Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

Ben bir insanım…

İletişim… İçinde bulunduğumuz çağın ve karşılamakta olduğumuzun sihirli kelimesi…

Aslında iletişim eski çağlardan, hatta Homo Sapiens’den beri insanların birinci meselesi olmuş.

İnsan kendini bildiğinden beri iletişim kurabilmek için elinden geleni ardına koymamış. İlk insan mağarasından dışarı çıktığında diğer insanların korunma içgüdülü saldırısına uğramamak için onlara dostane bir mesaj verme gerekliliğini duymuş ve sembol olarak dişlerini göstermiş. Zamanla gülümseme adını alan bu eylemin günümüzde de etkili olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

İçten gelen samimi bir gülümsemenin ilk çemberdeki iletişimi şaşırtıcı şekilde güçlü kıldığını inkar edemezsiniz. Ama bir de gülümsemenin maske haline geldiği görüntüleri de yok sayamayız.

Sahi bu maskeler de nereden çıktı? Hepimizin günlük yaşamında birini takıp diğerini çıkardığı maskelerden söz ediyorum.

Kişilik (Personalité / Personality) sözcüğünün latince “Persona” kelimesinden geldiğini biliyor muydunuz? Peki ya persona kelimesinin kökü nerelerden geliyor? Persona, eski zaman tiyatrolarında oyuncuların yüzlerine taktıkları maskeye verilen isimmiş. Demek pek çok anlam yüklediğimiz güçlü kişilik, kişilikli olmak erdeminin temeline inince, bireyin kendini dış dünyaya göstermeye çalıştığı yapay nitelikleri görüyoruz. Bu bir anlamda savunma mekanizmasının hareketliliği de olsa gerek.

Kendimizi korumak için savunma mekanizmamızı aktive ediyor, persona’mızı yüzümüze takıyor, zamanla kendimizden bir hayli uzaklaşıyor, sonra da iletişim kuramamaktan şikayet ediyoruz. Uygarlık bir yandan gelişen teknoloji ile birbirimize ulaşma kolaylığı sağlarken, diğer yandan uygarlık adına taktığımız maskeler ile kendimizden ve çevremizden uzaklaşıyoruz. Nasıl bir çelişkidir bu?

Yüzyıllardan beri genetik emanet olarak taşıdığımız içgüdü ve dürtülerimizin pek çoğuna ayıp ya da tu kaka deyip uygarlığın maskeleri altında ezilerek, akıl-ruh-beden üçlüsünü kavgaya tutturmak iletişim yolunda aldığımız mesafeyi zaman zaman tersine döndürüyor.

Tabii ki sosyal olacağız. İyi de peki bu sosyal lafı nereden geliyor?

Sosyal olmak bir topluma ait olmak anlamına geliyor. Toplum (Société / Socity) latince “Societas” kelimesinden kökleniyor ve lugatlar anlamını birlikte yaşayan insan ve hayvan topluluğu diye belirtiyor. Bu societas’ların içinde yaşayan herkes az çok sosyal demektir. Sosyal olmanın koşulu ise iletişim kurabilmekten geçiyor.

“Bir davranış biçimi olan ‘konuşma’ işbirlikçi bilgi alışverişi ihtiyacının artması sonucunda bir evrim olmuşur. Hayvanlar arası sözsüz ruh hali bildirimlerinden gelişmiş bir davranıştır. Günümüze dek, haberleşme konuşması türümüzün sözlü işaretleşme sisteminde en önemli yeri tutmuştur. Ancak bir evrimin başladıktan sonra durması beklenemeyeceğine göre, bazı ek görevler yüklenmeye başlamıştır. Bunlardan biri ‘ruh-hali-bildirim konuşması’ dır. Aslında bu gereksiz bir gelişmeydi, çünkü sözsüz ruh hali bildirim işaretlerini yitirmiş değildik.” (Çıplak Maymun / The Naked Ape; Desmond Morris, Sander yayınları)

İletişimin en güçlü yönlerinden olan konuşma ve kendini ifade etmenin, beden dilinin (sözsüz ruh hali bildirim işaretleri) aksine şifreler (code/decode) içeriyor olması da sosyal olmaya çalışmamızın, hayvansal dürtülerimizin izlerini silmeye çabalamamızın bir sonucu olsa gerek. Yaşamımızı iletişim tabir ettiğimiz sosyallik silsilesine; yani karşı taraftan gelen mesajların şifresini çözmeye (decode), çözdüğümüz şifrelere savunma mekanizmamız adına yeniden bir şifre koyarak (code) karşı tarafa bir mesaj göndermeye adamamız ne tuhaf!

Aklınızı biraz olsun karıştıramayı başaramadıysam diye devam ediyorum; Freud “Uygarlıktaki her gelişmenin karşılığını, artan suçluluk duygusu sonucunda ortaya çıkan mutluluğu yitirme ile öderiz” diyor.

Günümüz yönetim gurularından Stephan Covey ise çağımızın meselelerinden biraz bunalmış gibi; “Bilgiden, zekadan iletişimden o kadar çok söz ediliyor ki, akıl nerede merak ediyorum. Eliot’un şu dizelerini çok seviyorum; Yaşarken yitirdiğimiz yaşam nerede? Bilginin içinde yitirdiğimiz akıl nerede? Gerçek bilgi ne? Ben de bu dizelere şunu eklemek isterdim; iletişim içinde yitirdiğimiz hareket nerede?”…

Terentius binlerce yıl öteden “Homo sum; nihil humanum a me alienum puto / Ben bir insanım ve insana özgü hiçbir şey bana yabancı değildir” diyor.

Eskiye gitmişken son bir örnek vereyim; günlük gazete ilk çağlarda bile çıkıyormuş. İsa’dan Önce 59 yılında Sezar tarafından kurulmuş Acta Diurnu’da resmi ve hususi mahiyetteki haberler toplanıp yayımlanırmış. Ama gazete tek bir nüsha çıkarmış. Belli ki gazete ortalık bir meydana konuyormuş, belki de bir sütuna arap zamkı ile yapıştırılıyor ve insanlar gidip onu okuyordu.

Şimdi ise ne çıkan gazetelerle, ne de TV kanalları ile başa çıkabiliyoruz. Ajans Press ilgilendiğimiz konulardaki haberleri biz uyanmadan topluyor ve bize ulaştırıyor.

Evet, çağımızın sihirli kelimesi iletişim… Hepimiz mesajlarımızı birilerine iletmeye çalışıyor, bir yandan da mesaj bombardımanına uğramış bir halde bilincimize ve bilinçaltımıza yapılan iletişim bombardımanını çözmeye çalışıyoruz.

Ama ben bir insanım ve bana ait hiçbir şey bana yabancı değil.

İpet Altınay
Yayınlanma tarihi: Medyavizyon Dergisi, 1999
Güncelleme: Ağustos 2009

Get Adobe Flash player