Nuriye AKMAN
02 Temmuz 2016
Nuriye AKMAN

Barış bu bahçede yeşerir mi? - Zaman Gazetesi

Barış bu bahçede yeşerir mi?

Öcalan PKK’ya silah bırakma çağrısı yaptı; barış ufka geldi. Peki umut fidesinin dikileceği toprağımız temiz mi? Huzuru tehdit eden sadece PKK olsaydı keşke.

Cumhurbaşkanı eski partisi için 400 milletvekili isterken, namaz gibi en mahrem anların reklamı yapılırken, dışardaki çocuklar öldürülür, içerdekilere işkence edilirken, kadınlar bıçaklanıp yakılırken, işini yapan bürokratlar vatan hainliğiyle suçlanırken, yasalar Meclis’ten kavgasız dövüşsüz geçemezken, kasalar-kutular dolusu paranın hesabı sorulamaz, ahbap-çavuş ilişkileri devleti çürütürken bahçemiz nasıl yeşillenecek?

Her gün daha da ağırlaşan bir kâbusta debeleniyoruz. Gerçeklik duygusunu yitirmişiz de edebiyatın kötücül kahramanlarınca esir alınmışız sanki. J. Milton’un Kayıp Cennet’indeki Tanrı’ya meydan okuyan öfkeli şeytanı çok seviyoruz. İblis dirayetin, cesaretin ve azmin simgesi oldu. Goethe’nin bilgiden sıkılmış kibirli doktoru Faust’u gibi haz ve güç karşılığında ruhumuzu Mefisto’ya sattık. Faniliğimizden iğrenen çok bilmiş ahlaksızlarız artık. Ticari ve siyasi kâr hırsımızın ucu bucağı yok.

W. Shakespeare neredeyse bütün kahramanlarıyla aramızda. Kimimiz Venedik Taciri’nin borçlunun kalbine en yakın yerden bir kilo et talep eden Shylock’uyuz. Kimimiz Othello’nun zekâsını insanları birbirine kırdırmak için kullanan Lago’su. Çoğumuz Macbeth’in büyücü cadılarına özeniyoruz. Kelime oyunlarıyla kesin olanı muğlaklaştırıyor, iyiye kötü, kötüye iyi diyerek ciyaklıyoruz: “Acı üstüne acı, kan üstüne kan. Kayna kazanım kayna. Yan ateşim yan!”

C. Dickens’ın Oliver Twist’te çizdiği çocuklara hırsızlık yaptıran Fagin karakteri şurada, V. Hugo’nun “Saygıya o kadar doydum ki, hor görülmeye can atıyorum” diyen Gülen Adam’ı burada. Başımızı bir çeviriyoruz E.A. Poe’nun, sahibi tarafından sırf hata yapmanın vereceği zevki tatmak için önce gözleri oyulup sonra asılan Kara Kedi’si. M. Shelly’nin ölümsüzlüğe ulaşma adına kendi yarattığı canavarla kapışan Frankestein kaçmış içimize. M. Cervantes’in çatlak şövalyesi Don Kişot gibi gideceğimiz yolu eşeğimiz Rosinante’ye seçtiriyor, Şanso Panço’lara yönetebileceği bir ada vaat ederek sadakatini satın alıyoruz.

Bu arada W. Golding’in Sineklerin Tanrısı’ndaki ıssız adaya düşmüş, medeni bir düzen kurmaya çalışırken şiddet, karmaşa ve kutuplaşmaya teslim olan çocuklara dönmüşüz. Bu oyundan sıkılınca F. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sına geçiyor, Raskolnikov gibi cinayetlerimize ahlaki gerekçeler buluyoruz. O kadar yüceyiz ki, dünyayı kan ile yıkamaya hakkımız var. Kötülük paletimiz çok zengin; fırçasını E. Bronte’nin Rüzgârlı Bayır’ına batırıyor bazılarımız. Heathcliff gibi hiçbir kuralı ihlal etme zevkinden mahrum kalmayanlarımız, kendine ait gördüğü ve hep elinin altında tutmak istediği Catherine’lere acılı yokoluşlar hazırlıyor.

Bu arada ekranlardan kirli neşeler akıyor evlerimize. Hep birlikte L.Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü’nde çizdiği sahneyi canlandırıyoruz. Biz ölüm gerçeğini eğlenerek, gülerek, yarışarak örtbas ederken köpeklerle ağaçlar katlediliyor ve dereler tabii, bir de sahiller... Kötülüğe direnenlerimiz çaresizlikten F. Kafka’nın Dönüşüm’ündeki Gregor gibi böcekleşti. F.W. Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu’nda insanın elde edebileceğinin en iyisini ve en yükseğini bir suç yoluyla elde etme zorunluluğundan söz eder. En sureti haktan görünenimiz bile zalimliği hem meşru hem de arzulanması gereken bir şey gibi gösterenlere iman etti. Oysa düşmanlarımızı şeytanlaştırmak zorunda değildik. Onlar sadece düşman olarak kalabilirlerdi. O zaman biz de onların gözünde şeytanlaşmazdık.

Dante A, İlahi Komedya’sından Cehennem’i gösteriyor şimdi bize. Fakat oraya neden düştüğümüzü anlayamıyoruz. Sebep açıktı aslında: Aşağılandıkça, aşağılayana bağlılığımızı büyütmüş, manipülasyonda ustalaşmıştık. Suçlarımız ortaya çıkmasın diye durmadan yeni suçlar işliyoruz hâlâ. Günah ve suç moda, din siyaset sofrasına meze oldu çünkü. Korkudan geberiyor ve elde silah, gönülde şeytan, yaralı adalet duygumuzu kâh vatan-millet sosuna, kâh sahte gururlara bulayarak intikam peşinde koşuyoruz.

Barış mı? Gelsin tabii. Hoş ve sefa gelsin de, kötülüğün benliğimize yapışan kahramanlarından nasıl kurtulacağız?

Tarih: 3 Mart 2015, Salı

Tasarım & Geliştirme Tasarım & Geliştirme | magicleaves