Aşkla Geçeriz Hâlden Hâle Takılmadan Ne Sûrete Ne Söze

40 yıldır yedikçe büyüyen pasta

Bundan tam kırk yıl önce tanıştık. Dördümüz de Ankara'nın Yukarı Ayrancı semtinde, birbirimize yakın sokaklarda oturuyorduk.

İkimiz Çankaya Lisesi'nde aynı sırayı paylaşıyor, diğer ikimiz Anıttepe Lisesi'nde okuyordu. On beş yaşındaydık, orta halli ailelerin kızlarıydık. Okul dışında birbirimizin evlerinde toplanır, bir söyler, bin gülerdik. Ben, yaşıma uygun olmayan ağır felsefi ve edebi kitapları okuyup melankolik takılma hakkımı yalnız kaldığımda kullanırdım. O yaşta bile "yalan" bulduğum dünyaya dair keskin fikirlerimi anı defterlerine dökmek yeterdi. Arkadaşlarımsa, neşeye prim veren yanımı ortaya çıkarmakta çok mahirdi. Muhtemelen onlar da öteki benlerini bir arada geçirdiğimiz kısa ama yoğun zaman dilimlerinde yaşama imkânı buluyordu.

Birimiz mimarlık okudu, akademisyenliği seçti. Doçentliğe geç ulaştı. Şimdi kadro bekliyor. Birimiz ev ekonomisi okudu, memurlukta karar kıldı, artık dünyayı gezerek emekliliğin tadını çıkarıyor. Diğerimiz önce psikoloji, sonra odyoloji okudu. Amerika'da doktorasını yaptıktan sonra yaşamını tutkuyla Türk hastalarına adadı. Profesör olarak emekli olunca çocukluk hayali tasarım eğitimi için İtalya'da yeniden öğrenciliğe başladı. Yazarlık benim ilkokuldan itibaren derinleşmek istediğim tek işti. Gazetecilik bu hayalimi kısmen karşıladığından, ikinci kariyer olarak edebiyata yoğunlaştım.

Hayatlarımıza farklı şehirler, hatta ülkelerde devam etmek bizi birbirimizden koparmadı. Mektup ve telefonlarla sürdük izimizi. Birkaç senede bir buluştuk. Bağı koruma özeni benden çok onlara aitti. Arkadaşlarım yabani yanımı evcilleştirip, bana vefanın erdemini öğrettiler. Hiçbirimiz diğerinin mesleğine özel ilgi beslemese de başarılarıyla gurur duydu. Ortak geçmişimizi binlerce defa konuşmak hep daha cazip geldi.

Ve biz geçtiğimiz hafta dostluğumuzun kırkıncı yılını kutlamak üzere Ankara'da bir araya geldik. Bunca yıl en fedakârımız olma sıfatını kaptırmayan mimar arkadaşımızın evinde tabiri caizse pijama partisi yaptık. Pijama değil, İtalya'dan gelen arkadaşımızın hediyesi geceliklerimizi giydik. Ayna olarak birbirimizin yüzünü kullanıp on beş yaşımızın incecik bedenlerine dil çıkaran deforme olmuş halimize çok güldük. Kırk yıl arkadaşlığı ne demekmiş anladık. Şu demekmiş:

Hediye paylaşmak: Yıl boyunca bir değil, iki değil, beş değil, irili ufaklı onlarca armağan toplamak.

Paketleri şölen havasında açıp on beş yaşındayken verdiğimiz çocukça pozları objektiflere daha da çocuklaşarak bir daha vermek.

Biz nasıl gençlerdik, şimdikiler neden böyleyi konuşurken kendimizi sınırsızca övmek, yeni nesli eleştirirken analık içgüdülerimizi devreye sokarak insaflı olmaya çalışmak.

Eski fotoğraflara bakıp duygusallaşmak, vaktiyle fark edemediğimiz detayları görüp i'lerin noktasını koymak.

Ankara-İstanbul karşılaştırmasını "Güvenlik mi, güzellik mi?" ikilemine indirgemek. Grubun güzelliği seçen tek bireyi olarak güvenliği seçenleri yuhalamak.

Başımıza gelen nahoş olaylardan ince alayla bahsedebilmek. Kendisi ya da yakınları cezaevi deneyimi yaşayanların olgunluğuna şapka çıkarmak.

İnsan kayıplarımızı anıp iki damla gözyaşı dökmek ve topu kadere atıp hemen gözlerimizi silmek.

İçimizden birine hak vaki olduğunda yapacağımız mezarlık ziyaretlerine değinebilmek. Ya hepimiz aynı anda gidersek diye sorup kıkırdamak, hızla konuyu değiştirmek.

İç sıkıntılarımızı tüm çıplaklığıyla anlatabilmek, birbirimizi yargılamadan dinleyip yol gösterebilmek.

Daha ince ve güzel kalabilmeye dair sırlarımızı paylaşmak, diyet planları yapmak, bir yıl sonraki buluşmamızda daha zayıf gelmeyeni hediye vermemekle tehdit etmek ama bunları yaparken bir dilim pasta daha yemek.

Eski kocalarımızı çekiştirmek, özgürlüğümüzü kutsamak, hâlâ evli kalan tek arkadaşımıza kendini suçlu hissettirmek için elimizden geleni yapıp, hadi sen de kulübe katıl demek.

Erkeklerin zayıflığı, kadınların güçlülüğü üzerine uzun nutuklar çekmek.

Çocuklarımızın geleceğini konuşmak, müstakbel gelinlerimizi övmek, erkek anası olmakla kız anası olmanın farkları üzerine çok bilmişlik yapmak, aramızdaki tek çocuk sahibi olmayanımızın fikirlerine özel olarak kulak vermek.

Dileklerimizdeki muazzam değişikliğe hayret etmek. Eskiden on kalem şey isterken şimdi sağlık olsun yeter diyebilecek kadar sadeleşmek.

Bu dörtlüye girmeyen ortak tanıdıklarımızın şu anda neyle meşgul olduklarını merak etmek, hiçbirinin soyadını hatırlayamadığımız için hayıflanmak.

İş hayatımızdaki başarılarımızı özümsemek, ileri yaşımıza rağmen ana işimizin dışında yeni projeler üretebilmemize sevinebilmek.

Hepimizin farklı siyasî ve dinî görüşleri olmasına rağmen, bunların hiçbir zaman çatışma konusu olmadığını hatırlayıp aferin bize demek.

Koşulsuz kabullenmenin kişiyi nasıl zenginleştirip güçlü hissettirdiğini keşfetmek.

Ömrün kısalığını neşeyle kabullenebilmek. Önce nice kırk yıllara dileğinde bulunmak, ardından "Hadi yirmi yıl daha neyse de, sonraki kutlamaları huzurevi yönetimine bırakalım" deyip kahkahadan kırılmak.

Kırk yıl boyunca dost kalabilmek işte böyle bir şey. Hamuru sevgiyle karılan, emekle kabartılan, güvenle süslenmiş kocaman bir pasta gibi. Öyle büyülü bir pasta ki, yedikçe küçüleceğine büyüyor.

Tarih: 13 Ocak 2012

Get Adobe Flash player