Kışla sohbeti!
Ahmet Yaşaroğlu
Evrensel Durum
21.08.2007
Zaman gazetesinde Nuriye Akman'ın Mehmet Ali Kışlalı ile yaptığı bir röportaj iki gün peş peşe yayınlandı. Özellikle genç okuyucularımız arasında Kışlalı'nın kim olduğunu bilmeyenler olabilir. Onun için kısaca tanıtmakta yarar var. Bu işi Nuriye Akman yapmış, ondan aktaralım. Akman, Kışlalı'yı şöyle tanıtıyor. "Mehmet Ali Kışlalı mesleğimizin duayenlerinden. 74 yaşında, askerin ne düşündüğünü merak edenlerin Radikal'deki köşesini okumadan geçemeyeceği bir büyüğümüz. Ben 1985'te Hürriyet'e girdiğimde Ankara temsilcimdi. quot; Ayrıca biz de belirtelim ki, geçmişte yayınlanan Yankı dergisini bilen okuyucularımız, Kışlalı'yı iyi hatırlayacaklardır.
Bu söyleşi ve Kışlalı'nın askerlerle ilgili değerlendirme ve gözlemleri üzerine pek çok şey söylenebilir. Ancak burada şimdilik sadece bir tespiti üzerinde söyledikleri ele alınacak. "Bu ülke için Silahlı Kuvvetler nedir, bunu kimse bilmiyor. Eskiden 11 yaşında giriyorlardı, şimdi 14 yaşında giriyorlar Silahlı Kuvvetler'e ve 65 yaşına kadar çalışıyorlar. Okullarında ne öğretildiği, Atatürk görüşüne göre nasıl yetiştirildiği, bütün meslek hayatında hangi disiplinle çalıştığı bilinerek Silahlı Kuvvetler'in hiç hafife alınmayacak yaşamsal bir güç olduğuna göre değerlendirmeler yapılması lazım."
Demek ki okul dönemini de saydığımızda orduda geçen 51 yıl! Ama aşağı yukarı dünyanın tüm ordularında subaylar için benzeri bir durum var. Halktan soyutlanmış, özel bir eğitime tabi tutulmuş böyle bir kurum olmadan yönetici sınıfın, egemen sınıf olarak kalması olanaklı değil. Özel olarak eğitilecekler, özel yerlerde oturacaklar, halka yabancılaşacaklar, kural, kalıp ve emirlere koşulsuz itaat edecekler vb. vb. İşte bu tür askerlerle çok iyi ilişkileri olan Kışlalı'nın "asker dostları" da öyle sıradan subaylar değil. Yüksek rütbeli, her biri önemli görevlerde bulunmuş komuta heyetlerinin orgeneralleri.
Okul ve eğitim meselesine gelince; Askeri okullar hemen hemen ülkenin en fazla olanaklarına sahip olan okulları. Zengin çocuklarının gittiği geniş olanaklara sahip okullardan belki de daha fazlasına sahipler. Komutanlar çeşitli vesilelerle bu okullarda "Atatürkçü, çağdaş ve bilimsel" bir eğitim verildiğini sıkça dile getiriyorlar. En azından komuta kademesinin "Atatürkçülük" konusundaki yeteneğini ve yaptıklarını biliyoruz. Harp okuluna girdiği andan itibaren pek çok genç subay adayının kafasında "ülkeyi kurtarmak", "kurtarıcı" olmak hayali bulunuyor olmalı. 27 Mayısçılara, 12 Martçılara, 12 Eylülcülere, 28 Şubatçılara, 27 Nisancılara bakıldığında bunu anlamak pek zor değil.
Ancak "bilimsel ve çağdaş eğitim" iddiasına bakıldığında ortada şöyle bir garipliğin olduğunu görüyoruz. Büyük basınımız unutmuş görünse de, şu olay unutulamaz. Birileri ortaya çıkıyor ve dışarıdan hiç bir enerjiye ihtiyaç duymadan enerji üreten bir makine yaptığını ileri sürüyor. O dönemde " Con Ahmet'in devr-i daim makinesi, erkeli dönergeç vb." gibi alaylı isimler akılan bu makinenin tanıtımında da eski ordu komutanları vb. dahil olmak üzere pek çok orgeneral ön saflarda bulunuyordu! Elbette fizik kurallarına aykırı bu "buluş" fiyasko ile sonuçlandı ve sonradan açıklama yapmak üzere konu unutturuldu.
İnsan gerçekten merak ediyor, emekli "paşaların" şahsında simgeleşen bu eğitimin "bilimselliği ve çağdaşlığı" böyle ise, meczupluk nedir? Meczupluk sadece kılık kıyafet ve dini gericilikte mi simgeleşmektedir? Bu örnek öyle olmadığını gösteriyor. Akman'ın Kışlalı'ya buna ilişkin bir soru sorup sormadığını öğrenmek için röportajı merakla okuduk. Ama gördük ki, sormamıştı. Şimdi gerçekten merak edip biz soruyoruz. Harp okullarında ne öğretiliyor, bilim dışı, çağdışı eğitim sadece medreselerde mi yapılıyor? Yoksa "büyük buluşun" tanıtımında ön safları dolduranların yaşları gereği beyni sulanmış olduğu mu söylenecek!