[Buket Uzuner] - 'Çok satan' olmak değil, 'her dönem satan' olmak önemli
Nuriye Akman
Yazarlarla, kitapları çıktığında değil, daha asude zamanlarda konuşmayı seviyorum. Söyleşi, kitabın PR'ına alet olmuyor çünkü. Buket Uzuner kitapları best-seller'dan çok, long-seller tanımına uygun.
New York Seyir Defteri adlı kitabının eklemelerle genişletilmiş yeni baskısının çıktığını görünce aklıma geldi. Ama Moda'daki yazı evinde bir araya geldiğimizde New York'u konuşmadık. Bu söyleşide Uzuner'in bir kadın ve bir yazar olarak kişiliğine dair detaylı bilgi bulacaksınız. Aynı zamanda edebiyat dünyamızın Attila İlhan, Orhan Pamuk, Elif Şafak, Ahmet Altan, Perihan Mağden, İhsan Oktay Anar gibi bazı önemli figürlerine dair görüşleri de öğreneceksiniz...
Her yazarın bir temel kavramı, bir izleği vardır. Sizde de yolculuk, seyyahlık, gitmeler, kalmalar, dönmeler... Gitmek aslında tehlikeli bir eylem. Hele birde kadınsanız maddi manevi bir takım korunaklar lazım. Siz ne kadar açıksınız tehlikeye, risk almaya?
Evet, sürekli yolda olmak hali risk sevmekle çok ilgili. Ama aynı şekilde edebiyatla uğraşmak da, roman yazmak da risk sevmek. O yüzden yazmak ve seyahati çok benzer iki eylem olarak yaşıyorum ben.
Teorik olarak roman yazmada evet risk var. Çünkü bir yandan kendinizi parçalıyorsunuz. Bir çeşit otopsi gibi kendinize. Ama sonuçta korunaklı bir yerde yazıyorsunuz.
Ah, roman yazmak tam bir cinnet halidir benim için! Ben öyle korunaklı falan roman yazamıyorum. Korunaklı yazmak deyince de aklıma akademik yazı geliyor... Belki de uzun zaman akademik hayatta var olduğum içindir. Öyle kazandım hayatımı. Seyahatlerin büyük bir kısmını da öyle karşıladım. Ama roman yazmak hem öyle maaşlı-emekliliği olan ve memuriyet gibi korunaklı değil hem de toplumun önünde ruhunuzu soymak gibi tehlikesi çok! Yalnızca ekonomik bakımdan bahsetmiyorum tabii, edebiyat metninin başarısızlığı samimi yazarı yok edecek kadar tehlikelidir. Örneğin her romanda doktora tezi yazar gibi, dört beş yıl araştırma yapıp çalışma yapıyorum. Her romanım benim hayatımın en az beş yıllık bir parçası. O yüzden sadece beş romanım var benim.
Romanı doktora tezi yazmak, saflığını bozmaz mı? Yapmak istediğiniz bilimsel analizler için edebiyatı alet etmek olmaz mı?
Benimkisi iyi bildiğim bir alana gönderme yapmak ve tamamen şekil, emek, titizlenme bakımından bir mecaz, yoksa elbette iki çok farklı alandan bahsediyoruz, zaten içerik, mana ve derinlik bakımından yazı sanatıyla, bilimsel araştırmanın hiç örtüşemeyeceği alanlar vardır.
Peki, tehlike roman yazmanın neresinde?
Tehlike şurasında. Bir roman yayımladığınızda ki bu, toplumun ortasında ruhunuzu çırılçıplak teşhir etmeye benzer ve ruhu soymak, bedeni soymaya hiç benzemez. Hani Pir Sultan'ın bedenine atılan taşlar değil de dostunun attığı gülün yarasıyla kanaması gibi ruh yarası daha yavaş ama çok daha ölümcüldür. Şimdi roman yayımladığınızda hayatında ilk defa roman okuyan kişiden, roman uzmanına kadar herkes jüride oturuyor. Rezil kepaze de olabilirsiniz, vezir de olabilirsiniz. Önemli bir başka risk de benim ben yazarak hayatımı kazanmam noktasındadır. Batı kültürlerinde bile yazarak yaşayabilen edebiyatçı sayısı hâlâ azdır çünkü ve bizim yalnızca 150 yıllık bir roman tarihimiz var, 100 yılı erkek! İşte ben her romanımda sanki yüzmeyi unutmuşum, bilmediğim bir uçurumdan aşağıya atlar gibi düşüyorum. O kadar bilmediğim bir yere düşüyorum. O kadar korkarak, hâlâ taze heyecanla ve amatör duygularla yazıyorum.
Biraz abartmıyor musunuz? Neden uçurumdan düşesiniz ki? Sonuçta bir takım gözlemler, okumalar yapıyorsunuz. Ve onları özel bir kurguyla bir araya getiriyorsunuz.
Ama ben bir edebiyatçı olarak iddialıyım. Çünkü edebiyat çok ciddi bir sanattır ve ben onu 30 yıldır bir hobi olarak değil, hayatımı adayarak yapıyorum. Edebiyat, yazmak benim için beğenildi, çok okundu, çok sattı diye bir şey değil ki. Ben çok küçükten beri edebiyatçı olmak isteyen bir çocuktum. O genç kız için edebiyat işte Tolstoyların, Cervanteslerin, Hugoların, Halide Ediplerin, Yaşar Kemallerin, Ahmet Hamdi Tanpınarların, Halit Ziyaların işi. Yoksa kitap yazmaktan bahsetmiyorum ki, okuma-yazma bilen herkes kitap yazabilir.
30 YIL YAZINCA KALICI OLMAKLA İLGİLİ KÜÇÜK TATMİNLER YAŞIYORSUNUZ
Şimdi aynaya baktığınızda "Helal olsun, senin yerin Tolstoy'un yanı" mı diyorsunuz?
İnsan bir işi iyi yapıp yapmadığını bilir. Tekrar geri dönüp yirmi yıl önce yazdığı kitaba baktığında insan elbette çok hatalarını görüyor. Fakat onları tekrar düzeltmeye hiç elimi sürmüyorum. İstesem yeni baskısında düzeltebilirim ve kimse de bana karışmaz. Çünkü o, o zamanın Buket Uzuner'inin yazdığı şeyler ve insan değişiyor. Temel olarak da o kadar kötü değil.
O kadar da kötü değil dediğinize göre yeriniz Tolstoy'un yanı değil.
Bilmem... Belki Tolstoy yaşasa ona sorardık! Seneye İki Yeşil Su Samuru romanının yirminci yaşı olacak. Bu romanı şimdi okuyan, genç, o zaman doğmamış çocuklar,"Yeni kitabınız çıkmış, romanınız. Çok sevdik" diyorlar. 90 yılında yirmi yaşında olanlar şimdi kırk yaşında. Belki bir Tolstoy olamam. Zaten Tolstoy da şimdi yazsa başka türlü yazardı. Ama 30 yıl yazınca artık kalıcı olup olmamakla ilgili küçük tatminler yaşıyorsunuz.
Tehlikeye dönelim. Yola çıktığınızda gördüğünüz asıl tehlikeye...
Neyle seyahat ediyorsak edelim, bir kabinin içindeyiz. Bu bir uçak olabilir, tren olabilir. Yani dünya ile ilişkisi kesilmiş bir kabinin içindeyiz aslında. Soyutlanıyorsunuz. Bir kutudasınız. O kutunun içinde artık evinizde, ailenizde, ülkenizde, neresiyse ilişkiniz olan yer orada dünyanın sonu gelse hiçbir şey yapamazsınız. Yangın çıksa, Allah korusun kaza olsa. Yani o kadar herkesten uzak ve hiçbir şey yapamayacak kadar izolesiniz ki, yolculuğun sevdiğim yanı bu. Böylece günlük hayatın içinde hiç yüzleşemeyeceğiniz kadar kendinizle yüzleşiyorsunuz. Asıl tehlike bu aslında. Bir de suretinizi camda görüyorsanız kaçamıyorsunuz. Kendinizden kaçamayacağınız tek yer yoldur.
Bütün bu yolculuklardan sonra kendinizden nefret mi ettiniz, yoksa kendinizi sevdiniz mi?
Siz bir psikiyatrist misiniz, bir gazeteci misiniz?
Tabii ki gazeteciyim. Ama gazeteci olmak, sizin ancak bir psikiyatristin sorabileceğine inandığınız bir soruyu sormama engel değil.
Güzel bir reaksiyon verdiniz.
Orhan Pamuk da bana bunu yaptı, hazırlıklıyım yani.
Orhan'a da selam yollayalım buradan. Aslında bu sorunuzun yanıtı için bir roman yazdım desem yalan olmaz! Balık İzlerinin Sesi adlı romanımdaki tek Türk karaktere Afife Pirî, kendimizi neden severiz ve nefret ederiz, gibi varoluşsal bir sorunun peşinde yolculuk eder. Ve kendisi gibi 88 kişi bulur tüm dünyada, falan... Yolculuklarda hazırlıksız, savunma sistemimiz yurdumuzdaki kadar güçlü değilken kendimizi daha iyi tanıyoruz. Güzel ve çirkin yanlarımızı daha iyi tanıyoruz. En zengin veya güçlümüz bile, herkes gibi olduğumuzu anlıyoruz. Çok gezen, çok okuyandan daha fazla bilemez ama çok gezen kendi dahil daha iyi anlamaya başlar. Anlayabilmek, büyük erdemdir. Çok gezen bu yüzden mütevazılaşır. Dünyadaki insanların sizden farklı olmadığını, din, dil veya ırkın ve cinsiyetin bize öğretildiği kadar bizleri ayrıştıran, moda deyimle 'ötekileştiren' şeyler olmadığını anlar. Dünyada yalnızca tek bir insan medeniyeti vardır, bu yüzden 'medeniyetler ittifakı' gibi şeyler uydurmadır. Olsa olsa uzaylılarla medeniyet ittifakı yapabiliriz(!)
Yolculuğun ortaya çıkardığı nefret edilesi ve sevilesi yanlarınızı söylemediniz hâlâ.
Yani benim de herkes gibi kendimde sevmediğim ve çok beğendiğim yanlarım var. Ama işte yazmak kadar kişisel bir serüvene girdiğimde, birçok yazar gibi benimde egom güçlü ki bu işi yapıyor olmalıyım. Yoksa ucunda büyük bir şöhret, para olmayan bir şey edebiyat. Genç yazar olmak isteyen arkadaşlara soruyorum: Niye yazar olmak istiyorsun? Ün ve şöhret içinse başka şey yap. Çünkü bir edebiyatçı en fazla üç yüz bin kişi içinde meşhur olur. O da büyük bir rakam değildir yetmiş milyonda. Ya da dünyada de henüz öyle büyük bir Türk edebiyatı akımı olmadığı için yani on yerde kitabın yayınlansa ne olacak. Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal dışında da yut dışında Türk Yazarlarının kitapları çok satmıyor. Demek ki bir ego meselesi var. Öte yandan yolda ben hem başka insanlarla ilgili şeyleri merak ediyorum, hem de kendimi sınıyorum. Kendimi sınamayı seviyorum. Bu risk seven insanların en büyük ilacı demeyeyim de, yani bir bağımlılıktır bu. Risk bir bağımlılık. Adrenalin gibi yani.
Siz kendinizi anlamak için ille de bir kabin istiyorsunuz, anladım.
O kadar da katı değil. Sadece ki benim için değil, bütün yola çıkanların yolda geçen sürede eğer uyumuyorlarsa kendileriyle hemhal olma, içsel yolculuk yapma ihtimalinin arttığını söylemeye çalışıyorum. O sırada sadece kendinize aitsiniz.
Kabin lafı çok hoşuma gitti aslında. Biz de şu vücudu bir kabin olarak kabul edebiliriz. Bir yere gitmeye gerek yok.
Zaten ben de onu söyledim ama. Siz bu vücut kabininin farkında mısınız? Bununla ilgili ne hissediyorsunuz? Şöyle bir anekdotla belki daha iyi açabilirim. Ben ilk gençlik yıllarımda Atilla İlhan'ın çırakları olan gençlerden birisiydim. On yedi, on sekiz yaşlarındayken bize derdi ki "Çocuklar bu baş, bu omuzlar üzerinde gidecek nereye giderse". Biz ne diyor falan diye düşünürdük. Gerçekten öyle. Kabin derken kaçacak yer yok artık.
Bu vücut kabininin ürküntüsünü, gizemini duyuyor musunuz?
Duyulmaz mı? Zaten demin dedim ya, suretini görüyorsun camda. Gördüğünde de benim deyimim değil, sizin deyiminizle ki, çok da güzel oldu, o beden kabini belki de.
Ama şimdi bu senin elin. Elin sen değilsin. Bu senin gözün. Ama gözün sen değilsin.
Aynı zamanda ben o elim. Çünkü bu beynim bana bu eli şöyle kullan diyor.
Peki bu konuşan kim?
O da tabii ki farkındalıkla ilgili bir şey.
DÜNYAYA POZİTİVİST GÖZLERLE BAKARIM
Neyin farkında olabildiğinizi anlamaya çalışıyorum.
Şimdi el kol, motor sistem, beyin deyince haliyle ben biyolojiye kayıyorum, çünkü moleküler biyoloji okudum uzun yıllar. Bu biraz da DNA sarmalını lisede gördüğümde aşık olmamla ilgili, hayatını sırrını çözeceğim çünkü! Neyse o yıllarda moleküler biyoloji de çok yeni, aileme şey deniyordu, "Kızınız acaba bir yeri kazanamadı mı da buraya girdi?" Çünkü ille doktor, dişçi olmak falan. Çok da iddialı bir öğrenciydim. Öyle hani 'iyi ailelerin' önemsediği yerleri de kazanmıştım. Ama işte ta o zamandan hayatın sırrını bulacağım diye, çocuksu bir heyecanla, moleküler biyolojiye girdim. Uzunca yıllar hayatımı da bu alanda kazandım. Hâlâ genetik ve çevre konularını severim, amatör olarak takip ederim Yani dünyayı gezmek istemekle hayatın sırrını bulmak arzusu çok örtüşüyor aslında. Seyahat, genetik bu anlamda özü aynı: hayatın merkezine seyahat gibi Biyoloji okuma, moleküler seviyede insanın oluşumuyla ilgili öğrendiklerim, aynı zamanda o sorduğunuz felsefi şeylere de çok paraleli. Benim için o yüzden bu elle bu beynin DNA'sı arasında bir fark yok. İkisi onun parçası.
Buldunuz mu peki?
Bulduğum şey şu: bulduğu ipuçlarını toplayarak hayatının sonuna kadar bu sırrın peşinde koşan kendi hayatını yaşayabiliyor. Ve yazarak, yaşamak istediğin başka hayatlara da kavuşabilirsin!
Anladım, mistik bir damar yok sizde.
Bende yok evet. Ben dünyaya daha çok pozitivist gözlerle bakarım. Hâlbuki annem daha mistiktir ve sülalesinde önemli bir Mevlevî Şeyhi vardır. Bense o büyük dedemi daha çok şair ve gezgin yanıyla kendime yakın hissederim. Yani her estetik sahibi gibi Mevlana'nın şiirlerini severim. Benim için Mevlâna bir mistikten çok Shakespeare'den önceki büyük şairdir. Felsefe ile de amatörce ilgilenirim. Hiç benim sosyal bilim alt yapım yok. Hep fen. Mistisizm zayıf.
Yazdıkları size göre beş para etmediği halde çok satan yazarlar sizi öfkelendirir mi?
Hayır. Çünkü herkesin yeri ayrıdır. Ve zaman içinde hak etmeden bir yere yükselenler mutlaka eleniyor. Bunu görecek kadar edebiyat yaşım geldi benim. Eskiden, basını veya etkin kişileri kullanarak edebiyatta öne çıkan ama içi boş kişilere kızardım şimdi artık torpilin edebiyatta işe yaramadığını gördüm. İnsan genç bir yazarken kendini kanıtlamaya çalışıyor. Ben de genç bir yazarken çağrıldığım her yere gidiyordum, her röportaja. Niye? Ben de varım demek için. Ancak zamanla belli bir olgunluğa gelmemeniz en tehlikelisi. Hala elli yaşa gelip kendini kanıtlamaya, ortaya çıkmaya çalışmak...
Kimler bu yazarlar mesela.
Ya niye isim verip de onları mahcup edeyim şimdi.
Mahcup değil, okurun gözünü açmak.
Okur çok akıllıdır canım. Mesela bir okuru bir defa aldatabilirsiniz. İki defa. Ama üçüncü de kitabınızı da sizi de bir daha adınızı anmamak üzere bırakır. Oradan anlayabilirsiniz. Bir yazarın yirmi yıllık yazı hayatı içinde bir sonraki kitabını hala merak eden okurları varsa o zaten bu işi başarmış demektir.
Genel olarak Türk edebiyat ortamı nasıl?
Bizim edebiyat dünyamızda batıdan çok farklı değil. Bir kere artık kitap raf ömrü denen ilgi olayı 4 aya inmiş durumda. Yani 4 yıl yazdığınız bir roman 4 ay sonra ilgiyi kaybediyor. Bu bütün dünyada kapitalizmin 'kullan at' ideolojisinin edebiyata yansıyan fenalığı ama umarım bunalınca klasiklere sığındığımız gibi bu edebiyatın iyileştirici özelliğine yine geri döneriz! Öte yandan bizde de egolar hep çatışıyor. Bizde de insanlar hep görünmek istiyor. Çünkü bir şey yapıyorsunuz ve görünmek istiyorsunuz. Mesela ben Adalet Ağaoğlu'nu çok severim. Ama Adalet Ağaoğlu'nu yeni kuşak çok tanımıyor. Ben bundan çok rahatsız oluyorum. Bir yere gidiyorum. Genç bir gazeteci veya edebiyatla ilgili, yazar olmak isteyen biri Adalet Ağaoğlu'nun hiç kitabını okumamış.
Kızıyor musunuz?
O kadar öfkeleniyorum ki. Birdenbire onun bilmeden sen nasıl yazar olursun derken, o insana saldırdığımı filan görüyorum. Zannederim Türk edebiyat dünyasının şu anda yaşadığı sıkıntı sadece edebiyat dünyamızda değil, bütün sanat ve kültür dünyamızda olan bir kirlilik. Çok çabuk bir hızla ünlü ve zengin olmak gibi bir kavramın sıkıntısını yaşıyoruz.
O BANA AŞIK MIYDI BİLMİYORUM AMA BEN ONA HEP AŞIKTIM!
Her yerde yaşıyoruz bunu, gazetecilikte de.
Evet. Hemen ünlü, olabilirse ertesi gün de zengin olmak. Bu müthiş bir hastalık. Gençleri de kemiriyor. Orta kuşak yazarları da etkiliyor. Attila İlhan son yıllarında Ali Kırca'nın Siyaset Meydanı'na çıkmıştı, hatırlar mısınız? Tek başına. O kadar güzel oldu ki ikinci hafta tekrar yayınlandı. Ona ertesi gün yolda rastlayan biri: "Dün ne güzel konuştunuz TV'de neden hiç kitap yazmıyorsunuz?" demişti. Düşünebiliyor musunuz, 30 kitap yazmış, çok önemli bir şair ve yazardan bahsediyoruz yani. İşte bu çok tehlikeli bir durum.
Attila İlhan'ı özlüyor musunuz?
Özlüyorum tabii. O benim hem imkânsız sevgilim, hem yarı babam, hem de dostumdu. Son yıllarda çok anlaşamasak bile bende çok emeği vardır. Bir kırılma yaşadık, ondan sonra da toparlayamadık. Hani Atilla İlhan bir kitap yayınlamıştı Atilla İlhan'a Mektuplar diye, hatırlıyor musunuz?
Ha evet, sizin mektuplarınız da vardı.
Herkesin vardı, sadece benim değil ki. Çok özel mektuplardı. Ve ben onunla neredeyse haftada bir kahvaltı eder, sohbet ederdim. Ve bunu basından duydum.
O size aşık mıydı?
Bilmiyorum. Ama ben ona hep âşıktım, o bilirdi. Ona siz benim imkansız aşkımsınız, derdim, gülümserdi. Bu platonik,çok romantik, şiirsel bir aşktı.
Galiba o da size aşıktı.
Zannetmiyorum. Ancak beni çok severdi, edebiyatçı samimiyetime ilk inananlardandı. Ben mesela şundan çok mutluyum. O edebiyat dünyasına yeni girdiğim sıralarda, şimdi de olan şey, işte eli yüzü düzgün, genç bir kız o ortama girdiğinde bir yerlerde hikâyesi çıkması için o kadar çok rahatsız edilir ki, birileriyle beraber olmaya adeta itilir. Ben de istemediğim birisiyle asla beraber olmayan, hala da öyle düşünen birisiyim. O zaman iyice dik kafalıydım. Fakat şimdi mesela günümüzde çok yaygın bir trend olduğunu düşündüğüm, özelikle Türkiye'de genç kızların "hocamdı kocam oldu" diye bir tekerlemeye takılıp yuvarlandıklarına çok şahit oluyorum.
Bu temayı İstanbullar romanında Tijen karakteri üzerinden işlediniz.
Evet. Genç kız, yalnızca ünlü veya zengin diye babası yaşında biriyle evleniyor. Yani ne aşk var, ne tensel çekim, yalnızca çabucak bir yere çıkabilmek için. Ancak yükselen değer olarak çocuklara da bu öğretildi. Bu yüzden bu kızlara da kızamıyorum. Ama bizim kuşağımızdaki kızlar için kendi ayağı üzerinde durabilmek, şahsiyetli ve bağımsız olmak yükselen değerdi. Biz Atilla İlhan'la tanıştığımızda o ellili yaşlarında çok ünlü ve çok hoş bir adamdı. Fakat hiç benim veya çevremdeki arkadaşlarımın aklından 'hocamdı kocam olsun' diye geçmezdi. Bize göre otuz yaş büyük adam, babamla yaşıt. Zaten benim yaşıtım, dünya tatlısı, sonra ilk eşim olacak bir de sevgilim vardı. Öyle bir kuşaktık biz. Aynı şekilde Atilla İlhan da hiçbirimize yan gözle bakmadı.
O kitap nedeniyle aranız açıldı.
Evet. Habersiz ve izinsiz olarak ona yazdığım mektupları yayımladı. Mektuplarda utanılacak hiçbir şey yok ama tavrına kırıldım o zaman... Bir de son yıllarında çok muhafazakârlaştı Atilla İlhan. Siyaseten de anlaşamıyorduk. Ama o hem Türk Edebiyatı'nın en önemli şairlerin ve karakterlerinden biridir, hem de benim hayatımda çok değerli bir yere sahiptir. Ne olursa olsun. Hiç kimse bunu silemez. O dönemde biz, şunun farkındaydık ki biz yazar olmak istiyoruz. Devamlı bir bahaneyle ortada olup, her hafta gazetelere dergilere çıkıp, ortada görünmek, ünlü olmak amacımız değildir. Onun için fotoğraf çekilirken demin ben öyle mahcup kadın rolünü oynamıyordum. Sahiden mahcup biriyim. Çünkü bizim işimiz, romanlarımız dillerde dolaşmalı, konuşulmalı. Asıl edebiyatçı böyle hırsları olan biridir.
Ama abartılı PR teknikleri var şimdi.
Onlara karşı değilim. İsteyen istediğini yapar. O, onun bileceği şey. Ben çok çabuk, emek vermeden, birilerini kullanarak bir yere gelmeye çalışmak, hangi alanda olursa olsun hak edilmeden yükselmek ihtirasına karşıyım ben. Zaten geri tepiyor. Birilerini devamlı kandıramıyorsunuz neyse ki..
Böyle kulisler var mıdır edebiyat dünyasında?
Olmaz olur mu? Şimdi mesela Halide Edip'i okuyorum İpek Çalışlar'ın kitabı. Mesela orada ne kulisler dönmüş. Kadıncağız milletvekili adayı olmamasına rağmen milletvekili seçilmiş. Daha kadınların seçme seçilme hakkı yok. Milli Eğitim bakanı olmak istiyor. Meclise kadın milletvekili istemedikleri için bir takım kulislerle, 'O mandacı şöyle böyle' diye dışlanmış Halide Edip. Fakat arkasından, şu anda yanlış isimler vermeyeyim, Yakup Kadri olabilir. Cephede kim bilir kimlerle, genç erkeklerle neler yaptı diye yazı yazmış. Bu da kulis yani.
İYİ YAZAR GÜNDEMİ TAKİP ETMEZ, GÜNDEM YARATIR, NOKTA!
Geçen yıl sizin de dahil olduğunuz Adalet Ağaoğlu ile Elif Şafak arasında bir tartışma vardı.
Adalet Hanım'ı arada görürüm, hiç öyle yakın bir arkadaşlığım yok. Hep bir yerlerde karşılaşırız. Birbirimize kızdığımız zaman da olmuştur, ama onun çok iyi bir yazar olduğuna inanan, ve usta-çırak ilişkisine inanan biriyim ben. Fakat o olayda bir atışma var. Hayatında doğru dürüst roman okumamış, bakkal dükkânı açar gibi köşe açan ve yazan hanımlar, beyler Adalet Hanım'a bunak muamelesi çekiyorlardı. O sırada benim de Yolda kitabım çıktığı için o kitapla ilgili bir röportaj sırasında bana 'siz ne düşünüyorsunuz bugünün polemiği hakkında' diye sorulduğunda dedim ki, "Adalet Ağaoğlu'nu bunak ya da aptal muamelesi yapılmasına katlanamıyorum. Çok ayıp ediyorlar". Bunun üzerine o tartışmadaki herkes sana ne oluyor, sen kimsin, onun avukatı mısın diye kızmaya başladı. Fakat Adalet Hanım beni arayıp teşekkür etti. Çünkü hakikaten edebiyat bizim ülkemiz gibi ülkelerde usta-çırak ilişkisi çok önemli bir şey. O kadar büyük zenginlik ki Adalet Hanımlar, Yaşar Beyler, Nazımlar. Hepsi milli servetimiz bizim. Bunu söylediğim için Ayşe Arman çok ağır hakaret yazısı yazdı.
Adalet Ağaoğlu ve Buket Uzuner, Elif Şafak'ı kıskanıyorlar dedi.
Evet onu kıskanıyoruz! Onun üzerine Emre Kongar bir yazı yazdı. Dördümüzün adıyla. Emre Bey dedi ki: şimdi Buket Uzuner, Adalet Ağaoğlu'nun böyle bir şeye ihtiyacı yok. Kendi yollarını açmışlar gidiyorlar. Ve onların edebiyatı kendi özel hayatları üzerine kurulmamış bir edebiyattır. Diğer iki yazarsa özel hayatlarıyla gündemdeler.
Yani Ayşe ve Elif
Evet. Şimdi bu hale gelmesi hoş bir şey değildi. Çünkü bu sözler olgunlaştığı zaman söyleyeni mahcup edecek sözler aslında. Yok işte onlar onu kıskanıyorlar. Neden kıskanıyorlar? Çünkü öbürü her an gündemde. İyi de iyi bir yazar gündemi takip etmez, iyi bir yazar gündem yaratır, nokta. Diyor ki Ayşe Arman, Adalet Hanım'a ve bana, Nereye gitseniz Elif'in resimleri, onun kitapları, herkes ondan bahsediyor. O yüzden kıskanıyorsunuz!
Adalet Hanım o zaman ne dedi size?
Adalet Hanım beni arayıp Allah aşkına Buket, sen beni hatırlarsın. Ben bütün bu başarıların on katını, yüz bin katını tatmış birisiyim. Niye kıskanayım. Haklı değil mi? Hem de daha ortada öncü kimse yokken 1960'ta Ankara romanını yazan o cesur kadından bahsediyoruz biz. Dünyanın değişik yerlerinde üniversitelerden fahri doktora unvanı almış bir kadından bahsediyoruz biz.
Herhangi birisi değil yani öyle harcanacak.
Evet. Ve oradaki asıl hazin şey, bilmiyorum Elif bu işin içinde mi? Ona bir şey diyemem. Ama Ayşe Arman'ın yazısına eğer katılan varsa bu hazin bir şeydir. Gençlere, yazar olacak çocuklara da şunu söylüyor. Aman daima gündemde kalın! Ne yaparsanız yapın olun. İşte bak iki tane yazar, yalnızca daima gündemde kalmayı başardığı için öbür yazarı kıskanıyor diyor. Sözlerinin meali bu. Hâlbuki yaratıcı bir işte olan iyi yazar gündemi takip etmez, aslında gündemi o yaratır. Örnekse Ölmeye Yatmak gündem yaratmıştır. Örnekse, ben Gelibolu romanını 1998'lerde yazarken çağdaş edebiyatımızda Çanakkale hiç gündemde değildi. Çanakkale ile ilgili bir yerli kitap bulmak yemin ederim iğneyle kuyu kazmaktı. O kadar kaynak, belge aradım. Beş yıl Çanakkale köylerinde yaşadım. Bana yardım etmek isteyen edebiyat ve tarih meraklıları belge olarak Osmanlıca el yazmalarının fotokopilerini yolladılar. Yani, evet ben gündemi takip etmiyordum. Önümde bir roman yoktu. Ancak Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu'dan sonra inanılmaz bir furya başladı. Gündem gündelik siyasetse, hayatsa elbette bir yazar yaşadığı çağ hakkında fikir sahibidir.
Peki, Elif Şafak'ı bir yazar olarak nasıl buluyorsunuz?
Elif Şafak'ın ilk romanlarını beğenirim. Hatta yıllar önce kendisi tanışmak istemiş, ben de Moda'da onu yemeğe davet etmiştim. Çünkü ben hayatta en büyük desteği kadınlardan gördüm. O yüzden ben özellikle gençlere ve kadınlara daima destek veririm. O yüzden onunla da geldi tanıştım. İlk kitaplarını da beğeniyordum. Şimdi yazdıklarını biraz telâşlı buluyorum.
Sanki son romanları demlemeden çıkıyor. Sık çıkıyor.
Aşk'ı okudunuz mu peki?
Valla yeni çıkan bütün kitaplara bakıyorum. Ama hepsini bitiremiyorum.
Orhan Pamuk?
Orhan Pamuk severek okuduğum bir yazar. Ne yazıyorsa takip ediyorum. Kendim de dâhil, bir yazarın bütün kitaplarını sevmek zorunda değiliz. Ben mesela Cevdet Bey ve Oğulları'yla Kara Kitap'ı çok severim. Ama Kar'ı hiç sevmem. İstanbul kitabınaysa bayılırım ve yabancı dostlarıma da sık sık tavsiye ettiğim bir kitaptır.
Masumiyet Müzesi?
Onu sevmedim. Benim tutku anlayışımla hiç uyuşmuyor. Mesela benim Masumiyet Müzsesi'ne tutku anlamında denk bir romanım var: Kumral Ada, Mavi Tuna. Her iki romanda da bir adamın bir kadına tutkusu var. Tuna'nın Ada'ya tutkusu ölümüne duygusal ve gözü kara, feda edici ancak Kemal'in Füsun'a tutkusuysa daha çok fetiş. Kemal'in tutkusunu ifadesi kıt olduğu için eşyalara o denli bağlı zaten...
Bugüne kadar duyduğum en ilginç yorum bu Masumiyet Müzesi ile ilgili.
Çok gençken zannederdim ki, insan, yazar okurunu seçebilir. Şöyle birileri beni okusun falan. Öyle bir şey yok. Okur, yazarını seçiyor. Mesela bu konuda şöyle bir oyun oynarım ben. Şu yolda giden, elinde kitap olan kimin okudur? Orhan'ın okuru mudur, benim okurum mu, Adalet Hanım'ın mı? Ve o bağlamda sonuçlar çoğunlukla doğru çıkıyor.
Doğru çıktığını nasıl anlıyorsunuz?
Ya tanışıyoruz, ya kitabı görüyoruz. Çok da yanıldığım olmadı. Çünkü aslında biz kendimize benzeyen insanları takip ediyoruz. Sonuçta aşk ve ölümü yazıyor bütün yazarlar. Bana benzeyen birisi benim yazdığım aşk ve ölümü severek okuyor, Orhan'a benzeyen birisi Orhan'ın aşk ve ölüm algısını, yazı sanatını okumayı tercih ediyor.
Masumiyet Müzesi'ndeki o tutku size göre samimi mi değil?
Yok canım, samimi değil demedim. Tutkusal değil dedim. Masumiyet Müzesi'ndeki Kemal karakterinin tutkusunda ateş yok. Ateşi sönmüş, pasif bir tutku o. Yani benim tutkum öyle değil. Ancak onu da öyle yaşayanlar yok mu? Var, işte onlar için Masumiyet Müzesi alev alev bir tutku roman. Alın size karakter analiz testi!
Buradan yola çıkarak yazarın da kendi aşklarını böyle yaşadığı gibi bir sonuca varıyor musunuz?
Ben iyi yazarların mutlaka satır aralarında otobiyografik olduğuna inanıyorum. Mesela Woody Allen hep aynı şeyi anlatır. Bıktık gibi. Ama ben yine de her filmine gidiyorum. Çünkü aynı şeyi anlatıyor ama o kadar bana benzeyen bir bakış içinde anlatıyor ki onu takip ediyorum. Eger bu sefer Barselona'yı anlatıyorsa anlattığı onun kendi Barselonası oluyor. O yüzden onun gözünden, yakın bulduğum kişinin gözünden bakıyoruz o şehre bu kez. İnsan en çok espri anlayışıyla benze ya da benzemez. Allen'la sinik esprilerimiz benziyor. Pedofil durumu hariç tabii. Orada kendisine çok kızdım, o ayrı bir şey. Ama insanın yaptığı işle, kişiliğini ayırt edebilmeyi insan öğreniyor olgunlaştıkça.
Özetle biz okurlar, yazarların aşk algılarından yazarın kendisine dair de bir fikir ediniriz.
Mutlaka. O yüzden de kendi takip ettiğimiz, okuduğumuz yazar da bizim kendi aşk kavramımızla, ölüm kavramımızla çok paraleldir. Ve Gustave Flaubert mesela Madame Bovary benim demiştir. Bana Kumral Ada-Mavi Tuna romanı için hâlâ okurlar soruyorlar. Siz Ada mısınız? Ben de şöyle diyorum: Hayır, ben Tuna'yım.
Sizin erkek versiyonunuz.
Aynen o. Bir defa da demiştim ki, keşke benim de bir karım olsa, aman ne çok yanlış anlaşılmıştı! O kadar çünkü yazarların karıları Nabokov'dan tutun Dostoyevski'ye kadar, Yaşar Kemal'in şimdiki eşi dâhil o kadar destekçidirler ki. Erkekler bunu yapmıyorlar. Bir Adalet Hanım'ın eşi öyledir. İdil Biret'in eşi öyledir.
BİR ERKEĞİN KENDİNİ BİR KADINA ADAMASI MÜMKÜN DEĞİL
Sizin eşleriniz de aslında size destek oldular.
Mutlaka, çok iyi insanlardı. Ama belli bir noktaya geldiğinde...
Size adamıyorlar kendilerini.
Adamazlar. Bir erkeğin bir kadına kendini adaması mümkün değil henüz.
İyi mi olur adasa?
Tabii ki. Çünkü birine büyük destek vermenin erkek ve dişi olmakla bir ilgisi yok. Bu bir hayranlık meselesi, o da insanca bir şey. Kadınlar hayran oldukları erkeğin bütün çalışmalarına destek oluyor, neredeyse kendi hayatını yok edecek derecede. O insan değil mi? Ne farkı var. Kadın nasıl gurur duyuyorsa bir erkeğin de bununla gurur duyabilmesi lazım.
O yüzden mi evlilikleriniz uzun sürmüyor?
İkinci evliliğim 13 yıl sürdü, kısa mı? Yoo, o yüzden değil. Ben Buket Uzuner olarak tanınmaya başladıktan sonra zaten bir evliliğim oldu. Ondan öncekiler de böyle bir şey yoktu. Ben seyahate benzetiyorum ilişkileri, adı evlilik olsun ya da olmasın. Beraber yola çıkıyor insanlar. İki tren yan yana gibi. Birisi hızlı gitmeye başlıyor. Öbürü ya duruyor, ya dinlenmek istiyor. Yan yana gitmeyince de olmuyor.
Hızlı giden siz misiniz hep?
Hızlı giden ben değilim her seferinde. Öyle olmuyor çoğunlukla. Bir kadının treninin bu kadar hızlı gitmesi de erkekler için çok istenen bir şey değil. Hiçbir erkeğin akıllı karısı ile sık sık gurur duyduğunu duymamışsınızdır dünyada. Karısının aklı ile gurur duyan, karısının ne kadar akıllı olduğuyla övünen erkek pek yoktur. Ama ne kadar güzel olduğu, ne kadar uyumlu, destekçi, namuslu olduğuyla gurur duyan çoktur. Akıllı ve başarılı karısı olanlara erkek arkadaşları 'Aman Ağbi Allah kolaylık versin!' der. Yani senin işin zor, demektir bu. O yüzden Virginia Woolf'un da dediği gibi akıllı bir beyin bir kadın vücudu üzerinde çok sorun yaratıyor. Çünkü erkekler kadının kafasına bakmıyor. O sadece vücuduna bakıyor. Bakın bunu böyle yazarsanız erkekler buna alınıp bana mektuplar yazacaklar. Ben onlarla uğraşmak zorunda kalacağım. Çünkü başıma geliyor böyle alınma ve sitemler. Yok, hiç erkek düşmanı değilim. Erkekleri çok seviyorum. Bilhassa yakışıklı olanları.
Bunu sık sık tekrar ediyorsunuz.
Hâlâ öyle yani. Ama sonuçta gerçekten bu bir yüke dönüşüyor. Eve Buket Uzuner ve eşi diye davetiyeler gelmeye başladığında ilk huzursuzluklar, ilgiyi başka ve mümkünse hiç başarısız ve hiç de olamayacak kapasitede başkalarında arayış adımları da başlıyor ufaktan. Ki, ben hep kendi alanında başarılı adamlarla beraber oldum. Mutlaka ona dikkat ettim. Onun da başarısı var diye. Ve bu sadece Türk erkeklerinde değil.
Ahmet Altan'ı nasıl buluyorsunuz?
Ahmet'in bazı kitaplarını çok sevmiştim. Kılıç Yarası'nı mesela. Ama o kadar siyasetle ilgilenince, siyaset bahçesine girince edebiyatçının kafası angaje oluyor ve bozuluyor. Yani bazı alanlar edebiyatçı için çok tehlikeli. Reklam, çok fazla günlük yazı yazmak, köşe yazmak uzun vadede edebiyatçıya öldürücü darbe vuruyor. Ben çok parasız kaldığımda altı ay mesela köşe yazmıştım. Yedinci aya gitsem, düşünce ve algılama ritmim bozuluyor. Reklamda mesela, reklamda da çok para kazanıyor insan, bu da bozuyor insanı yazar olsun olmasın. Reklam, insan yaratıcılığının farklı, başka bir bölümü çalışıyor zannederim. Şuna bakarken ben bunu nasıl pazarlarım demeye başlıyor. Hâlbuki edebiyatçı demlenecek, demlenecek. okuyacak, düşünecek, gözleyecek...
Gündelik şeylerle ilgilenmeyecek çok fazla.
Mahvediyor edebiyatını. Dili, herşeyi gidiyor.
ŞİMDİ BİR NEDENLE ZENGİN OLMAYA HEVESLİYİM
Çok satan, çok popüler olan, çok zengin olan yazarların karşısına ama biz işte saf edebiyatçıyız. Çok satmıyoruz ama işte okurumuz az ama bizde köşe de yazmıyoruz demek züğürt tesellisi gibi algılanabilir mi?
Bu sorunun tam muhatabı mıyım, bilmiyorum, çünkü ben ve birkaç kuşaktaşım, henüz reklamın böyle yaygın olmadığı 1990'lardan beri çok okunan yazarlardanız. Ben buna çok karşıyım. Bu bana da çok yapıldı. Benim kendi kuşağım, Türkiye'de yazarak geçinen ilk yazarlarız. Murathan, ben, birkaç kişi daha varız. Benim kuşağımda zaten biz üç kadın romancıyız sanıyorum: Perihan Mağden ile Latife Tekin.
Onları beğeniyor musunuz?
Latife Tekin'i çok beğenirim. Perihan'ın ilk kitaplarını severim. Sonrakilerle kanım uyuşmadı. Kanımca, gazetecilik Perihan'ın edebiyatçılığını olumlu etkilemedi.
Ayşe Kulin?
Ayşe Kulin o kadar iyi bir arkadaştır ki gece yarısı arasanız gelir. Gerçekten pamuk helva gibidir.
Ama edebiyatçı değildir diyorsunuz.
Edebiyatçı değildir demiyorum, hiç de demedim. Ayşe Kulin çok iyi bir biyografik romancıdır derim hep. Ben mesela iyi biyografik roman yazamam. Bana tanınmış bir aile birkaç yıl önce kendi hayatlarını yazmam için açık çek verdi. Ama kabul etmedim. Üstelik hakikaten hala elektrik paramı düşünmek zorundayım. Haa geçenlerde gazetenin birinde hakkımda milyoner yazar falan diye laflar çıktı da, ona gülüyorum yani. İnşallah olurum. Yazarlarının da zengin olduğu bir ülke kültürlüdür. Ben hayatta hiç zengin olmaya heves etmedim. Şimdi bir nedenle ediyorum. Bir vakıf kurmak istiyorum, ilk romanını yazacak çocuklar için.
Ne hoş.
Çünkü ben ilk yayınevi maceramda çok süründüm. Bütün yayınevlerinden reddedildim. O kadar süründüm ki, 6 ay ne iş olsa çalışıp, 6 ay yayınevi olmayan kitaplarımı yazıyordum o parayla. Ama Avrupa'da bir şey görüp çok özenmiştim. Finlandiya'da özellikle. Fin dili bizimki gibi çok yalnız bir dil. Biz öyle çok Türkçe konuşuluyor sanıyoruz. Öyle bir şey yok valla. Bizim konuştuğumuz Türkçe sonuçta 70-80 milyonun dili o kadar! Azeriler bile anlamıyorlar. Onun için böyle dillerinin geleceği tehlikede olan ülkelerin yöneticileri, devleti, şöyle yapıyor. Mesela sizin bir kitabınız çıktı değil mi? o kitaba bakıyor ve diyor ki ikinci kitabını yazmak için sana bir yıllık bir maaş bağlıyorum diyor. Ama o maaş da ancak ev kirası ve yiyecek alır. Zaten yazacak kişi başka bir şey de çok istemez.
Sizin kitaplarınız da çok sattı, değil mi?
O döneme göre evet. İlk çok satan kitaplardan bahsedeceksek belki de ilk beşten biriyimdir. Gelibolu mesela çıktığı aynı hafta içinde üç yüz bin sattı. Bu büyük bir olaydı.
Ama bir milyon satıyor Elif Şafak.
abii zamanı ve koşulları düşünmemiz lazım. Örneğin bizden önce Yaşar Kemaller, Selim İleriler, Attilâ İlhanlar, Adalet Ağaoğulları çok satınca 10-20 binden bahsediliyor demekti. Bizim kuşakta biz bu okuma sayısını 100-300 binlere çıkarttık. Tabii ki sonraki kuşaklar bunu aşmalılar. Hem Ahmet Altan ve Vedat Türkali 1 milyon kitaba daha önce çıkan yazarlarımızdır. Hatta 1 milyonu geçmeliyiz, çünkü 73 milyonda 1 milyon kitap şaka kadar komik ve hazin bir sayıdır. Bir de o kadar reklamı yapılmıyordu. Önemli olan çok reklamı olmadan satabilmektir.
Kitap reklamına karşı mısınız?
Asla karşı değilim. Ayrıca herkes yazmalı. Bir de long-seller kavramı var, uzun satan: Örneğin benim, Yaşar Bey'in, Sait Faik, Reşat Nuri, Orhan'ın, Murathan'ın, Latife'nin, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar ve birçok yazarın kitapları long-seller dediklerinden desem bilmem asıl satış rakamlarını bilen yayıncılar beni doğrular mı? Örnekse, ben yirmi yıldır ben hâlâ Su Samurlarının parasıyla oğluma ekmek alıyorum.
Yirmi yıl önce oğlunuz bebekken yazdınız.
Ona ithaf ettiğim roman. Yani o devamlılık çok önemli. Benim yazarlıkla ilişkim, benim tutkum işte bu. Yani kitaplarımın uzun zamana yayılarak okunması hakiki yazarların hep istediği şeydir. Mesela bir kitapçı arkadaşım diyor ki, filanca yazarın kitaplarını gelip kolilerle satın alıyorlar. Kimisine diyorlar ki o filancanın adamı. Ya da rivayet o ki, falanca cemaatten gelip kendilerine angaje yazarın kitaplarını kutular dolusu alıyorlar. Eğer o angaje yazarlar bunu yedirebiliyorsa kendine, bize ne tabii. Geçen gün Ahmet Ümit çok güzel bir şey söylemiş, bu cümlesine bayıldım. "Barbara Cartland gibi yazıp, Virginia Woolf gibi davranmaya çalışmak çok komik oluyor" demiş.
İhsan Oktay Anar'ı sever misiniz?
Çok severim. Ve bizim onunla sahici akraba olduğumuza dair söylentiler var. Benim büyük dedelerimden biri, bahsettiğim gibi bir Osmanlı şairi ve Mevlevi şeyhi. Onun oğlu Baki Anar. Annemin dayısı yani. Gürcü ve Azeri kökeni, Kemah, Erzurum, Erzincan coğrafyaları falan... Bilmiyorum doğru mu? Ama olsa sevinecek kadar yazarlığını takdir ettiğim biri. Bir tek kadınsız, çok kadınsız edebiyatı olduğuna eksiklenirim.
Başbakanın yazarlarla kahvaltısına neden gitmediniz?
Başbakanın kahvaltısı konusunda Milliyet Gazetesi canımı yaktı. Ben, gazeteye verdiğim demeçte, tıpkı davetli tüm yazarları şahsen arayan bakana da söylediğim şeyi tekrarlamıştım. "Bir AKP muhalifi yazar olarak bu toplantıya davet edilmemi çok takdir ediyorum. Ve mazeretim nedeniyle gitmeyeceğim." Bu Milliyet Gazetesi'nde birinci sayfada şöyle yayımlandı: "AKP muhalifiyim bu yüzden gitmiyorum". Ya Allahaşkınıza bu kalın ve kaba söylem, bir edebiyatçıya yakışır mı bu? En cahil insan bile bu kadar kaba konuşur mu? Kaldı ki, bu sözler manayı da değiştiriyor. Sonra sağolsun Tayfun Devecioğlu tekzip yayınlattı ama o ilk manipülasyon çok ağırıma gitti. Öte yandan düşüncelerini beğenmesek de birbirimizle diyaloğu korumalıyız. Farklı fikirden insanların bir arada konuşabilmesi çok önemli. Çünkü küsmek, ayrışmak ve düşmanlık bize yaramaz!
Öyleyse niye gitmediniz oraya?
AKP'nin dünya görüşü, hayat anlayışı, kadın-erkek ideali benim dünya görüşümle örtüşmüyor. O yüzden bu toplantıyı samimi bulmuyorum, ancak biçimi ve tarzı takdir ediyor, beğeniyorum ki, demokrasi de işte bunu söyleyebilmektir. Bugünlere çok acı çekerek, bedeller ödeyerek geldi Türkiye, hiç unutmayalım. Örneğin Moda iskelesinde içki içmeyi yasaklayan bir zihniyetin özgürlüklerden bahsetmesini samimi bulmuyor, aksine yasakçı olduğunu düşünüyorum ki, ben pek alkol alamam, midem almaz. Çünkü böyle söyleyince de alkolik oluyorsunuz. Bu sanki küçücük sembolik gözükse de Moda iskelesinde ya da bir yerde içki içmeyi yasaklayan bir zihniyetin ben açılım yapabileceğine inanmıyorum.
Keşke o kahvaltıya gitseydiniz ve orada eleştirilerinizi güzel güzel dile getirseydiniz?
Öyle bir şey, o kadar kalabalıkta olmuyor. Ayrıca benim davranışım da bir tavır. Şu tavıra çok ihtiyaç var. Çoğunluğun çıkarları için inanamadığı şeye inanıyor göründüğü siyasi zamanlarda yaşıyoruz. Eminim Başbakan, ona yaranmak için sahte davrananlarla içinden çok eğleniyordur.