriyet Gazetesi

09 Eylül 2000

ÖNCEKİ gün a) Genetik biliminin ‘şeylerin’ içindeki formül arayışını, b) Edward O. Wilson gibi doğa bilimcilerin de, bilimlerin bir bütün olarak (birliktelik-consilience) ele alınması gerekliliği tezini inceledik. Bugün bilimin kendisine yönelik üçüncü itirazını irdeleyeceğim:

c) Kuantum Fizik: Bir süre önce Princeton Üniversitesi'ndeki Nippon Labarotuvarı'nda Dr. Wang tarafından gerçekleştirilen ve fizikte nedensellik ilkesinin ortadan kalktığına, ışık hızının aşıldığına yorumlanan deneyinden sonra Nuriye Akman'ın Fizik Yüksek Mühendisi Taşkın Tuna ile yaptığı söyleşide, Tuna şu görüşlere yer veriyor (Evvel Zaman Dışında, Pazar-Sabah, 16.07.200, s.11):

‘‘Kuramsal fizik denklemleri, evrenimizdeki en yüksek hızın ışık hızı olduğunu ve hiçbir maddesel cismin bu hıza ulaşamayacağını açıklıyor -Einstein'ın Rölativite Kuramı-. Ancak, ışık hızını aşan bazı sanal parçacıkların (takyon) da var olması gerektiği, denklemlerin nefes kesen simetrisinde kendisini belli ediyor. Takyonlar bu durumda fizikteki nedensellik ilkesini ihlal etmiş oluyorlar.

Böylece sebep-sonuç ilişkisi tersine çevrilmiş oluyor!

'... Sebep-sonuç' ilişkisinin ihlal edildiği bir ortamı paralel evrenler kavramı ile yorumlayabiliriz. ‘Paralel evrenler’, içinde yaşadığımız evrenin dışındadır ama, mekânsızlık söz konusu olduğu için ‘hangi dışında’ belli değildir. Orayı beş duyumuzla algılayamıyoruz. Bu sanal âlemi ouşturan mozaik yapılar maddesiz ve kütlesizdirler.

Taşkın Tuna'ya göre kozmoloji içinde zaman evrenle beraberdir. Zamandan kurtulan ise bu evrenin içinde değildir. Evren ötesi âleme de paralel evrenler demek yerinde olur.

Kanaatime göre Kuantum fizikteki gelişmeler 20. yüzyıla damgasını vuran sebep-sonuç ilişkisine dayanan anlayışa bir darbe vuruyor.

Eğer şimdi bu 4 günlük yazı dizisini toparlarsak:

20. yüzyıla damgasını vuran bilimsel metodoloji ve onun doğal sonucu olan düşünce sistematiği, bir yanda dünyayı ve evreni algılamakta eksik kalmakta, diğer yanda da bu eksik yönü ile insanın yalnızlığını körüklemektedir. Şöyle ki:

1) Hipotez-gözlem/deney-teori sacayağına dayanan bilimsel metodoloji, elde ettiği sonuçları etki-tepki/sebep-sonuç (cause and effect) gözlemine-deneyimine dayandırmaktadır. Bu ilişki bağı ise a) tekil -bütünsellikten koparılmış-, b) çoğu kez yön itibari ile örtüşen -aynı yönde hareket eden-, (i) sebeplerin şeyleri icat ettiği, (ii) şeylerin kendi içinde oluştuğu, (iii) tabiatın icat ettiği gibi ‘‘var oluş’’ açıklamaları sığlığına düşen bir açıklama metodudur.

Bu üç açıklama şekli de var oluşun hangi formülle geliştiğini, bu formülün sebeplerin veya şeylerin veya tabiatın içine nasıl girdiğini izah etmiyor.

2) Halbuki genetik bilimişeylerin’ içinde protein-gen-DNA üçlüsü çerçevesinde adına günlük dilde can dediğimiz birer formülün bulunduğunu, tabiatın (Tanrı'nın) bu canlandırma işlemini binlerce yıldan beri tekrar ettiğini, şimdi sıranın bunun nasıl olduğunu açıklamaya geldiğini söylüyor.

3) Öte yanda Edward O. Wilson gibi doğa bilimciler de tüm bilimlerin parçalanmaz bir bütün olduğunu, tümü birden ele alınmadan sosyal olguların dahi açıklanamayacağını söylüyorlar.

4) Kuantum Fizik ise: a) 5 duyumuzla kavradığımız evrenin kozmolojiye göre sadece zaman kavramı ile var olduğunu, b) ayrıca sanal olarak kavradığımız bir paralel evrenin de bulunduğunu, c) bu sanal evrende de sebep-sonuç ilişkisinin tersyüz edildiğini iddia ediyor.

Bilmem, şu dört günde bilimsel metodolojiye olan itirazımı gerekçelendirebildim mi?

NOT: Meraklıları, 4 bölümlük bu yazı dizisinin daha geniş bir makaleye yayılmış şeklini KARİZMA Dergisi'nin ekimde yayınlanacak 4. sayısında bulabilirler. Tel: (212) 451 08 04/05.

Get Adobe Flash player